Kürtlere Karşı Ulusal Dikta ve Ayrımcılık Emek-Sermaye Çelişmesinin Türevi Midir?

Bir Sosyalist Partinin Programında Kürt Sorunu

Cenk Güngören, İsviçre

Bir sosyalist partinin programı, söze şu ifadelerle giriyor: “Partimiz, Kürt sorununu, esas olarak sermaye egemenliğinin bir sonucu ve sınıf mücadelesinin bir başlığı olarak görür”

METİN ANALİZİ VE ELEŞTİRİ

Program demek istiyor ki, Kürtler üzerindeki milli baskı aslında kapitalizmin bir sonucudur. Bu görüş hatalı çünkü, birincisi sorunun Osmanlı ve Türkiye’deki toplumsal-tarihsel kaynaklarını gizliyor.  Kürt azınlık milliyeti yarı-sömürge ve yarı-feodal Osmanlı toplumunda da milli baskı altındaydı, burjuva devriminin ardından kurulan Cumhuriyet döneminde de bu temel toplumsal yapı siyasi ve ekonomik bağımsızlık bakımlarından bazı kısmi ilerlemelere karşın temel toplumsal yapı değişmeden kaldı ve milli baskı sürdü hatta daha da güçlendirildi. Yarı-sömürge ve yarı-feodal Türkiye toplumunda etnik çelişme daha da keskinleşti. Hükümet toprak ağalarını büyük toprak sahiplerini tasfiye edecek bir tarımsal reform politikasını tercih etmediği için kapitalist gelişme ve kapitalist Pazar ekonomisinin inşası zayıf bir tempoda ilerledi. 2. Dünya savaşı sonrasında kapitalist gelişme görece daha hızlı bir tempoda gelişmesine karşın Osmanlı’dan devralınan milli baskı politikası yeni biçimler kazanarak 1990’lı yılara kadar reforma tabi tutulmadan sürdürüldü. Bu olgular devletin gerici Kürt politikasının kapitalist gelişme ile bağlantılı olmadığını, bunun yerine asıl nedenin iktidarın politik alandaki modernleşme çabalarının özellikle Kürt sorunu açısından riskli görülerek ertelenmesi olduğunu  göstermektedir.

İkincisi, Kürtler üzerindeki milli baskının aslında kapitalizmin bir sonucu olduğu görüşü teorik olarak hatalı, çünkü genellikle yarı-sömürge ve yarı-feodal karma bir toplumsal formasyonda kapitalist gelişme ve Pazar ekonomisinin gelişimi başta halk kitleleri ve burjuva unsurlar arasında burjuva-demokratik talepleri güçlendirir, bu da eski siyasal üstyapı ve diğer eski üstyapılarda ileri yönde reformları teşvik eder, siyasal sistemin modernleşmesi yönünde baskı artar. Lenin’in kendi döneminde söylediği gibi Batı Avrupa’da ulusal sorun çözülmüş, ulusal sorun kapitalist gelişmenin zayıf olduğu Doğu Avrupa’da ve Asya’da ortaya çıkmaya başlamıştır.   

 İleri ve olgun çok uluslu burjuva demokrasilerinde örneğin İsviçre’de, Belçika’da, İspanya’da milli baskı sorunu köklü bir çözüme ulaşmasa da, işçi sınıfının bölünmesini engellemese bile  büyük ölçüde çözülmüştür. Tabii ki burjuva çözümde belirli tarihsel koşullarda yeniden milli baskılar ve milli çatışmalar dönem dönem alevlenebiliyor, farklı milliyetlerden çalışanlar ve halk arasında çelişkiler ve güvensizlikler giderilemiyor.

