Eski CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Yeni Görüşleri
Yeni Dünya Düzenine Doğru…
Çin’in önemli bir avantajı var: Küresel Güney’in desteği.
Ekim-Aralık 2025

Bildiğimiz dünya düzeni çöküyor mu?
Dünya, Gramsci’nin meşhur sözüyle “eskinin öldüğü ama yeninin henüz doğmadığı” sancılı bir ara dönemden geçiyor. Uluslararası ilişkilerin çimentosu olan kurallar ve kurumlar çatırdıyor. Bir zamanlar “tarihin sonu” diye sunulan liberal düzen, bugün adeta kendi içinde çözülen bir yapıya benziyor. Geldiğimiz noktada küreselleşmenin kendisi bile sorgulanıyor. Küreselleşme, Wikipedia’daki steril tanımın ötesinde, temelde bir güç mücadelesidir. Malların, fikirlerin, kültürlerin dolaşımı cazip bir vitrin sunar; ancak perdenin arkasında devletler, şirketler, sermaye grupları ve emek arasında sert bir çekişme vardır.
Tarih bize üç büyük küreselleşme dalgası gösterdi.
Birinci dalga, 19. yüzyılın sonlarında, İngiltere’nin sanayi imparatorluğunun öncülüğünde yükseldi. Buharlı gemiler, demiryolları ve telgraf sayesinde ticaret ve sermaye akımları hızlandı. Ama bu ilk dalga Birinci Dünya Savaşı ve 1929 Buhranı ile yerle bir oldu. Sonrası içe kapanma, korumacılık ve faşizmin yükselişiydi.
İkinci dalga, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin liderliğinde doğdu. IMF, Dünya Bankası, Bretton Woods sistemi… Bu dönemde küresel kapitalizmin işleyişini düzenleyen kurallar koyuldu. Soğuk Savaş’ın getirdiği rekabetin de etkisiyle geniş halk kitleleri görece refahtan pay aldı. Eric Hobsbawm’ın “kapitalizmin altın çağı” dediği bu dönem, 1970’lerin krizleriyle sona erdi.
Üçüncü dalga ise 1980’lerden itibaren başladı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ABD tek kutuplu bir dünya kurmaya çalıştı. Ama bu üçüncü dalgada lokomotif yalnızca devletler değildi; çokuluslu şirketler sahneye çıktı. Üretim zincirleri parçalara ayrıldı, ucuz işçilik için fabrikalar Asya’ya taşındı. Çin ve Hindistan’da milyonlar yoksulluktan kurtuldu ama her ülkede gelir eşitsizliği büyüdü, emeğin gelirden aldığı pay azaldı. Sermaye kazandı, çalışanlar kaybetti.
Tekno-feodalizm: derebeylerin çağı…
Bugün geldiğimiz noktada küresel şirketler adeta yeni bir imparatorluk kurmuş durumda. 2024 itibarıyla dünyanın en büyük 500 şirketi 41 trilyon doları aşan gelir elde ediyor. Bu rakam dünya hasılasının üçte birinden fazla. Sosyalist Varoufakis’in dediği gibi, karşımızda tekno-feodal beyler var. Toprakları değil, dijital platformları, büyük veriyi ve çevrimiçi pazarları kontrol ediyorlar.
Bu dev şirketler sadece ticareti değil, siyaseti de şekillendiriyor. Ulusal hükümetleri yatırımlarla dizginliyor, karar alma süreçlerine doğrudan müdahil oluyorlar. Hatta artık diğer ülkelerin seçim süreçlerine bile etki edebiliyorlar. Küresel kapitalizm, klasik anlamıyla demokrasiye meydan okuyan bir güce dönüşmüş durumda. Ekonomist Dani Rodrik’in “imkânsız üçlü” modeli tam da burada devreye giriyor: Küreselleşme, ulus devlet ve demokrasi aynı anda var olamaz. Üçünden ancak ikisi seçilebilir. Eğer küreselleşme ile ulus devlet tercih edilirse, demokrasi feda edilir. Eğer demokrasi ile ulus devlet seçilirse, daha kontrollü bir küreselleşme gündeme gelir. Küreselleşme ile demokrasi birlikte tercih edilirse, ulus devletler zayıflar. Şu anda yaşadığımız belirsizlik, bu zor tercihin ne olacağının tam da bilinmemesinden kaynaklanıyor.
Amerika’nın çizdiği çerçeve…
ABD Başkanı Trump’ın son aylardaki söylemleri aslında üçüncü dalganın sonuna gelindiğini ilan ediyor. Sermayeyi ülkesine geri çağırıyor, müttefiklerine “bedavacılık bitti” diye çıkışıyor, Orta Doğu’dan milyarlarca dolarlık silah anlaşmalarıyla dönüyor. Küresel sermayenin tekno-derebeylerini Beyaz Saray’a çağırıp yatırımlarını ilan ettiriyor. Açık mesaj şu: “Ağababanız benim.” Ama aynı ABD, İsrail’in Katar’a saldırısı karşısında güvenlik garantilerinin boş bir vaat olduğunu da göstermiş oldu. Bretton Woods döneminde en azından demokrasi iddiası vardı; bugün o bile kalmadı. Kuralları koyan ülke, şimdi kendi kurallarını yok sayıyor.
Artık tablo farklı. BRICS ülkeleri alternatif ödeme sistemleri geliştiriyor
Robert Mundell’in dediği gibi “Büyük güçlerin büyük paraları olur.” ABD’nin küresel gücü doları da güçlü kıldı. Ama artık tablo farklı. BRICS ülkeleri alternatif ödeme sistemleri geliştiriyor, kripto paralar yükseliyor. 2013’te sadece 50 olan kripto para sayısı bugün 17 bini aşmış durumda. Piyasa değeri 1,5 milyar dolardan 1,3 trilyon dolara çıktı. Merkez bankalarının kontrolü zayıflıyor. Kripto havaleler klasik yöntemlerden yüzlerce kat daha hızlı ve ucuz. Bu tablo, yalnızca doları sarsmakla kalmıyor, ulus devletlerin ekonomik egemenliğini de aşındırıyor. Anlaşılan yeni para düzeni, yeni dünya düzeninin en kritik cephesi olacak.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, bu tarihi döneme ne yazık ki ekonomik darboğaz, kurumların zayıflaması ve otoriterleşme eğilimleriyle yakalandı. Oysa böylesi ara dönemler sadece risk değil, aynı zamanda fırsat da yaratır. Türkiye bu belirsizlik anında iki aşamalı bir strateji izlemeli.
İlk adım: İç cepheyi sağlamlaştırmak…
İçeride cepheyi sağlamlaştırmak için Meclis’in itibarını artırmak, hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını tesis etmek şart. Devlet kurumları güçlendirilmeli, liyakat yeniden hâkim olmalıdır. Ekonomide ise tüm kesimlerin katılımıyla hazırlanacak bir program, ancak toplumsal uzlaşıyla meşruiyet kazanabilir. Bu yüzden Ekonomik Sosyal Konsey’e işlerlik kazandırılmalıdır.
Ayrıca ekonomik dengelerin onarılabilmesi için vergi yükünün adil biçimde paylaşılması mecburdur. Bu yalnızca mali bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal barışın da ön koşuludur. Bunun yolu da yüksek gelir gruplarının sisteme daha fazla katkı sunduğu bir vergi reformundan geçmektedir. Türkiye ayrıca yeni bir “Strateji ve Planlama Teşkilatı” kurarak uzun vadeli vizyon geliştirmelidir. Kritik madenler, enerji arz güvenliği, gıda güvenliği, dijital egemenlik… Bunların her biri önümüzdeki küresel fırtınada belirleyici olacak. Yine eğitim sistemi bilim ve teknoloji odaklı yeniden yapılandırılmadıkça, insan kaynağımızın küresel rekabet gücü de sınırlı kalır.
Savunma sanayinde oluşturulan kamu-özel işbirliği modeli, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm için de uygulanmalı. Kendi dijital paramızı üretmekten yerli bulut ve yapay zekâ altyapısı kurmaya kadar pek çok adım gecikmeden atılmalıdır.
İkinci adım: Dışarıda çok boyutlu açılım
İkinci adım dış cephede atılmalıdır. Dış politikada da tek yönlü tercihler yerine çok boyutlu bir diplomasiye ihtiyaç var. AB ile ilişkiler derinleşmeli, ama BRICS+, G20 ve OECD gibi platformlarda da etkin rol üstlenilmeli. Orta Doğu’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Orta Asya’ya uzanan jeopolitik kuşakta barışa katkı sağlamak, Türkiye’nin değerini katlayacaktır.
Hazırlıklı olmalıyız…
Evet, dünya sancılı bir ara dönemde. Tek kutupluluk çözülüyor, çok kutupluluk yükseliyor. Küresel sermaye ulus devletlerin üzerine gölge gibi düşüyor. Mevcut düzen çatırdıyor, yeni bir düzenin ayak sesleri duyuluyor. Böylesi dönemlerde tarihin hızı artar. Önümüze hem büyük tehlikeler hem de benzersiz fırsatlar çıkar. Türkiye’nin yapması gerekenler bellidir. Unutulmamalı ki talih, yalnızca hazırlıklı olanlara güler. Hazırlıksız yakalananları ise tarih, acımasızca silip atar.
Rivieralar çağı mı geliyor?
Ortadoğu artık yalnız jeopolitik değil, jeo-estetik bir savaş alanıdır. Koridorların askeri denetiminden rivieraların duygusal sömürüsüne geçiş, 21. yüzyılın yeni imparatorluk biçimidir
4 Şubat 2025 günü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Gazze’yi “Ortadoğu Rivierası”na dönüştürme vizyonunu dile getirdi. Bu söylem, kabul etmek gerekir ki klasik güvenlik gerekçelerinin ötesinde, küresel ticaret yolları ve enerji koridorlarının kontrolü üzerinden şekilleniyor. Ortadoğu artık sadece petrol ve doğal gazın değil, küresel lojistik ağların ve dijital altyapıların da kavşağı konumunda. Bu düşüncedeki temel amaç, Çin’in yükselişini denetlemek ya da dengelemek. Bu aynı zamanda Washington’un, yeniden Ortadoğu merkezli bir jeopolitik dönüşü gerçekleştirdiğini de ortaya koyuyor.
Kabul etmek gerekir ki soğuk savaş sonrası kurulan serbest ticaret düzeni, 2000’li yıllarda Çin’in hızlı sanayileşmesiyle birlikte ABD hegemonyasının ekonomik temelini zayıflattı. Washington’un inşa ettiği açık pazar sistemi, beklenmedik biçimde Çin’in küresel yükselişine hizmet etti. Ve Çin, serbest ticaretin sunduğu esneklikle dünyanın üretim ve ihracat merkezi haline geldi.
ABD’nin bugün yaşanan dönüşümünü anlamak için, son on yıldaki ekonomik paradigma değişimini görmek gerekir.
TRIMP
Trump döneminde ABD, Çin’in bu yükseliş sürecini durdurmak amacıyla yüksek teknoloji ürünlerinin Çin’e satışını sınırladı; ardından serbest ticaretten tarifelere yöneldi. Fakat gümrük tarifeleriyle Çin’in ekonomik yayılımı engellenemedi; Çin, mallarını küresel tedarik zincirleri üzerinden farklı ülkeler aracılığıyla dolaştırabiliyordu. Bunun üzerine ABD, ticaret koridorlarını, limanları, enerji hatlarını ve yolları denetim altına alma stratejisine geçti. Artık mücadele malların fiyatı üzerinden değil, malların geçtiği rotalar üzerinden yürütülüyor. ABD, “barış koridorları”, “insani yardım yolları” ve “stratejik iş birliği ağları” adı altında küresel ticaretin geçiş noktalarını kendi denetim sistemine dahil ediyor. Dolayısıyla Ortadoğu’daki gelişmeler yalnızca bölgesel çatışmalar veya enerji politikalarıyla açıklanamaz.
ABD’nin bölgeye dönüşü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin yanı sıra, Çin’i durdurma stratejisinin bir parçasıdır. Amaç yalnızca Çin’i ekonomik olarak yavaşlatmak değil; ticaretin geçtiği coğrafyayı yeniden tasarlayarak onun küresel yayılımını da fiziki olarak sınırlamaktır. Bu bağlamda tarihsel derinliğe baktığımızda, güçlerin egemenliği ticaret yollarının kontrolüyle ölçülmüştür. Asurlulardan itibaren egemen devletlerin, ticaretin güvenliğini sağlamak için kervansaraylar ve hanlar inşa ettiğini görürüz. Çin’den başlayıp Avrupa’ya kadar uzanan dünyaca ünlü “İpek Yolu” belleklerimizden silinmeyen bir ticaret yoludur. Bu yapılar ekonomik olduğu kadar siyasal hâkimiyetin de simgesiydi. Ancak, 17. yüzyıldan itibaren deniz ticaretinin yükselişiyle hanların yerini liman kentleri aldı; böylece güç karadan denize taşındı.
Yeni İpek Yolu
Hindistan’daki G 20 zirvesinde (Eylül 2023) Başkan Biden tarafından 20 milyar dolarlık IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) projesi ortaya atıldı. Amaç; bölgesel kalkınma ve limanlar arasında daha iyi-güvenilir bağlantı oluşturarak, ilgili ülkelerin ekonomik ve politik entegrasyonunu güçlendirmekti.
Bugün yeni bir çağdayız: Rivieralar çağı.
Egemen güçlerin hegemonyası ne kervan yollarında ne de sömürge limanlarında kuruluyor. Küresel güçler, ekonomik ve kültürel cazibe merkezleri yaratarak, mekânları doğrudan işgal etmek yerine kendi denetimlerinde rivieralar oluşturuyorlar. Öyle anlaşılıyor ki küresel güçler açısından yeni hakimiyetin simgesi “rivieralar” olacak.
Gazze için Trump tarafından öne sürülen “Riviera Projesi” ya da Kızıldeniz kıyısında planlanan “yeşil şehirler” (örneğin Neom) bu yeni hegemonyanın vitrinleridir. Görünürde kalkınma ve barış, gerçekte ise coğrafyanın yeniden tanımlanması. Tıpkı kervansarayların ticaret yollarını güvenceye aldığı, kolonilerin malları taşımak için kurulduğu gibi…
Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile 21. yüzyılın “modern kervansaray ağını” kurdu: yollar, limanlar, enerji hatları ve dijital ağlar aracılığıyla Asya’dan Avrupa’ya kesintisiz bir ekonomik hat. ABD bu gelişmeye karşı koridor diplomasisini başlattı. Bu, doğrudan işgal değil; ticaret güzergâhlarını “barış”, “güvenlik” ve “kalkınma” kavramları üzerinden yeniden tanımlama stratejisiydi. Amaç, Çin’in Kuşak-Yol ağını denizden ve karadan kuşatmaktı…
21. yüzyılın ekonomik rekabeti, tarihsel olarak ticaret yolları üzerindeki kolonizasyonun dijital versiyonu haline geldi. Eskiden kervansaraylar güvenlik sağlardı, koloniler ticareti taşırdı; bugün rivieralar ve koridorlar küresel sermayenin dolaşımını düzenliyor. Ortadoğu bu rekabetin merkezi haline geldi. Gazze, Zengezur ve Süveyş’i artık yalnızca ticari değil, ideolojik alanlar olarak görmeliyiz. Bir yanda Çin’in müdahalesiz “karşılıklı kalkınma” söylemi; diğer yanda ABD’nin “barış koridoru” diplomasisi. Gazze’deki “barış koridoru”, görünürde insani bir çözüm; gerçekte ise Deniz İpek Yolu’nun Akdeniz çıkışına kelepçedir. Zengezur hattı, Çin’in kara erişimini belirginsizleştirir.
Mısır- Süveyş Kanalı, Batı kontrolündeki lojistik merkezdir.
ABD’nin Çin’in Kuşak-Yol Girişimi’ni çevreleme stratejisi, 19. yüzyıl Britanya İmparatorluğu’nun Hint Okyanusu politikasını hatırlatıyor. Ticaretin serbest akışı artık belirli boğazlara bağımlı hale geliyor; hegemonya ekonomik araçlarla değil, jeopolitik geçitlerle kuruluyor. ABD artık serbest ticaretin koruyucusu değil; dolaşımın denetleyicisidir. Dijital Kervansaraylar ve Yeni Güç Biçimleri türündeki blokajlara Çin, silahla değil ağ çeşitlendirmesiyle karşılık veriyor. BRICS genişlemesi ile finansal çok kutupluluk yaratıyor… Artık Çin için kervansaray bir han değil, bir veri merkezi. Altyapı savaşları fiber hatlar, bulut ağları ve yapay zekâ üzerinden yürütülüyor. ABD’nin koridor diplomasisine karşılık Çin, dijital kervansaray diplomasisi geliştiriyor.
Gazze/Rivieralar çağı: Kaba Gücün estetiği
Soğuk Savaş sonrası dönemin ideali, serbest ticaretti… Bugünün gerçeği güzergâh siyaseti. Ekonomik büyüme artık üretim kapasitesiyle değil, bağlantı kapasitesiyle ölçülüyor. Yolların güvenliği, malların özgürlüğünden daha önemli hale geldi. ABD’nin yeni stratejisi, serbest ticareti korumak değil; ticaretin geçtiği coğrafyayı yeniden tanımlamak ve denetim altına almak. Bu düzenin estetik yüzü rivieralar. Artık güç, tanklarla değil; turkuaz renkli yatırım projeleriyle gösteriliyor.
Hegemonya, savaş gemilerinden mimari maketlere taşındı. Rivieralar — Kızıldeniz kıyısındaki “yeşil şehirler”, Akdeniz’deki “teknoloji marinaları” — modern çağın gülümseyen kolonileridir. Tarihte kervansaraylar güvenlik sağlardı, koloniler malları taşırdı; bugünün rivieraları algı yönetir. Han döneminde güç toprağın üstündeydi, sömürge çağında deniz kıyısında; bugün ise zihinlerin içinde.
Artık hegemonya çelikle değil, ışıkla, zorla değil, cazibe ve estetikle kuruluyor.
Artık yolları değil, yolların anlamını kontrol eden kazanıyor. Ortadoğu artık yalnız jeopolitik değil, jeo-estetik bir savaş alanıdır. Koridorların askeri denetiminden rivieraların duygusal sömürüsüne geçiş, 21. yüzyılın yeni imparatorluk biçimidir.
Türkiye’nin rolü Ne Olmalı?
Türkiye, ne Batı’nın koridor jeopolitiğinde bir geçit, ne de Çin’in dijital kervansaray ağında bir durak olmalıdır. Her iki hattı da kendi kalkınma vizyonuna bağlayan üçüncü bir eksen inşa etmelidir. Türkiye, bu yeniden yapılanan güç sisteminde Brezilya ve Hindistan gibi yükselen küresel aktörlerle dengeli, bağımsız ve çoğulcu bir pozisyon izlemelidir.
