Çin’in Latin Amerika Ülkelerine Sunduğu Seçenek
Çin’in Yükselişi ve Tek Kutuplu Dünya Düzeninin Krizi
Çeviren: Mehmet Yüce
Pedro Monzón Barata, sosyalist Küba’nın Brezilya Büyükelçisi
Batı liberal düzeninin kendi iç çelişkileri, küresel finans sisteminin kötüye kullanılması, Küresel Güney ülkelerine karşı sürekli askeri maceraların yol açtığı ekonomik ve ahlaki yıpranma ve sistemik krizlere çözüm sunamaması nedeniyle açıkça tükenme belirtileri gösterdiği tarihi bir anda, Çin sadece ekonomik bir rakip olarak değil, jeopolitik bir alternatifin mimarı olarak ortaya çıkıyor. Satın alma gücü paritesi açısından küresel Milli Gelir’in %18’ine sahip olan, gezegenin en büyük üretim kapasitesine (küresel sanayi mallarının %30’undan fazlasını üretiyor), elektrikli araçlarda, güneş panellerinde, bataryalarda ve 5G ağlarında küresel liderliğe ve 150’den fazla ülkeyi kapsayan bir ticaret ağına sahip olan Çin, artık yükselen bir güç değil: ABD’nin tek kutuplu hegemonyasına ciddi anlamda meydan okuyabilecek ekonomik, teknolojik, finansal ve diplomatik ölçeğe sahip tek ülke.
Bu gerçekle karşı karşıya kalan Batılı elitler, eski “Sarı Tehlike” söylemini yeniden canlandırdılar; bu, Batılı olmayan bir ülkenin barışçıl yükselişini suç haline getirmeyi ve çevreleme, abluka ve çatışma politikalarını haklı çıkarmayı amaçlayan ırkçı ve manipülatif bir anlatıdır. Ancak gerçek tehdit Çin değil; Küresel Güney’in daha adil, çoğulcu ve egemen bir düzene erişememesi durumudur.
Çin’in stratejisi yalnızca Washington’ı yerinden etmekle sınırlı değil; aksine, tarihsel sabır ve stratejik pragmatizm yoluyla, gücün artık tek bir kutupta yoğunlaşmadığı, aksine egemen karar alma merkezleri arasında dağıtıldığı çok kutuplu bir dünyanın temellerini atmayı amaçlıyor.
Çin’in Sunduğu Finansal bağımsızlık ve stratejik işbirliği mekanizmaları
Bugünkü ilerici değişim ticaret veya teknolojinin ötesine uzanıyor. Değişim uluslararası finans sisteminin yeniden yapılandırılmasında, paralel kurumların oluşturulmasında ve dolar hegemonyasına karşı, neoliberal koşullara ve 1945 sonrası düzeni karakterize eden müdahaleci mantığa açıkça meydan okuyan yeni Güney-Güney ittifaklarının kurulmasında daha derinden kendini gösteriyor.
Bu savaşın en belirleyici cephelerinden biri finans sektörüdür. On yıllardır SWIFT Bankalararası ödeme sistemi, küresel ticaretin görünmez omurgası ve jeopolitik baskının bir aracı olarak işlev görmüştür. İran’ın dış bağlantılarının kesilmesi, Küba’nın uzun süredir dışlanması ve daha yakın zamanda Ukrayna’daki savaşın ardından Rus bankalarının Bankalararası ödeme sisteminden çıkarılması, finansal karşılıklı bağımlılığın nasıl “çatışmacı karşılıklı bağımlılığa” dönüşebileceğini, yani Washington’un kendi düzenine karşı gelenleri cezalandırmasına olanak tanıyan bir baskı mekanizması haline gelebileceğini göstermektedir.
Bu sistemik soruna yanıt olarak Çin, SWIFT’in yerini almasa da uluslararası işlemler için egemen, daha verimli ve daha düşük maliyetli bir kanal sunan Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi’ni (CIPS) geliştirdi. 110 ülkede 1400’den fazla kurumun bağlı olduğu ve günlük işlem hacminin 83 milyar doları aşan CIPS, yalnızca yuan cinsinden ticareti kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda tarihsel olarak ABD’nin sınır ötesi gücünün etkisinden muzdarip olan ülkelerin -özellikle Küresel Güney’deki ülkelerin- finansal özerkliğini de güçlendiriyor.
Aynı zamanda Çin, küresel güç haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik blokları destekliyor.