Sermaye egemenliği ile milli eşitlik uzlaşmaz bir çelişme içinde değildir. Yani burjuvazinin bir bölümünün inisiyatifi ile bir ulusal azınlığın eşitlik taleplerine yanıt veren demokratik reformlar yapılarak ulusal azınlık burjuvazisi ile çoğunluk ulusun burjuvazisi arasında uzlaşma sağlanabilir ve ulusal azınlık burjuvazisinin ortak devletin paydaşı haline gelmesi söz konusu olabilir. Oysa bu sosyalist partiye göre Kürtler üzerindeki milli boyunduruk, emek-sermaye çelişmesinin bir türevidir. Oysa Kürt sorunu sermaye egemenliğinin bir sonucu değildir, çünkü Kürtler Türkiye’nin bir azınlık milliyeti olarak 20. Yüzyıla girildiği günlerde, yarı-feodal ve yarı-sömürge Osmanlı toplumunda bürokratik-monarşi iktidarı altında milli baskı altında olan azınlık milliyetlerden biriydi- Osmanlı bir milliyetler hapishanesiydi.

Birinci Dünya savaşı sonrasında, sömürgeci emperyalist güçler Kürtlerin bir bölümünü Türkiye’den koparıp, kendi kontrollerindeki manda devletlerin sınırları içine dahil ettiler, böylece Kürtler 4 ülkeye parçalanarak Kürt ulusunun kapsamlı gelişmesinin önüne yani bir engel daha koyulmuş oldu.

Osmanlı bürokratik-monarşisinin yerini Kemalist askeri-bürokratik “Cumhuriyet” rejimine bırakmasının ardından bürokratik ulusal inşa sürecinde Kürtler üzerindeki milli baskı daha da şiddetlendi ve derinleşti ve kapsamlı Türkleştirme politikaları uygulandı.

Bu ulusal inşa ve Kürt azınlık üzerinde devlet otoritesini ve kontrolünü güçlendirme sürecinde etnik ve kültürel çelişme daha da keskinleşti ve çeşitli Kürt isyanları ortaya çıktı, Kanlı Dersim kırımı olayında etnik çelişme değerlendirmede yanılsama yaratacak bir biçimde dinsel görünüme büründü, çünkü buradaki Kürt isyanının liderleri mücadele taktiği olarak isyana dinsel bir görünüm vermeyi tercih ettiler. Hükümetin kendi yaşadıkları bölgedeki süregiden dini inanç pratiklerini değiştirmeye zorlamakla suçlayarak kendi saflarında daha yaygın ve daha güçlü bir direniş gücü yaratmak istediler. İsyancı Kürt liderleri ve izleyicileri kanlı bir şekilde bastırıldı, kadın çoluk-çocuk savaşçı olmayan binlerce halk kitlesi öldürüldü ve geriye kalan Kürtler geniş kitleler halinde yaşadıkları yerlerden Batıya sürüldü. Hükümet de isyanı feodal gerici Kürt aşiret reislerinin bölgedeki yerel otoritelerini korumak istediklerini bunu laiklik reformlarına direnme görünümü altında dini istismar ettikleri söylemini öne çıkardı.

Devlet iktidarını elinde tutan askeri-bürokratik zümre, Kürt toplumu içindeki çeşitli hakim zümreleri- özellikle de yarı-feodal aşiret beylerini–baskı ve boyun eğdirme yoluyla kendi yanlarına çekerek onları da milli baskı ve Türkleştirme politikalarının işbirlikçileri haline getirdiler. Böylece daha ilerdeki yıllarda süren Türk ve Kürt hakim zümrelerinin birincilerin hakimiyeti altında, ortaklığının temeli atılmış oldu.

Buna karşılık Kürt toplumundan çeşitli sınıflardan gelen yurtsever ve demokratik öğeler, ilerici aydınlar ve ilerici burjuva unsurlar devleti kontrol eden askeri-bürokratik zümreye karşı ulusal demokratik mücadeleye atıldılar, Türkiye İşçi Partisi’ni desteklediler ve bu partiye katılarak Türkiye’nin sosyalist ve ilerici öğeleri ile birleştiler.