Küresel sermayenin artan egemenliği
Yeni düzende bir rolünüz yoksa tampon ülke olmaktan öteye gidemezsiniz. Bu nedenle Türkiye; başta Ortadoğu olmak üzere, Türk Dünyası, Kafkasya ve Akdeniz’de çok merkezli dayanışma blokları kurmak zorundadır
Zürih merkezli Union Bank of Switzerland (UBS) tarafından yayımlanan (Global Wealth Report 2025) “Küresel Servet Araştırması Raporu” yenidünya düzeninin, artık ağırlıklı olarak küresel sermayenin patronajında inşa edildiğini bize gösteriyor. Bu düzen eşitler arasında bir iş birliği değil; giderek daha belirginleşen bir kast sisteminin yeni modeli olarak algılanabilir. Rapor şunu açıkça ortaya koymaktadır. Küresel ekonomide köklü bir paradigma değişimi yaşanmakta; devletlerin ekonomik gücü göreceli olarak zayıflarken, küresel sermaye elitleri dünya servetinin (her yıl giderek artan oranda) ezici bir çoğunluğunu ellerinde tutmaktadırlar. Servetin bu denli bireylerde yoğunlaşması, devletlerin ekonomik ve politik gücünü sınırlamaktadır. Dolayısıyla bu tablo merkezi karar alma süreçlerini -ki buna gerçekçi bir yaklaşımla devletler de diyebiliriz- küresel sermaye aktörlerinin etkisine açık hâle getirmektedir.
2025 raporuna göre, devletlerin toplam kamu serveti 45–50 trilyon dolar arasında iken, bireysel servet 500 trilyon dolar düzeyine ulaşmaktadır. Aradaki bu büyük fark, ekonomik gücün kamusal alandan küresel sermayeye kaydığını açıkça ortaya koymaktadır. Böylece küresel sermayenin yalnızca büyük yatırım ve sermayeyi yönlendirme kapasitesine sahip olmakla kalmayıp, politik karar alma süreçlerini de dolaylı ve bazen de doğrudan etkileyebilme kapasitesine ulaştığını da göstermektedir.
Nitekim rapor şu gerçeği de önümüze koymaktadır. Küresel sermaye, artık ulusal ekonomiler üzerinde egemenlik kurma potansiyeline erişmiş durumda. Küresel sermaye bugün sadece paraya hükmetmiyor. Ülkeleri savaşlara sokan, siyaseti yönlendiren, karşı çıktığı ülkelerin ekonomilerini batırma potansiyeli olan bir güçten söz ediyoruz. Ve bu güç; yatırım, ticaret ve finansman açısından dünya ticaretinde uluslar ötesi bir anlayışla büyümeye ve karını maksimize etmeye devam ediyor. Raporda ayrıca Türkiye özelinde derinleşen gelir eşitsizliğine ve bunun yapısal bir soruna dönüştüğüne de dikkat çekilmektedir.
Peki, küresel sermaye ne ister?
– Küresel sermaye, büyümesini engelleyecek siyasi kararları istemez. Siyaseten etkilenmeyi değil, siyaseti etkilemeyi ve yönlendirmeyi ister. Yoğunlaştığı ülkede hesap vermek istemez.
– Küresel sermaye, dijitalleşmiş, gözetlenen toplumlar ister. Böylece toplumun her hareketini veri olarak izlemek ve algoritmik kontrolle yönlendirilmesini sağlamayı amaçlar. Teknoloji monarklarının devlet dışı güç kazanımı artık “devletlerarası rekabet” değil, “ağlar arası rekabet” dönemini başlatmıştır.
– Fon akışlarıyla ülkelerin siyasetinde söz sahibi olmak ister. Buna “finansal egemenlik” de diyebiliriz. Bugün için küresel sermaye bu egemenliğini büyük ölçüde sağlamış durumdadır. Şu gerçeği artık unutmamak gerekiyor. Küresel sermaye artık mülksüzleştirme politikası uyguluyor. Örneğin araç alıyorsunuz, isterse uzaktan kapatabiliyor. Gayrimenkul aldığınızda, sigortadan, krediye kadar, bir dizi sistemle kontrol ediliyorsunuz. Sürekli sanal para ve türev ürünler üzerinden emeğiniz, geliriniz gasp edilebiliyor.
– Ve daha önemlisi, küresel yatırım fonları ve teknoloji devleriyle oluşturduğu dijital ağları, dijital üslere dönüştürerek enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetini sürdürmek ve veri egemenliğini korumak ister.
ABD-İngiltere rekabeti
Bu süreçte dikkatimizden kaçmaması gereken bir gerçeğin altını çizmekte de yarar var. Her ne kadar tarihsel bir müttefik olarak görüntü çizseler de ABD ve İngiltere arasında, aslında muazzam bir jeopolitik yer ve nüfuz kapma mücadelesi var. Buna özellikle son birkaç yılda, daha açık bir şekilde tanık oluyoruz. Geçmişte okyanuslara hakim olan İngiltere’ydi. Zamanla bu hâkimiyetini ABD’ye kaptırmıştır. “Okyanuslara hakim olan dünyaya hakim olur” gerçeğini unutmamak gerekiyor. Sömürgeleriyle ayrı bir blok oluşturan İngiltere (Britanya Milletler Topluluğu) ABD ile olan görünmeyen rekabetini kaybederek bugün için farklı bir yol izlemeye koyuldu…
Yeni Dünya Düzeni kurulurken şekillenmesi istenen en önemli coğrafya Ortadoğu ve bu coğrafyanın en önemli ülkesi de Türkiye’dir. İşte tam da bu nedenle öncelikle “Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı” (OBİT) kurulması ve Türkiye’nin bu adıma öncülük ve liderlik etmesi gerekmektedir.
Türkiye Ne Yapmalı?
Halkın seçme iradesine dayalı ve doğrudan demokrasiyle yönetilen bütün dünya devletlerinin üniter yapılarını ve halk iradesini tehdit eden küresel sermaye tehlikesi karşısında, genç cumhuriyetimizin temellerinin dayandığı bin yıllık devlet geleneği tabii ki koruyucu bir kalkandır. Ama bu tehlike karşısında, alınması gereken önlemler eksik bırakılırsa sermayenin acımasız ve doymak bilmeyen yok edici gücünün devlet mekanizmasını yönlendirme-kontrol edebilme gerçeğini de görmek zorundayız. Bu yeni düzende bir rolünüz yoksa tampon ülke olmaktan öteye gidemezsiniz. Bu nedenle Türkiye; başta Ortadoğu olmak üzere, Türk Dünyası, Kafkasya ve Akdeniz’de çok merkezli dayanışma blokları kurmak zorundadır.
Türkiye, yukarıda sözünü ettiğim “Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı” adımının yanı sıra 500 milyonluk Türk dünyasını yanına alan bir güç olarak, bağımsız ve uzun vadeli stratejik bir iş birliği vizyonunu da önüne koymalıdır.
Atılması gereken bu iş birliği adımlarının yanı sıra; niceliğin değil niteliğin önem kazandığı yeni dünya düzenini yakalamanın ve hatta önüne geçmenin en önemli koşulu; bilim ve teknolojiyle bezenmiş, nitelikli ve katma değeri yüksek ürün çıkaran, hukuk sisteminin güvencesi altında üretime dayalı bir ekonomi modeli inşa etmektir. Bunun ilk adımı da “Stratejik Planlama Teşkilatı” kurmaktan geçer. Yukarıda bahsettiğim; coğrafya kardeşliğimiz ve tarihsel birlikteliğimiz olan devletlerle kurulmuş bir yapının merkezinde yönetici ve yön verici bir Türkiye, sadece bölgesinde değil dünyada da öncü ve yönetici olacaktır.
Dostlarım,
Uykumuz ağır…
Düşman yaman…
Dönem amansız…
Ve Cohen’in dediği gibi “zarlar hileli”…
Yeni dünya düzeninde ABD – Rusya – Çin – Avrupa ve Türkiye
İçeride zayıf olan bir devlet, dışarıda denge kuramaz. ABD’nin Soğuk Savaş’ta Çin’e uyguladığı yumuşama stratejisi bugün Çin’e karşı Rusya ile yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşüm; Ukrayna savaşını, transatlantik ilişkileri, Rusya-Çin ortaklığını ve Avrasya güvenlik mimarisini derinden etkilemektedir
Soğuk Savaş’tan Ukrayna Savaşı’na jeopolitik öncelikler değişiyor mu? Washington’un Çin’i çevrelemek için Rusya ile “kontrollü yumuşama” arayışı olabilir mi? Bunun Avrupa, Avrasya ve Türkiye için olası sonuçları ne olabilir?
Bu sorulara yanıt ararken, öncelikle şu gerçeğin altını özenle çizmek gerekir: Ulusların ve devletlerin jeopolitik konumlanması, küresel güçlerin birbirlerine yönelik tehdit algıları değiştikçe yeniden şekillenir. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Çin ile geliştirdiği yumuşama politikası bunun en klasik örneklerinden biridir. Washington, Sovyetler Birliği’nin küresel etkisini dengelemek için ideolojik rakibi Çin ile stratejik bir açılım gerçekleştirmiş; bu hamle Sovyet bloğunu jeopolitik olarak yalnızlaştırmıştır.
Bugün benzer bir stratejik mantığın tersine çevrilmiş versiyonu sahneye çıkmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Batı için ikincil bir tehdit haline gelen Rusya, Çin’in yükselişi karşısında yeniden stratejik değer kazanmaktadır. ABD’nin birincil tehdidi artık Rusya değil, Çin’dir. Bu nedenle Washington, Rusya’yı Çin’den uzaklaştırabilecek bir kontrollü yumuşama ihtimalini yeniden değerlendirmektedir. Bu stratejik dönüşümün en görünür sahnesi ise Ukrayna’dır.
ABD-Rusya Yumuşama mantığının tarihsel arka planı
1970’lerde ABD’nin Çin açılımı üç temel hedefe dayanıyordu… 1. Sovyetler Birliği’ni çevrelemek, 2. Avrasya güç dengesini değiştirmek, 3. İki cepheli tehdit ihtimalini ortadan kaldırmak. Washington, Çin ile diplomatik ilişki kurarak Sovyetlerin doğu kanadındaki baskıyı artırmış, Çin’i uluslararası sisteme entegre etmiş ve bu strateji Sovyet gücünün zayıflamasında kritik rol oynamıştır. NATO’nun 1999 ve 2004 genişlemeleriyle Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa’nın büyük kısmı Rusya’nın nüfuz alanından koparılmış, Moskova jeopolitik olarak yalnızlaştırılmıştır. Bugün ise tablo köklü biçimde değişmiştir.
Çin Ne Yapmak İstiyor?
21. yüzyılın ikinci on yılından itibaren Çin; Dünya ekonomisinin ikinci büyük gücü olmuş.. Teknolojide ABD’ye rakip hale gelmiş Askerî modernizasyon çabalarıyla Pasifik dengelerini sarsmış…Kuşak-Yol Girişimi ile Avrasya’da altyapısal ve lojistik hâkimiyet kurmaya başlamıştır. Washington’da giderek netleşen stratejik yargı şudur…
ABD aynı anda hem Rusya’yla hem Çin’le uzun soluklu büyük güç rekabeti yürütemez. Bu nedenle ABD’nin tehdit sıralaması yeniden tanımlanmıştır.
• Birincil tehdit: Çin
• İkincil tehdit: Rusya
• Bölgesel tehditler: İran, Kuzey Kore, Orta Doğu
Bu değişim, Ukrayna politikasını da köklü biçimde dönüştürmüştür. Bu bölüme bir not daha düşmemiz gerekiyor. İngiltere Gizli İstihbarat Servisi (SIS) Başkanı Blaise Metreweli’nin 15 Aralık 2025 tarihli konuşması…
“Çin, bu yüzyılda gerçekleşecek küresel dönüşümün merkezinde yer alacağından, MI6 olarak bizlerin, hükümetin Çin’in yükselişini ve bunun İngiltere ulusal güvenliği üzerindeki etkilerini anlamasını sağlamaya devam etmemiz şarttır.”
Batı İçin Çin tehdidinin asıl boyutu: Küresel finansal mimari
Çin’in yükselişi yalnızca askerî veya ticari değildir; küresel finans düzenine yöneliktir. ABD hegemonyasının temel dayanağı, dolar merkezli finansal mimaridir.
Çin ise; • Kendi parası olan Dijital yuan ile,
• Enerji ticaretinde dolar dışı ödeme mekanizmaları ile,
• İkili ticaret anlaşmaları ile,
• Alternatif finans ve kredi ağları üzerinden bu yapıyı aşındırmaktadır.
Rusya’nın SWIFT sisteminden dışlanması, Çin için alternatif finans sistemlerinin test alanına dönüşmüştür. Rusya’nın tamamen Çin finansal ekosistemine bağımlı hale gelmesi, ABD açısından askerî değil sistemik bir kırılma riski anlamına gelir. Bu nedenle Washington’un Rusya ile kontrollü yumuşama arayışı, yalnızca Ukrayna savaşını yönetmek değil; Çin merkezli alternatif küresel düzeni geciktirmek amacını da taşımaktadır.
ABD’nin askerî paradigması ve Ukrayna
ABD savaşları yalnızca sahada değil; teknoloji, üretim ve tedarik zincirleriyle kazanma anlayışını tarihsel olarak kurumsallaştırmıştır.
Pentagon’un öncelikleri artık:
• Yapay zekâ,
• Uzay teknolojileri,
• Yarı iletken üretimi,
• Siber kapasite,
• İHA ve drone ekosistemleri,
• Küresel lojistik ağlardır.
Bu bağlamda ABD’nin Ukrayna’dan kısmen geri çekilmesi bir zayıflık değil; Çin ile uzun vadeli rekabet için güç konsolidasyonudur.
ABD’nin Rusya ile kontrollü yumuşama arayışı
Washington’da öne çıkan üç değerlendirme dikkat çekicidir:
1. Rusya’nın tamamen çökmesi Çin’e yarar ve Çin’i güçlendirir.
2. Rusya’nın Çin’e tam bağımlılığı ABD için uzun vadeli tehdittir.
3. Moskova ile bağların kopması Pekin-Moskova eksenini kalıcılaştırır.
Bu nedenle ABD, Ukrayna’nın azami toprak talebini desteklemiyor:
• Ukrayna’ya Askerî desteği sınırlamış,
• Diplomatik kanalları açmış,
• Rusya’nın “yüzünü kurtarabileceği” bir ateşkes ihtimalini gündeme almıştır. Bu yaklaşım aslında, 1972 Çin yumuşamasının tersine çevrilmiş versiyonudur.
Avrupa neyi amaçlıyor?
ABD için birincil tehdit Çin iken, Avrupa için birincil tehdit hâlâ Rusya’dır. Polonya, Baltık ülkeleri ve Almanya açısından Rusya sistemik bir güvenlik tehdididir. ABD’nin hesabı küresel, Avrupa’nınki ise bölgeseldir. Avrupa Birliği aynı zamanda Çin’e olan teknoloji ve tedarik bağımlılığını azaltmak istemektedir. AB’nin “ne ABD’li ne Çinli teknoloji vasalı olmak istemiyoruz” çıkışı, klasik dış politikadan ziyade teknolojik egemenlik ve stratejik özerklik arayışıdır.
Orta Büyüklükteki güçler ve yeni denge alanı: Türkiye, Hindistan, Brezilya, Suudi Arabistan ve Endonezya
Yeni dünya düzeni yalnızca büyük güçler arasında şekillenmemektedir.
Türkiye, Hindistan, Brezilya, Suudi Arabistan ve Endonezya gibi ülkeler; tek bir blokta hizalanmak yerine denge üretici aktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu ülkeler için tercih ikilemi değil, çoklu angajman dönemi başlamıştır Türkiye bu grubun en kritik üyelerinden biridir.
Çin’in Politikaları ve Küresel Güney
Rusya, Çin için;
• ABD hegemonyasına karşı siyasal uyum,
• Enerji güvenliği,
• Rusya ilaveten Kara koridorları açısından stratejik ortaktır.; ABD-Rusya yakınlaşması Çin’i Avrasya’da yalnızlaştırabilir, Tayvan konusunda ABD’nin elini güçlendirebilir ve Kuşak-Yol projelerini zayıflatabilir. Ancak buna karşı Çin’in önemli bir avantajı vardır: Küresel Güney’in desteği. Afrika, Latin Amerika ve Asya’nın büyük bölümü Batı yaptırımlarına katılmamış, Rusya ve Çin ile ilişkilerini sürdürmüştür. Bu durum Batı merkezli düzenin meşruiyet krizini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin stratejik konumu
Türkiye için bu uluslararası tablo hem fırsatlar hem riskler barındırmaktadır.
Fırsatlar:
• Rusya-Batı arasında arabuluculuk,
• Karadeniz güvenlik mimarisinde merkez ülke olma,
• Enerji ve lojistik koridorlarının düğüm noktası olma.
Riskler:
• ABD-Rusya pazarlıklarında dışlanma riski,
• Rusya-Çin dengesinin Türkiye üzerinde baskı yaratması,
• Avrupa’nın Türkiye’den beklentilerinin artması.
Türkiye ne yapmalı?
Küresel perspektifli politika çerçevesi içinde Türkiye kendisini cephe ülkesi değil, denge ülkesi olarak konumlandırmalıdır. ABD ile ilişki pazarlıkçı stratejik ortaklık temelinde yürütülmeli; NATO üyeliği otomatik angajman değil stratejik kaldıraç olarak görülmelidir. Rusya ile işbirliği sürdürülmeli ancak enerji ve finansal bağımlılığa izin verilmemelidir. Çin ile ilişkiler seçici, ekonomik ve lojistik eksenli tutulmalı; teknolojik egemenlik korunmalıdır. Avrupa ile güvenlik merkezli değil, teknoloji ve üretim ortaklığına dayalı yeni bir ilişki inşa edilmelidir. Tüm bunların ön koşulu ise kurumsal kapasitenin güçlendirilmesidir. İçeride zayıf olan bir devlet, dışarıda denge kuramaz.
Sonuç: Kırılgan barış, yeni denge
ABD’nin Soğuk Savaş’ta Çin’e karşı uyguladığı yumuşama stratejisi bugün Çin’e karşı Rusya ile yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşüm; Ukrayna savaşını, transatlantik ilişkileri, Rusya-Çin ortaklığını ve Avrasya güvenlik mimarisini derinden etkilemektedir. Türkiye doğru stratejiyle bu süreçte yalnızca etkilenen değil, denge kuran ve yön veren bir aktör olabilir. Bu, Türkiye için nadir bir tarihsel fırsat penceresidir.