BRICS+, başlangıçta Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan üye topluluğuna 2025 yılında Belarus, Bolivya, Küba, Kazakistan, Malezya, Nijerya, Tayland, Uganda, Özbekistan ve Vietnam olmak üzere 10 üye ülke daha ekleyerek genişledi ve şu anda dünya nüfusunun yaklaşık %50’sini ve satın alma gücü paritesi açısından küresel GSYİH’nin %43,93’ünü temsil ediyor. Ancak BRICS+, ülkelerinin önemi bu rakamların ötesine geçiyor: Dünyanın önde gelen petrol ve doğalgaz üreticilerini (dünya rezervlerinin %40’ından fazlasını kontrol eden Venezuela, dünyanın en büyük rezervlerine sahip olmasına rağmen BRICS+ grubuna üye değil, ancak gelecekte gruba dahil olabilecek bir ülke olarak değerlendiriliyor) bir araya getirerek ve şimdi de Karayipler, Güney Konisi ve Güneydoğu Asya’dan stratejik aktörleri bünyesine katarak, blok eşi görülmemiş bir jeopolitik ağırlık kazandı.
Tarihsel olarak Küba Latin Amerika’da anti-emperyalist direnişin sembolü olan, küçük bir ekonomiye sahip ancak muazzam bir tıp, bilim, eğitim, etik, dayanışma ve diplomatik sermayeye sahip Küba’nın katılımı, önemli bir değişime işaret ediyor: İlk kez, altmış yılı aşkın süredir abluka altında kalan sosyalist bir Üçüncü Dünya ülkesi, küresel düzeni neoliberalizmden uzaklaştırıp kardeşliğe doğru yeniden tanımlamayı hedefleyen bir bloğun çekirdeğine katılıyor. Bu, BRICS+’ın çok uluslu, hegemonya karşıtı ve medeniyet çeşitliliğini güçlendirerek onu ayrıcalıklı G7 kulübünden daha da uzaklaştırıyor.
Ancak, Güney-Güney dayanışması ve adil çok kutupluluk söyleminin altında, ideolojik farklılıklar ve çoğu zaman çelişkili enerji ve jeopolitik gündemlerin yanı sıra, tarihsel ikili gerilimler (geleneksel olarak Hindistan ve Çin arasında) devam etmektedir. Dolayısıyla, BRICS+ birleşik bir cephe değil, işbirliği ve rekabetin bir arada bulunduğu karmaşık bir müzakere alanıdır.
CIPS veya BRICS+ tarafından yönlendirilen “dolardan arınma”, doların yerine başka bir geçerli para biriminin veya güçlü para birimlerinden oluşan çok kutuplu bir sistemin (yuan, ruble, real, rupi) getirilmesini içerir. Nitekim, BRICS+’ın kurduğu Yeni Kalkınma Bankası, kârlılık ve mali sürdürülebilirlik mantığına göre faaliyet göstermesine rağmen, Washington Mutabakatı’nın açık baskıcı şartlarından muaftır.
Alternatif bir medeniyet vizyonu
Çin, kurumsal mekanizmaların ötesinde, küresel planlarını yeni bir normatif bir vizyon etrafında şekillendiriyor: “İnsanlık İçin Ortak Gelecek Topluluğu”. Dış politikasının bir sütunu haline getirilen bu kavram, sadece diplomatik bir söylem değil, Batı düzeninin sıfır toplamlı çatışma mantığını reddeden ve bunun yerine karşılıklı işbirliğini, egemenliğe saygıyı ve ortak kalkınmayı teşvik eden bir medeniyet önerisidir.
Bu anlayışla, bir egemenlik stratejisi olarak değil, kıtaları altyapı, ticaret ve kültürel diyalog yoluyla birbirine bağlamayı amaçlayan fiziksel ve dijital koridorlar ağı olarak tasarlanan Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ortaya çıkmıştır. Neoliberal reformlara, yapısal düzenlemelere veya siyasi uyuma bağlı Batı yardım programlarının aksine, BRI, siyasi modellerde değişiklik talep etmeden veya ekonomik doktrinler dayatmadan, “ortak istişare, ortak inşa ve ortak çıkarlar” ilkeleri altında sunulmaktadır.
Çin’in bu yeni felsefesi, “Küresel Kalkınma Girişimi” gibi öneriler ve kapsayıcı çok taraflılığın teşvik edilmesiyle birlikte, ABD liderliğindeki uluslararası düzenin temellerine derin bir meydan okuma oluşturmaktadır: Çin bir imparatorluğu yeni bir imparatorlukla değiştirmeyi değil, daha çoğulcu, farklılıklara saygılı ve ortak iyiliğe odaklı bir sistem kurmayı amaçlamaktadır.
Latin Amerika kilit bir arena haline geliyor
Bu bağlamda, Latin Amerika kilit bir arena haline geliyor. Tarihsel olarak bağımlılık dinamiklerine hapsolmuş olan Latin Amerika, şimdi Çin’i ortaklarını çeşitlendirmek ve Batı’ya olan geleneksel bağımlılığından kurtulmak için bir fırsat olarak görüyor. Ancak karşıt güçler de mevcut: bir yanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı kapitalizmine bağlı oligarşik çıkarlar var; diğer yanda ise daha kapsamlı ilişkileri destekleyen ancak aynı zamanda ulusal çıkarları korumayı amaçlayanlar var. “Yeniden birincilleştirme”, adı verilen başka bir plan da var hammadde ihracatına, sanayi kapasitesi kaybına ve küresel piyasa döngülerine artan bağımlılığa dayalı bir ekonomik model….
İlerici aktörler, eşitsizliklerin yeniden üretilmesini önlemek, yeterli yerel katma değer yaratımını sağlamak, sanayileşmeyi teşvik etmek ve önemli teknoloji transferlerini güvence altına almak için stratejik müzakereleri savunmaktadır. Bu görüşler artık somut politikalara dönüşmektedir.
Venezuela ve Nikaragua
Venezuela ve Nikaragua, ulusal egemenlik arayışının çok kutuplu bir düzenin inşasıyla nasıl iç içe geçtiğinin büyük örneklerini temsil etmektedir. On yıllarca Washington’dan yönetilen tek taraflı yaptırımlara, mali ablukalara ve istikrarsızlaştırma operasyonlarına maruz kalan her iki ülke de kendi kaderlerini tayin etme haklarına saygı duyan stratejik bir ortak olarak Çin’i bulmuştur. Venezuela’da, Çin ile ilişkiler enerji, telekomünikasyon ve altyapı gibi hayati sektörlerde güçlenmiştir. Venezuela ABD’nin hakimiyetindeki küresel finans sisteminin getirdiği kısıtlamalarla engellenmiş olmasına karşın, Çin yatırımları Venezuela’nın petrol ve stratejik maden kaynaklarını yönetmede bir dereceye kadar özerkliğini korumasına olanak sağlamıştır.
Nikaragua ise tarım, sağlık ve dijital bağlantı gibi alanlarda Çin ile ilişkilerini derinleştirirken, müdahale etmeme ilkesine dayalı diplomatik yaklaşımını da güçlendirdi. Her iki hükümet için de Çin ile işbirliği sadece ticari bir alışveriş değil, emperyalizme karşı bir medeniyet direniş stratejisinin parçasıdır; bu stratejide çok kutupluluk, bu ülkelerin Batı’nın tek taraflılığı karşısında siyasi ve sosyal modellerini korumak için gerekli bir koşul haline gelmektedir.
Brezilya, Şili ve Peru gibi ülkeler Çin ile çok yönlü işbirlikleri kurarken (kapsamlı ticaret anlaşmalarından Chancay limanı gibi mega altyapı projelerine veya lityum ve yenilenebilir enerji yatırımlarına kadar), diğer ülkeler tamamen farklı yollar izledi. Başkanlık kampanyası sırasında Çin’e defalarca hakaret eden Javier Milei hükümeti yönetimindeki Arjantin, Washington ile uyumu, tarım-sanayi ihracatı ve bilimsel işbirliğine dayalı ekonomik bir ilişkiyi sürdürmeyle birleştirmek zorunda kaldı.
Bu arada Meksika, ihracatının %80’i ABD pazarına bağlı olduğu için aşırı bağımlılık risklerinden kaçınmak ve Çin ile ilişkilerini geliştirmek için zorluklarla mücadele ediyor. Öte yandan, ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları, Trump yönetimi altındaki göç ve güvenlik baskılarıyla birleşince Meksika için gerçek tehditler oluşturuyor. Tedarik zincirinin yeniden yerelleştirilmesi bir kaçış yolu olarak zaman, yapısal reformlar, hukuki güvence ve modern bir enerji altyapısı gerektiriyor.
Küba-Çin Ortak Gelecek Topluluğu
Bu senaryoda Küba özgün bir konuma sahip. BRICS+’a dahil olması sadece diplomatik bir tanınma değil, aynı zamanda “Ortak Gelecek Topluluğu” çerçevesinde derinleşen Çin ile ikili ilişkilerin somutlaşmasıdır; “Ortak Gelecek Topluluğu”, Küba örneğinde belirgin bir anti-emperyalist içerik kazanmaktadır.
Çin’den sağlanan fırsatlar oldukça önemli: biyoteknoloji, tıp, yenilenebilir enerji, 5G telekomünikasyon ve liman altyapısı geliştirme alanlarında iş birliği. Çin, Küba’nın başlıca ticaret ortaklarından biri ve Küba’dan neoliberal açılımlar veya özelleştirme talep etmeden stratejik sektörlere yatırım yapmaya istekli olduğunu gösterdi.
Ancak Küba’nın yapısal sorunları devam ediyor. ABD ablukası –geleneksel önlemlerin ve özellikle de kötü şöhretli Helms-Burton Yasası’nın yanı sıra Trump yönetimi altında getirilen sayısız “yaptırım” ile güçlendirildi. Çin-Küba dostane ikili ilişkilere rağmen, birçok Çinli şirketin ABD pazarında misilleme korkusu nedeniyle Küba ile serbestçe faaliyet göstermesini engellemektedir. Ek olarak, Küba’nın kendi ekonomisi –büyük ölçüde abluka nedeniyle döviz kısıtlamaları, üretim sınırlamaları ve ithalat bağımlılığıyla karşı karşıya… Bu durum Çin ile potansiyel projelerin ölçeğini ve kapsamını azaltmaktadır.
Havana ve Pekin arasındaki stratejik işbirliği
Bununla birlikte, Havana ve Pekin arasındaki stratejik işbirliği ekonominin ötesine geçmektedir: Bu Batı hegemonyasına meydan okuyan iki ülke arasında bir medeniyet ittifakıdır. Küba için Çin, yalnızca ticari bir ortak değil, aynı zamanda egemenliği, müdahale etmeme ilkesini ve kendi kaderini tayin etme hakkını savunmada bir müttefiktir; bu değerler Küba Devrimi’nin temel ilkeleriyle tamamen örtüşmektedir.
Bugünkü çok kutupluluk ve özgürleştirici bir ufuk
Çin kendi modelini dayatmıyor. Latin Amerika’daki yaklaşımı ekonomik tamamlayıcılık, iç işlerine karışmama ve Çin-CELAC Forumu gibi çok taraflı mekanizmaların teşvik edilmesine dayanıyor. Çin bu bölgeyi ikinci en önemli ticaret ortağı haline getirdi ve 2024 yılında ikili ticaret hacmi 518 milyar doları aştı. Çin ayrıca Batılılar gibi yapısal düzenlemeler talep etmeden stratejik sektörlere yatırımlar yaptı.
İşte ortaya çıkan düzenin temel gerilimlerinden biri burada yatıyor: Şekillenmekte olan çok kutupluluk insanlık için gerçek bir umut sunuyor, ancak yine de mevcut uluslararası düzenin kapitalist formülleri içinde, içsel adaletsizlikleri ve çelişkileri devam ediyor. Çok kutupluluk Küresel Güney ülkelerini etkileyen sorunların kök nedenlerine nihai bir çözüm değil ve ABD emperyalizminin ve Batı kapitalizminin tehlikeli ve saldırgan ölüm sancılarıyla birlikte gelişiyor.
Gerçekten de Çin şu anda küresel kapitalist sisteme “içeriden” meydan okuyor. Çin ve Küba stratejik devlet planlamasını küresel değer zincirlerine derin entegrasyonla birleştiren kendine özgü bir iş birliği modeli sunarak bu sistemle etkileşim kuruyorlar. Bu yaklaşım, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki ortakları için somut avantajlar yaratıyor: Çin yatırımları, Çin’e hammadde güvencesi sağlayarak karşılıklı çıkarlara hizmet ederken, aynı zamanda ortaklarının malları için yeni pazarlar açıyor ve finansmana erişimlerini genişletiyor.
Çin’in sunduğu bu yeni fırsatlar, IMF veya Dünya Bankası gibi kurumların sıklıkla dayattığı katı koşullar olmadan, kalkınma için somut bir teşvik sağlıyor. Ancak bu faydaları tam olarak en üst düzeye çıkarmak için, bu ilişki dikkatli bir yönlendirme ve uzun vadeli bir vizyon gerektiriyor. Amaç, bu yatırımları gerçek, çeşitlendirilmiş, üretken bir dönüşüme yönlendirmek, böylece madencilik alanında bağımlılıklarının güçlendirilmesinden kaçınmak ve bunun yerine egemen ve sürdürülebilir kalkınmayı pekiştirmek olmalıdır.