Bu Kürt kitleler ve şahsiyetler 1964’ten itibaren sosyalist TİP’te önemli roller aldılar, ve Kürtler arasında milli demokratik görüşlerin yayılmasına katkıda bulundular. 1960-70 li yıllarda Kürt ilericileri Sosyalizmle tanıştı, ve milli demokratik mücadelenin içeriği düşünsel ve sınıfsal olarak derinleşti ve Kürt işçi sınıfın milli demokratik mücadeleye önderliğinin öznel koşulları oluştu.
Kürtler arasında sosyalist grupların ve örgütlerin oluşması ile birlikte, Türkiye’deki işçi sınıfı önderliğinde demokratik ve toplumsal devrim karakterli mücadelesi ile Kürtlerin milli baskıya karşı milli demokratik mücadelesinin birliğinin öznel politik zemini oluşmaya başladı. Ortak hedefler ABD emperyalizminin hakimiyeti ve ona teslimiyet içinde olan (kısıtlı bir burjuva demokratik parlamentarizme alan açmış olan) askeri-bürokratik zümrenin zorba rejimi idi.

Programın Diğer Önemli Görüşleri

Program demek istiyor ki, Kürt halkının haklı taleplerinin savunuyoruz, ama bu savaşçı silahlı Kürt İşçi Partisi’nin mücadelesini destekliyoruz anlamına gelmiyor.

Program şöyle yazıyor: “Kürt halkının haklı taleplerinin savunulması ve desteklenmesi, Kürt siyasal hareketinin yönelim ve tercihlerinden bağımsız bir ilkedir. Partimiz, Kürt halkını ve onun mücadelesini, Türkiye’deki özgürlük mücadelesinin ve işçi sınıfı öncülüğündeki devrimci halk hareketinin vazgeçilmez bileşenlerinden biri olarak değerlendirir. Kürt siyasal hareketi ile Partimiz arasındaki ilişkiler, işçi sınıfının çıkarları ve sınıf mücadelesinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak belirlenir.

Partimiz yoksul Kürt emekçilerini Türkiye işçi sınıfının önemli bir bölmesi olarak görür ve tarihsel çıkar ortaklığını öne çıkarır. Bununla birlikte, Kürt halkının eşit yurttaşlık mücadelesini destekler, anadilde eğitim ve anadilde yaşam hakkını benimser. Kürt halkına düşmanlık yaratan yönelimlerle mücadele eder, Türkiye’de ve bölgede yaşayan halklar arasında nefreti körükleyen yaklaşımlara karşı birlikte yaşamı ve kardeşliği savunur. Türkler ve Kürtler başta olmak üzere her kökenden yurttaşın özgürce ve kardeşlik içinde yaşayacağı bir ülkenin kurulması için mücadele eder. Partimiz, Kürt halkının kendi geleceğini ve kaderini belirleme hakkını kabul eder. Bununla birlikte, bu hakkın kullanımına dair tutumunu işçi sınıfı mücadelesinin çıkarları doğrultusunda oluşturur.

Son söz: Türkiye’nin yarı-sömürge yarı-feodal toplumunun kapitalizm öncesi üretim tarzları Prusya tipi tedrici reformlarla marjinal hale gelmiş fakat üstyapıda özellikle toplumsal bilinç biçimlerinde ve yaşam kültüründeki değişim daha yavaş ilerlemiştir. 1980’lerdeki reformlarla Kapitalist Pazar ekonomisinin inşa süreci büyük ölçüde hızlanmış, bu süreç içerden ve uluslararası toplumdan gelen baskılarla birleşerek devletin ve çeşitli büyük partilerin Kürt sorununda demokratikleşme yönünde adımlarını teşvik etmiştir. Bu olgular işbirlikçi tekelci kapitalizmin geliştiği bir toplumda etnik sorunda- mevcut ekonomik yapı ve sermaye ve ücretli emek ilişkisi temel bir değişim gerçekleşmeden dahi–reformların olanaklı olduğunu göstermiştir.
Türk burjuvazisi etnik çelişmenin ateşini düşürmek, silahlı savaşı sona erdirmek ve uluslararası baskıların olumsuz siyasi sonuçlarını aşmak için PKK ve onun kumanda etiği DEM partinin temsil ettiği Kürt burjuva bölmesi ile uzlaşma arayışı içine girmiştir. CHP’nin ve AKP’nin demokratik açılım politikaları bu trendin açık belirtileridir. Kürt burjuvazisi DEM’den başka AKP İslamcı Türk partileri ve HÜDA-Par partisi içinde temsil edilmektedir.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir