Sosyalist Akımın Tarihi Dersleri: Çulhaoğlu’nun ÖDP ve Sosyalist Sol Değerlendirmesi

Ocak 2026
Derleyen: Eylül Deniz
Giriş
ÖDP üyesi ve ÖDP bileşeni olan Sosyalist Politika Grubu’nun lideri Metin Çulhaoğlu’nun ÖDP siyasetlerini ve sosyalist solu değerlendiren bu yazısını okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
O günlerde ÖDP içinde yer alan Metin Çulhaoğlu bu kapsamlı yazısında sosyalist sol içindeki “işçiciliği” ve ÖDP içindeki “aşamacılığı” ve SİP içindeki “demokrasi mücadelelerine sekter yaklaşan” hataları eleştiriyor. Diğer ÖDP bileşenlerine getirdiği eleştiride şu ifadeleri kullanıyor. “Kuşkusuz bu söylenenle Türkiye’de herhangi bir demokratik talebin ileri sürülemeyeceğini, sosyalist hareketin böyle demokratik talepleri dillendirmesinin büsbütün yanlış ya da anlamsız olduğunu iddia etmiyoruz. Söylediğimiz tam tamına şudur: Az önce değinilen temel çelişkinin (demokratikleşme arayışlarının), radikal bir düzen değişikliği dışında, adında “demokrasi” sözü geçen herhangi bir rejimle aşılması mümkün değildir. Devletin çete kurmadığı, cinayet işlemediği, bir halkın üzerine bomba yağdırmadığı, liseli gençleri zindanlara göndermediği, insanları işsizliğe ve açlığa mahkûm etmediği, kendi ulusal sınırları dışında kirli operasyonlara bulaşmadığı bir ülkede yaşayabiliriz elbette; ama böyle bir ülkeyi tanımlamada, “demokratik ”ten çok ötede ve ondan çok daha önce akla gelecek başka terimler olacaktır.”
Yazıda geçen “siyaset toplumsal formasyonun bütününden hareketle ve gene o bütünü kucaklayacak tarzda kurgulanır” görüşü Metin Çulhaoğlu’nun dünyada hiç bir Marksist araştırmacının farketmediği ilginç görüşlerinden biridir ve Leninizm’in üç sacayağından biri olarak yorumlanır. Çulhaoğlu bu görüşü Lenin’in bir eserindeki bir cümleden çıkartır ve sık sık aktarır.
Oysa, Lenin bu cümlesinde komünistlerin propaganda çalışmasında sadece işçi sınıfına değil Çarlık otokrasisinden acı çeken onunla çelişki içinde olan tüm halk kesimlerine ve sınıflarına hitap etmeye çalışması gereğinden söz eder. Çulhaoğlu şöyle yazıyor: “Lenin, işçi sınıfının tarihsel misyonunu gerçekleştirmesi için bu bütünlüğün (toplumsal formasyonun) her bileşeni, her parçası ve her alanında…aktif olması gerektiğini söyler”. Fakat bizce partinin toplumsal formasyonun bütününü kucaklaması olanaksızdır. Çünkü toplumsal formasyon en azından ekonomik temeli içerir,—ve komünist partisi ekonomik temeli kucaklayamadığı gibi ekonomik temele de hitap edemez— bir komünist partisi ülkedeki toplumsal formasyonun analizinden yola çıkarak ve bu toplumsal formasyonun uluslararası sistem ve başat emperyalist güç ile etkileşimini değerlendirerek devrimin yolunu ve siyasal stratejisini ve taktiklerini inşa eder. Marx’ın toplumsal formasyon görüşü yazarın belirttiği gibi somut değil, toplumu anlamak ve değiştirmek için yararlanabildiğimiz bir soyutlama ve bir metafordur. Fakat Partinin siyasi ve ideolojik alandaki propaganda ve eğitim faaliyeti (dünya kapitalizmi, emperyalizm ve gerici uluslararası sistemin çelişmelerini ve eleştirisini şimdilik bir yana bırakırsam) içinde bulunduğu toplumun mevcut ideolojik üstyapılarını- politik fikirler, iktisadi fikirler, hukuki alandaki görüşler, din, eğitim, felsefi ve ahlaki görüşler, sanat ve kültür üzerine düşünceleri eleştirir, daha da önemlisi mevcut siyasal sistemi ve diğer siyasi partileri ve kurumları eleştirir.
KRİZİN 4. , ÖDP’NİN 1. YILINDA
Metin Çulhaoğlu
Sosyalist Politika, Sayı: 12, 1997
ÖDP üyesi ve ÖDP bileşeni olan Sosyalist Politika Grubu’nun lideri Metin Çulhaoğlu’nun ÖDP siyasetlerini ve sosyalist solu değerlendiren bu yazısını okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Son üç dört aylık döneme sıkışan yoğun siyasal gelişmeler, Türkiye solunu da önemli dönemeç noktalarına taşıyor gibi. Gelişmelerin hızı, yoğunluğu ve yarattığı kargaşa, solun siyaset dünyasında tam bir kaosa yol açabilecekken, pek böyle olmuyor. Hatta tersine, alınan mevziler ve yeğlenen siyasal hatlar giderek daha bir belirginlik kazanıyor.
Bunların arasında hiç beğenmediklerimiz, beğenmemenin de ötesinde çok geri, çok aşılmış ya da fazla düzen içi bulduklarımız olabilir. Bizce bu o kadar önemli değil. Hem kendi içinde tutarlı hem de belirgin bir siyasal konumlanış, kafa karışıklığından ileri gelen muğlaklıklardan ve özneleri siyasal pratiğin dışına taşıyan tereddütlerden çok daha iyidir.
Sola kısa bir bakış
Konuya bu olumlu yönünden yaklaşmamız şaşırtıcı gelmemeli. Örneğin,80’lerin ikinci yarısında toplumsal sınıflar arasında konsensüs önererek işe başlayan, sosyalist sistemin çöküş döneminde ise çok hızlı Ortodoks Marksist kesiliveren Perinçek çizgisinin bugün devletçi-Kemalist sulara tam demir atması, bir netleşmedir. Ya da kimileri için zaten belirgin olan bir siyasal profilin iyice tescilidir. Solun diğer kesimlerinin yapması gereken, bu çizgiyi, bir daha başka sulara yelken açma şansını yok edecek biçimde bugün bulunduğu yere perçinlemektir.
Soldaki her kesimin sırtında bir yumurta küfesi olmalıdır.
Emek Partisi’nin, SİP’in (Okuyan ve Aydemir Güler’lerin Partisi kastediliyor. Editör) ve ÖDP’nin son dönemdeki siyasal saptamaları ve performansları üzerine çok şey söylemek mümkün. Ama şimdilik, bu partilerden ilk ikisi için söylenebileceklerin en azıyla yetineceğiz. Emek Partisi, sosyalist siyasetin temel kurallarından birine duyarsız görünmektedir. Bu temel kural da şudur: Sınıf temelli ya da sınıf eksenli de olsa, sosyalist bir siyaset, toplumsal formasyonun bütününden hareketle ve gene o bütünü kucaklayacak tarzda kurgulanır ve yürütülür. Sınıfın belirli bir andaki bilinç düzeyini, yönelimlerini, psikolojisini ve tercihlerini tam tamına veri alan ve siyasetini ancak bu verilerin sınırladığı alanda kurgulayan bir özne “işçici” siyaset yapabilir,ama bu haliyle sosyalist siyasetin gereklerini yerine getiremez. Eğer Emek Partisi sınıf siyasetinden bunu anlıyorsa, Bayram Meral’in ya da Rıdvan Budak’ın kuracakları herhangi bir sendika partisinin kendisinden çok daha iyi, üstelik de kitlesel sınıf siyaseti yapabileceğini unutmamalıdır. Bu arada, bazı şeylerin birbirine karıştırılmaması için geçerken belirtelim: Emek-sermaye çelişkisini eksen alan siyaset, doğrudan doğruya toplumsal formasyonunun bütününü kucaklayan siyasetle örtüşür; dolayısıyla, emek-sermaye çelişkisi eksenli siyaseti, “işçici ”siyasetten, yani sınıfın belirli bir andaki konumunu ve yönelimlerini belirleyici veri sayan siyaseten ayıran temel bir farklılık vardır.
SİP ise son dönemi bazı yerinde saptamalarla ve kendi gücü oranında doğru isler yaparak geçirmiştir. SİP’in geleceğe yönelik perspektiflerine, özel olarak yönelmek istediği alana ya da kanala elbette bir şey diyemeyiz. Ama bu parti de, kitleselleşmeyle ilgili her duyarlılığın niteliği boşlamak ve niceliğe tapınmak anlamına gelmediğini artık anlamalıdır. Anlamaya başladığını umuyoruz, hatta zaman zaman görüyoruz, örneğin SİP “1 dakika karanlık” eylemini yeterince radikal ve sarsıcı bulmuyor olabilir; bu eyleme tuzu kuru orta hatta üst sınıf mensuplarını da katılmaları bu partinin canını da sıkabilir. Ama hayat hep bizim istediğimiz gibi biçimlenmiyor ki! SİP de, geniş kitleleri 1 dakika ışık söndürmenin çok ötesinde radikal eylemlere yöneltecek güce erişinceye kadar böyle işlere ufaktan ufaktan bulaşmalı, yapılanı küçümsememelidir. Gene SİP,tek başına üç günlük bir hazırlıkla 5 bin insanını Ankara’ya taşıyabilen ÖDP gibi bir partinin, yani ÖDP’nin süpürgesini ve sifonunu diline dolamaktan vazgeçmelidir.
İşçi Partisi’ni gördük. Son üç dört aylık dönemde Emek Partisi kendini “ben gene sınıf diyeceğim” noktasına sabitlemiş, SİP (Okuyan ve Aydemir Güler’lerin Partisi kastediliyor. Editör) ise sosyalist kadroların radikallikleri ile halkın verili andaki reel tepkileri arasındaki açıya daha olumlu ve katılımcı biçimde yaklaşabileceğini sergilemiştir. Bunlar, olumlu ya da olumsuz, hep netleşmelerdir ve böyle görülmelidirler.
Kuşkusuz ÖDP’ye ilişkin çok daha fazla şey söylenebilir. Ancak, bundan önce, daha genel bir alanda bazı netleşmelere yönelmek gerekiyor.
Krizin temelinde yatan
Sosyalist siyaset için en can alıcı noktalardan biri, neyin genel neyin özel, neyin az çok evrensel neyin özgül, nihayet neyin yapısal neyinse konjonktürel olduğunu görebilmektir.
Kuşkusuz, bu söylenenler öyle saf halleriyle karşımıza çıkacak değillerdir. Her somut durum, genelle özelin, evrenselle özgülün, yapısalla konjonktürelin belli bir kaynaşım sonucunda belirginleşecekti.Bizce,Türkiye’de son dönemde iyice su yüzüne çıkan ve son çözümlemede devlet üzerinde odaklaşan olgular, öyle büsbütün Türkiye’ye özgü bir içerik taşımıyorlar. Üstelik, Türkiye’de bugün yaşanan krizin belirgin semptomları rejime ilişkin olsa bile, kriz salt bir rejim krizinden ibaret değildir. Başka bir deyişle, bugünkü krizin, devletin toplumsal formasyon içindeki yerine ve işlevlerine ilişkin hem daha evrensel hem de daha sistemik bir temeli vardır.
Kısaca özetleyecek olursak, Keynesçi devlete yönelik genel saldırı ile devletin belirli bir toplumsal düzeni meşrulaştırıcı işlevleri arasındaki çelişki, yer yer devletin mali krizi denilen olguyla da bütünleşerek, günümüzün pek çok kapitalist toplumuna damgasını vurmaktadır. Çelişkinin tanımını biraz daha açık yapalım: Günümüzün koşullarında devlet, artık eskisi gibi tam istihdamı sağlama peşinde koşmayacak; işçi ve işvereni bir masaya oturtup korporatist-çoğulcu çerçevede uzlaşmalar üretmeyecek; sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanlarındaki girdilerini iyiden iyiye sınırlayacak; ama bütün bunları yaparken ekonomi ve finans alanındaki ağırlığını gene koruyacak, düzenin kendini yerinden üretmesine yarayan altyapısal, birikimsel, ideolojik, siyasal ve örgütsel işlevlerini ise eskisinden de kapsamlı biçimde yerine getirecek! Günümüzün kapitalist toplumlarına damgasını vuran başlıca gerilim budur ve Türkiye’nin kendine özgü yanları ne olursa olsun, bizdeki krizin temelinde de aynen bu vardır.
Kuşkusuz bu öz, somut biçimlenişine birtakım özgül tarihsellikler ve güncellikler dolayımıyla ulaşıyor. Örneğin Batının gelişmiş kapitalist ülkelerinde devletin ekonomik ve toplumsal yaşamın çeşitli alanlarına müdahalesi, on yıllar süren daha “liberal” bir dönemin, sivil toplumun az çok biçimlenmesinin ardından ortaya çıktı. Türkiye ise, kuşkusuz Batı’daki Keynesçi ya da refah devletçi modelden farklı yanlar da içeren kendi devletçiliğini, gelişmemiş bir kapitalizmin ve baştan sona yeniden biçimlendirilecek bir hamur olarak görülen toplumun üzerine oturttu. Bunun anlamı açıktır; Türkiye’de sermayenin dinamikleri ile devletin dinamikleri, belirli bir tarihsel dönemden sonra değil, daha en başından itibaren hep zamandaşlık ve iç içelik içinde, birlikte gelişmiştir. Ardından bir önemli sonuç daha: Türkiye’de, devletin ve bürokrasinin “göreli özerkliği” de, devletin sermayenin basit bir “icra organı” oluşu da, en uç örnekleriyle aynı kısa dönemde yan yana kendini gösterebilmektedir!
Yukarıda söylenenler ışığında, Türkiye’de devletin meşrulaştırma (lejitimasyon) işlevinin bir alanı daha baştan şişmiş, ağır yükler altına girmiştir. Var olan toplumsal ilişkileri yeniden üretmenin daha ötesine geçen, örneğin kalkınma, sanayileşme, Batılılaşma, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” gibi misyonları da yüklenen devlet, ideoloji, kültür, ahlak alanlarına tüm cesametiyle çullanmış, kamusal alana başka güç tanımayacak ölçüde tek başına nüfuz etmiştir. Bu, beğenilsin beğenilmesin, yaşanmış tarihsel gerçekliğimizdir. İşin daha önemlisi, buraya kadar böyle dönen tekerleği tarihsel olarak tersine çevirmek; üzerine daha ısınmadan su dökülen “sivil toplum dinamiklerini” bu saatten sonra yerine geri getirmek hiç mi hiç mümkün değildir.
Yineleyecek olursak, Türkiye’deki krizin temelinde de geriletilen “sosyal devlet” modeli ile tersine ağırlaşan müdahale ve meşrulaştırma misyonları arasındaki çelişki yatmaktadır. Bu ülkede devlet artık işsizliği önlemeye çalışmayacak, tersine on binlerce insanı sokağa atmaktan kaçınmayacaktır; eğitime ve sağlığa daha az pay ayıracaktır; emeklilik yaşını yükseltecek, sosyal hakları sınırlayacaktır; bir dönem ekonomiye canlılık getirmek için girdiği konut sektöründen giderek çekilecektir; Türkiye’de düzen politikasının temel taşlarından biri olan destekleme alımlarından vazgeçecektir; belirli coğrafi bölgeleri büsbütün kendi haline bırakacaktır, vb. vb… Ama, bütün bunları yaparken de iç ve dış “tehlike ”lere karşı daha çok birlik ve beraberlik isteyecek, kredi ve finansmanlarından hiç çekilmeyecek, kamusal alana çok daha fazla müdahil olacak, daha fazla silahlanacak, eğitim ve ahlak standartlarını daha dayatıcı ve boğucu hale getirecektir.
Gerçekten gerçekçi olan ne?
Bütün bu söylenenler, Türkiye solunun düşmekten hiç yorulmadığı bir durağı da ortaya koymaktadır. Devlet tasallutunun yoğunlaşması, gündelik yaşamın böyle boğulması, anti-demokratik uygulamaların yaygınlaşıp sıradanlaşması ve benzerleri, temeldeki bu çelişkiden yansıyan sisteme içsel olgularken, bu olgular tam tersine konjonktürel gerilemeler ya da Türkiye’ye özgü “demokratikleşme eksiklikleri” olarak tanımlanmakta, dolayısıyla çözüm de demokratikleşmede aranmaktadır.
Kuşkusuz bu söylenenle Türkiye’de herhangi bir demokratik talebin ileri sürülemeyeceğini, sosyalist hareketin böyle demokratik talepleri dillendirmesinin büsbütün yanlış ya da anlamsız olduğunu iddia etmiyoruz. Söylediğimiz tam tamına şudur: Az önce değinilen temel çelişkinin (demokratikleşme arayışlarının), radikal bir düzen değişikliği dışında, adında “demokrasi” sözü geçen herhangi bir rejimle aşılması mümkün değildir. Devletin çete kurmadığı, cinayet işlemediği, bir halkın üzerine bomba yağdırmadığı, liseli gençleri zindanlara göndermediği, insanları işsizliğe ve açlığa mahkûm etmediği, kendi ulusal sınırları dışında kirli operasyonlara bulaşmadığı bir ülkede yaşayabiliriz elbette; ama böyle bir ülkeyi tanımlamada, “demokratik ”ten çok ötede ve ondan çok daha önce akla gelecek başka terimler olacaktır.
O halde, madem hep gerçekçilikten söz ediliyor, neyin gerçekçi olup neyin olmadığını bir kez daha düşünmekte yarar var. Sosyalizmi çok uzak bir hedef sayanlar, bugün böyle bir hedefi dillendirmenin gerçekçi olmadığını düşünenler bilsinler ki, arzuladıkları anlamda bir demokrasi, Türkiye için en az sosyalizm kadar uzağa düşen bir hedeftir. Sürekli olarak “somut proje” üretme gereğinden söz edenler bir kez daha düşünsünler ki, örneğin eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlarda üretilecek halktan ve emekten yana “somut proje ”ler bugünkü düzenin sınırları içinde en küçük bir uygulanma şansına sahip olmayacaklardır.
“Kürt meselesi” yukarıda söylenenlere istisna sayılabilir, çünkü, Kürt meselesinde bugün izlenen politikanın, ideolojik ve siyasal tercihler dışında, günümüz sermaye düzeninin mantığına içsel, bu düzenin temeliyle örtüşen bir yanı da olduğunu söylemek zorlama kaçacaktır. Tam da bu nedenle, Kürt sorununa şöyle ya da böyle barışçı bir çözümün bulunmasının, düzenin nirengi noktalarını sarsıp onu büsbütün çaresiz ve güçsüz bırakacağını düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Esasen, bu soruna böyle bir çözüm bulunmasını isteyenler arasında büyük sermayenin bazı temsilcilerinin de yer alması, konunun bu yanını açıkça ortaya koymaktadır.
Sermaye cephesine kısa bakış
“Büyük sermaye” denilince, TÜSİAD’ın son raporuna değinmeden geçmek olmaz. Burada elbette tutup böyle bir sermaye örgütünün “bizim anladığımız anlamda demokrasi yanlısı olamayacağı” gibi gereksiz, giderek saçmalığa dönüşen argümanlar geliştirecek değiliz. Yalnızca şu kadarını anımsatmakla yetiniyoruz: Günümüz koşullarında, devletin daha akılcı temellerde örgütlenmesi, sivil toplumun güçlendirilmesi ve insan hakları/demokrasi gibi konularda birtakım solcuları şaşırtacak ölçüde “ileri” şeyler söyleyen sermaye temsilcilerinin, örneğin tarım kooperatiflerini bile “sosyalist” sayıp reddedecek, özelleştirmenin her alana yayılmasını, hatta sağlık ve eğitim gibi sektörleri de kapsaması gerektiğini savunacak ölçüde geri ve gerici tutumlar alabilmelerinde hiçbir tuhaflık yoktur. Tuhaflık şöyle dursun, işin püf noktası tam da buradadır: “Al benden sana demokrasi, sen de bırak şu işçileri, özelleştirme karşıtlığın1 falan…” Sermayenin ortalama Türk solcusuna söylediği budur.
Ancak, TÜSİAD’ın Türkiye’nin üstyapı kurumlarında ciddi bir yeniden düzenleme istediğini de kabul etmek gerekir. Ama, bunun öyle sanılabileceği gibi demokrasi aşkıyla falan ilgisi yoktur. Dünyanın her yerinde, bu arada Türkiye’de özellikle öyledir: Sermaye, her zaman, faaliyetini sürdüreceği alanın, hukukuyla, kurallarıyla, normlarıyla netleşmiş, yerleşik, güvenilir ve en önemlisi siyasal iktidarların özel politika ve müdahalelerinden görece korunmuş bir alan olmasını ister. Sermaye öyle ister, ama Türkiye’de pek olmayan, son zamanlarda ise özellikle çivisi çıkan alan budur. Ekonomik yaşamın üretimden ranta ve faize kayması belirsizlikleri daha da artırmıştır. Bu belirsizlik ve günübirlikçilik ortamında, sermaye sınıfı ile devlet ve bürokrasi arasındaki ilişki genel çerçevelerden ve kurallardan uzaklaşarak iyiden iyiye “partikülarist” duruma gelmiştir (İş çevreleriyle devlet arasındaki ilişkilerin biçimini anlatan bu kavram Ayşe Buğra’dan alınmıştır, Bkz. Devlet ve İşadamları, İstanbul: İletişim Yayınları, 1995). TÜSİAD ise, kurulduğu tarihten bu yana, devlet ile tek tek sermayedarlar arasındaki “partikülarist” ilişkilerin sınırlanıp bu ilişkilerin yerini daha “toplulukçu” ya da kolektif ilişkilerin almasını istemiştir. Görülebildiği kadarıyla, herkesin bir şeyler koparmak istediği bugünkü kriz ortamında TÜSİAD da kendi talebini ortaya atmıştır. Bu talebin “demokrasi” ile ilgili boyutu, beklendiği gibi, bu kubbede hoş bir seda olarak kalmıştır. Ama TÜSIAD asil meramında ve talebinde ortam koklayarak diretici olacak ve bir ara rejime ya da mutabakat hükümetine bu talepleriyle çullanacaktır.
ÖDP’de durum
Son dört beş ayda ortaya çıkan gelişmeler, ÖDP’yi sarsmamış, ambale etmemiş, ama biraz garip bir haleti ruhiye içine itmiştir. ÖDP, yaşanan gelişmelere oldukça doğru teşhisler koymuş, teşhisin ötesinde bugünkü nicel gücüyle hep pratiğe, eyleme yönelmiş, özetle yaşamdan kopmamayı başarmıştır. Kimse küçümsemesin, bu az şey değildir.
Peki “garip haleti ruhiye” derken neyi kastetmiştik?
Görüldüğü kadarıyla, ÖDP’deki pek çok solcu, kitleselleşme konusunda biraz naif denebilecek bir maksimalizm içinde. Kuşkusuz, ÖDP’nin kuruluşunu önceleyen kitleselleşme beklentileri de böyle bir maksimalizm için uygun zemin oluşturdu. Maksimalizmin formülü şu: Bu ülkede sürekli bir şeyler oluyor; bunlara doğru teşhisi koyan, doğru zamanda, doğru yerde doğru eylemi ve çıkış yapan, nicelik anlamında büyük bir sıçrama gerçekleştirir ve eğer deyim yerindeyse “malı da götürür”…
Önce birkaç açıklama. Birincisi: ÖDP şu anda Türkiye’nin en nicelikli sol partisidir; dolayısıyla, ÖDP’nin nicelik beklentisi, zaten görece geniş bir temel üzerinde yükselmektedir.
İkincisi: ÖDP gerçekten doğru zamanda, doğru yerde doğru eylemleri yapabilmektedir; ÖDP’den beş kat daha radikal içerikli sözler söyleyenlerin, aynı katsayıyı somut eylemde ve pratikte hiç tutturamayacakları da ayan beyan ortaya çıkmıştır. Böylece, söylemsel radikalizmin eylemsel radikalizme bugünün koşullarında ancak çok kırılarak ve eksilerek yansıyabileceği bir kez daha kanıtlanmıştır.
Buraya kadarı tamam.
Gelgelelim, ÖDP’nin kitleselleşmeye maksimalist bir tarzda yaklaşması ile partinin genel ideolojik-siyasal hattı arasında bazı ilginç etkileşimler de gerçekleşebilmektedir. Hiçbiri diğerine başat ya da öncelikli olmamak koşuluyla, etkileşim şöyle işlemektedir: Aşırı kitlesellik beklentileri, ÖDP’yi “dar” ya da ‘sınırlı” saydığı emek-sermaye çelişkisi ekseninden ve sosyalizm vurgusundan biraz daha uzağa itmekte; emek-sermaye çelişkisi ekseninden ve sosyalizm vurgusundan görece uzaklık ise (garip bir biçimde) kitleselleşme beklentilerini daha da azdırmaktadır.
Kuşkusuz, pek de verimli ve yol açıcı olmayan bu etkileşime zenginlik katan, zaman zaman oldukça örtük zaman zaman da açık dile getirilen birçok ideolojik yönelim, angajman, varsayım ve motif de söz konusudur. Şimdi, kısaca ve sırayla bunlara göz atalım.
ÖDP’nin ideolojik (silah deposu. Ed.) arsenali
Sözü hiç dolandırmadan açıkça söylemekte yarar var. İçindeki farklı sol çizgilere, değişik sosyalizm anlayışlarına vb. karşın, bugün ÖDP siyasete yaklaşım ve bu yaklaşıma temel oluşturan ideolojik ön kabuller açısından öyle sanıldığı kadar çoğulcu bir parti falan değildir. Bugün ÖDP’nin üst kurullarının ana gövdesi, belirli ideolojik ön kabullerden hareketle belirli bir siyaset anlayışında buluşmaktadır. Bu buluşma, eski TİP-TKP geleneğinden gelenlerden TKEP kökenli olanlara, oradan Kurtuluş platformuna ve GBK’nın ( Geleceği Birlikte Kuralım) ana gövdesine kadar pek çok kesimi kapsamaktadır. Sosyalist Politika böyle bir siyaset anlayışında buluşmanın dışındadır; ama aynı buluşmayı, en azından partiyi eylemli ve siyasetli kılması, parti içindeki tartışmaların daha sağlıklı ve reel zeminlere oturtulması açısından yararlı bulmaktadır.
Peki, ÖDP’deki bu buluşmanın ortak zemini nedir?
Çok farklı yerlerden sökün etmiş insanları böyle bir araya getiren ön kabuller ve siyaset yaklaşımları nelerdir? Bunlardan birincisi, “sol dalga” hedefinin belirli bir yorumudur. Hemen belirtelim ki, ÖDP içindeki başka kesimler gibi Sosyalist Politika da, ülkede genel bir sol dalga yaratılmasını sosyalizmin geleceği açısından önemsemekte, partiye bu anlamda çok önemli misyonlar biçmektedir. Ama, arada önemli bir yorum farkı vardır. ÖDP’nin ana gövdesine göre sol dalga, sınıf temeline oturtulması ve sosyalizm ekseniyle ilişkilendirilmesi zorunlu olmayan özgürlükçü, çağdaş, demokrat, halkçı, giderek solcu ve devrimci birtakım kavramlar ve hareketlilikler üzerinde yükselecek, kendi saf ideolojik, siyasal ve örgütsel normlarıyla sosyalizm ise daha sonra bu dalganın içinden çıkacaktır. Sosyalist Politika ‘ya gelince; Sosyalist Politika, sözü edilen kavramların ve yönelimlerin ancak sınıf temeline oturtulmuş bir sosyalizm anlayışıyla birlikte bir dalga oluşturabileceklerini söylemekte, sosyalist tarifler olmaksızın bu tür kavramların içeriksizleşeceklerini ya da ancak burjuva demokrat bir içerik taşıyabileceklerini savunmaktadır.
Özetle, içi sosyalizm tarafından, üretim araçlarının özel mülkiyetini reddeden sınıfsız bir toplum projesi açısından doldurulmadığı sürece, eşitlik de, özgürlük de, demokrasi de, halkçılık da büsbütün boş ve soyut kavramlar olarak kalacaklardır. Elbette bir süre için. Ardından, siyaset denilen şey boşluğa ve soyutluğa olanak tanımadığı için, burjuva demokrat-liberal anlayışlar bu kavramların içini doldurmaya başlayacaktır.
İkincisi, ÖDP’nin ana gövdesi, sosyalizmi ancak “sırası geldiği zaman” en basa alınabilecek bir hedef olarak görmektedir. Sosyalizmin “sırasının gelmesi” dendiğinde kastedilen ise, bu ülkede sosyalizmi gerçekleştirebilecek bir öznelliğin ve bu öznelliğin kılıcını atabileceği bir devrimci durum nesnelliğinin bulunmasıdır. Başka deyişle, sosyalizmin, reel bir iktidar hedefi olmanın berisinde, aynı zamanda güç toplayıcı, toplanan güçleri mobilize edici, sınıfı güncel ideolojik prangalardan kurtarıcı, emekçileri, aydınları ve gençleri daha güzel bir dünya için motive edici yanı pek önemsenmemektedir. Böylece partinin “parası kadar” olmasa bile “gücü kadar” konuşması istenmektedir. Zaman zaman açıkça dillendirildiği gibi “henüz sosyalizmi gerçekleştirebilecek durumda olmayan bir siyasal öznenin sosyalizmden söz etmesi” anlamlı bulunmamaktadır. Ne var ki, sosyalizmi gerçekleştirecek güçte olmayan partinin, Türkiye gibi bir ülkede özgürlükçü ve demokratik bir cumhuriyeti gerçekleştirebilecek gücü nereden bulduğu en azından bizim tarafımızdan bilinmemektedir.
Üçüncüsü, emek-sermaye çelişkisinin en açık ve belirgin biçimde algılanmasını ve bilince çıkarılmasını engelleyen ideolojik yanılsamalar ve örtüler bizce oldukça yanlış yorumlara konu olmaktadır. Hiç kuşkusuz, sosyalist siyasal öznenin, emek-sermaye çelişkisine mevcut ideolojik kabuklarından ve örtülerinden başlayarak, buralardan kalkarak yaklaşması gereklidir. Ancak bu yaklaşım, mevcut ideolojik yönelimleri veri alıcı ve siyaseti o halleriyle bu veriler üzerine inşa edici bir noktada kalamaz. Mevcut her ideolojik kalıp ya da motif, emeğin içinde bulunduğu her belirlenim, kendi başına bir siyaset zemini değil, temeldeki çelişkiye götürecek birer dolayım ya da kanal olarak görülmelidir, örneğin (ÖDP’de çok sık dile getirildiği gibi) işçi sınıfının belirli kesimlerinin Refah Partisi’ne, MHP’ye ya da BBP’ye oy vermesi elbette ne isçi sınıfından umut kesilmesini ne de söz konusu partilerin söylemlerinin benimsenmesini gerektirir. Yapılması gereken, bu partilerin hangi söylemlerinin ve duruşlarının sınıfın somut konumu ve psikolojisi ile örtüştüğünü saptayıp bu örtüşmeyi bozucu karşıt söylemler ve duruşlar geliştirmektir.
Dördüncüsü, ÖDP’nin üst kurullarını oluşturan ana gövde, gereğinden çok konjonktürcü bir siyaset anlayışına sahiptir.
Başka bir deyişle siyaset, temel ve kalıcı bir hat ile bu hattın üzerine inşa edilecek değişken durumların bütünlüğü olarak görülmeyip neredeyse büsbütün güncel durumlara, yani konjonktüre indirgenmektedir. Kimse somutlamak için abarttığımızı sanmasın, açık açık dillendirilmektedir: İşçi yürüdüğünde emek ve sosyalizm diyeceksin, Kürt yürüdüğünde ulusal sorunu temel alacaksın, devlet sorgulandığında da özgürlükçü demokratik cumhuriyet diyeceksin! ÖDP’nin üst kurullarını oluşturan ana gövdenin siyaset anlayışı budur. Pek çok kişi bunun öyle ideolojiyle, felsefeyle hiç ilgisi olmayan, tamamen somuttan (ya da her ne demekse “eylemin muhtevasından”) kalkan bir anlayış olduğunu ileri sürecektir. Oysa hiç de öyle değildir. Bu anlayışta, kalıcı yapıları ve sistemleri yok sayıp değişkenlikleri ve anlık ortaya çıkışları (contingency) esas alan post-Marksist yaklaşımın derin izleri vardır.
ÖDP’de “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet ”Hedefi
Yukarıda kısaca özetlenen belirlenimler,ÖDP Parti Meclisi’nin “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” olarak adlandırılan bir hedefi önüne koymasıyla sonuçlanmıştır.
Kendi adımıza hemen belirtelim, “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” birçok şeyin başlangıcı olabilir; ama ÖDP’yi benimseyenler ve bu partiden çok şey bekleyenler için hiçbir şeyin sonu değildir, olmamalıdır. Başta da değinildiği gibi, netleşme ve belirginlik getiren her tercih ve adım, muğlaklıktan daha iyidir, tarihsel olarak daha ileridir. “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” benimseyip savunanlardan bazıları bu kavramın altının doldurulması gerektiğini kabul ederken, diğerleri üstünün, bir bölümü de arkasının doldurulması gerektiğini belirtmişlerdir. Bir de, kavramın hiçbir yanının doldurulması gerekmediğini, çünkü esasen ve bizatihi dopdolu olduğunu savunanlar vardır. Sonuncu eğilimi bir yana bırakacak olursak, “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet ”‘in altını ya da üstünü ya da arkasını doldurma çabaları, bugünkünden çok daha fazla açıklık getirecektir. Bu dolgu işlemi, burjuva liberalizminin malzemeleriyle mi yapılacak, yoksa “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” geçmişin MDD’si gibi şöyle ya da böyle bir devrim perspektifine mi bağlanacak? Bunu hep birlikte göreceğiz.
Sosyalist Politika, mutabakat adına partinin ne kokan ne de bulaşan ideolojik-siyasal ortalamalara mahkûm edilmemesi gerektiğini daha en başından bu yana savunagelmiştir. ÖDP’nin bir bileşeni olarak Sosyalist Politika, ÖDC hattına hiçbir yakınlık duymamaktadır. Ama, artık bıkkınlık vermeye başlayan ortalamacılıkların ötesinde bir açılım getirme potansiyelinden kalkarak ÖDC hattının ve buna ilişkin tartışmaların partiye bir ideolojik canlılık, bir kimlik kazandırma olasılığını da göz önünde bulundurmaktadır. Özetle, ÖDC’nin eleştirilmesi başka şeydir, “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” dendi diye kıyamet koparılıp dünyanın sonunun ilan edilmesi başka şeydir. Bu yapılmamalıdır.
“Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet” hattını benimseyen ÖDP’liler, bu kavramın altını, üstünü, arkasını ya da başka neresi gerekiyorsa orasını mutlaka doldurmalıdırlar. Sosyalist Devrimciler, yani aşamalı devrim anlayışını reddedenler olarak biliyoruz ve açık açık söylüyoruz: Bu ülkeye Marksizmin getirilmesinde en büyük pay 1961-71 döneminin MDD’cilerine, yani aşamacılarına aittir; ÖDP’nin Marksizmle daha haşır neşir olmasında, partideki tartışmaların Marksist eksene oturtulmasında bu kez “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet ”‘cilerin payı olursa, böyle bir durumu öpüp de başımıza koyarız.