Çin’in sömürgeci sömürü geleneği yok
Ancak Çin örneğinde, temel bir tarihsel karşıtlığın vurgulanması gerekir: Genişlemesi yüzyıllarca süren sömürgecilik, kölelik, yağma ve fetih savaşları üzerine kurulu Batı güçlerinin aksine, Çin’in tarihsel geçmişi emperyalist bir davranış veya toprak egemenliği hırsı göstermemektedir. Çin’in sömürgeci sömürü geleneği yok. Yüzyıllar boyunca, sıklıkla emperyalizm olarak yanlış yorumlanan eski Çin’in haraç sistemi, yabancı idari müdahale, sistematik fazla sömürüsü veya yerel kültürlerin yok edilmesi olmaksızın, Çin’in Doğu Asya’da temel bir kültürel merkez olarak tanınmasının sembolik bir çerçevesi olarak işlev görmüştür. Buna karşılık, Çin medeniyetinin etkisi Doğu Asya’daki kültürleri derinden zenginleştirmiştir.
Küresel Güney ülkeleri için Direniş taktikleri ve kurtuluş stratejisi
Küresel Güney ülkeleri, çok kutupluluğun hem bir direniş taktiği hem de özgürleştirici bir stratejinin parçası olarak görülmesi gerektiğini anlamalıdır. Taktiksel olarak, tek kutuplu düzenin kısıtlamalarından kısmen de olsa kurtulmak sadece önemli değil, aynı zamanda acildir. Doların finansal hegemonyası, uluslararası yaptırımlar, Batılı şirketler tarafından kontrol edilen tedarik zincirleri ve teknolojik bağımlılık, Küresel Güney ülkelerinin egemenliğini boğan ve ulusları yoksullaştıran somut tahakküm mekanizmalarıdır.
Dolayısıyla, Çin’in kurduğu CIPS, yerel para birimleriyle yapılan ikili anlaşmalar, BRICS+’a katılım veya ticaret ortaklarının çeşitlendirilmesi gibi adımlar sadece diplomatik manevralar değil; direniş alanları yaratan, ekonomileri jeopolitik baskıdan koruyan ve Washington veya Brüksel’in vetolarından bağımsız olarak kamu politikaları tasarlama yeteneğini koruyan ulusal savunma araçlarıdır. Bu anlamda, mevcut düzenin dayatmalarından kopmak gerçekten çok önemlidir. Bunu yapmamak, kalıcı bir boyun eğmeyi kabul etmek anlamına gelir.
Yanılmayalım: Çin’in günümüzdeki uluslararası rolünün temsil ettiği olgu, Küresel Güney ve bir bütün olarak insanlık için kesinlikle olumlu ve umut vericidir.
Stratejik olarak ise Küresel Güney, bu fırsat ve hedefle yetinmemelidir. Üretim ilişkilerini dönüştürmeye, teknolojiye erişimi demokratikleştirmeye, sömürüye meydan okumaya ve işçi ve halkının haklarını güçlendirmeye doğru ilerlemelidir.
Küresel Güney’de Sol Hükümetlerin Görevleri
Dolayısıyla, solun ikili bir görevi üstlenmesi gerekiyor:
1) Tek kutupluluk krizinin açtığı boşluklardan taktiksel olarak yararlanarak, ekonomik egemenliği güçlendirmek, stratejik kaynaklar üzerindeki kontrollerini yeniden kazanmak ve enerji, lojistik ve telekomünikasyon dahil olmak üzere bağımsız altyapı oluşturmak için Çin, Rusya ve diğer alternatif ülkelerle ilişkileri derinleştirmeliyiz
2) Aynı zamanda, dayanışma, tamamlayıcılık, karşılıklılık ve planlamaya dayalı Güney-Güney entegrasyonunu teşvik eden stratejik bir gündemi ilerletmeli; yabancı yatırımların gerçek teknoloji transferini, yerel içeriği ve çevreye saygıyı içermesini talep etmeli; ve her şeyden önemlisi, dış politikayı iç dönüşümle ilişkilendirmek: tarım reformu, sosyal adalete dayalı sanayileşme, halk eğitiminin geliştirilmesi ve gıda ve enerji egemenliği sağlamalıyız.
Özetle: Mevcut düzenin dayatmalarından kurtulmak şarttır, ancak stratejik olarak Küresel Güney, inşa etmeyi hedeflediği toplum türü konusunda net olmalıdır. Anti-emperyalist mücadeleler ve halk birliği deneyimleri geçmişine sahip Latin Amerika ülkeleri daha adil bir düzenin inşasında aktif bir özne olma tarihsel sorumluluğunu taşımaktadır. Çok kutupluluk, Güney’in örgütlü ve bilinçli halklarına bunu inşa etmek için gerekli tarihsel fırsatı sunabilir.
