Batıda Bugünkü Kapitalizm ve Emperyalizm Araştırmalarında Üç Paradigma
Süper emperyalizm paradigması; Hegemonik emperyalizm paradigması ve Geç dönem emperyalizm paradigması
Yazar: Prof. Xie Fusheng, Çine Özgü Sosyalizmin Ekonomi-Politiği Siyasi Ulusal Araştırma Merkezi Direktör Yardımcısı, Renmin Üniversitesi Ekonomi Fakültesi Dekan Yardımcısı, Nisan 2021
Çeviren: Ferdi Bekir

Haziran 2018’de Genel Sekreter Xi Jinping, Çin Dışişleri Üzerine Merkezi Düzeyde Konferansta şunları vurgulamıştı: “Şu anda Çin, modern zamanlardan bu yana en iyi gelişim dönemindedir, dünya ise yüzyılda görülmedik derin değişikliklerden geçmektedir. Bu iki durum iç içe geçmiş ve birbirini güçlendirmektedir.”
“Yüzyıl boyunca görülmedik derin değişiklikleri” açıklamak ve Genel Sekreterin “Dünyada neler oluyor ve ne yapmalıyız?” sorusuna cevap vermek, dünyanın siyasi ve ekonomik manzarasındaki değişiklikleri ve içsel çelişkilerini doğru analiz etmeye bağlıdır”.
Bizce emperyalizm teorisi öncelikle sermaye ile devlet arasındaki ve devletler arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkileri analiz eder. Bu, Marksizmin dünyanın siyasi ve ekonomik manzarasının gelişimini ve evrimini ve içsel çelişkilerini analiz etmesinin önemli bir teorik bileşenidir.
Emperyalizm teorisi Lenin tarafından 20. yüzyılın başlarında ortaya atılmasından bu yana, bir yüzyıllık bir gelişim geçirmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası klasik emperyalizm teorilerinden, İkinci Dünya Savaşı sonrası tekelci sermaye, bağımlılık ve dünya sistemleri teorilerine ve ardından 21. yüzyılın çeşitli yeni-emperyalizm teorilerine kadar, hepsi Marksist bilim insanlarının dünyanın siyasi ve ekonomik manzarasını ve içsel çelişkilerini analiz etmelerinin bugünkü özelliklerini yansıtmaktadır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, küresel siyasi ve ekonomik manzara derin ayarlamalara uğradı, ekonomik küreselleşme hızlandı, neoliberalizm yaygınlaştı ve Amerika Birleşik Devletleri eşi benzeri görülmemiş bir genişleme dönemine girerek “gerçekten küresel tek süper güç” haline geldi. Bu ortamda, Avrupa ve Amerika’daki sağcı politikacılar ve akademisyenler, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel liderlik sorumluluğunu üstlenmesini ve müreffeh ve istikrarlı bir “yeni imparatorluğun” inşasına öncülük etmesini savundular. Sol-kanat akademisyenlerin çoğu, sağ kanadın savunduğu “yeni imparatorluk” fikrine katılmadı; Marksizm temelinde “emperyalizmi” eleştirerek , Amerikan yönetimi altındaki dünya ekonomik düzenini çeşitli açılardan analiz ettiler.
2000’li yıllardan bu yana, *Monthly Review* ve *Historical Materialism* gibi Batılı Marksist dergiler, emperyalizm üzerine yazılar yayınlayarak, bugünkü emperyalizm etrafında tartışmalar başlattı ve bugünkü dünya siyasi ve ekonomik düzeninin gelişimini ve evrimini ve içsel çelişkilerini daha derinlemesine analiz ettiler.
Çinli Marksist akademisyenler ise ağırlıklı olarak klasik emperyalizm teorisinin bugünkü pratiğini ettiler. Cheng Enfu, Wang Jincun, Li Cong, Jin Huiming ve Luo Wendong gibi akademisyenler, bugünkü emperyalizmi öncelikle uluslararası tekelci mali sermaye, Amerikan hegemonyası, yeni-sömürgecilik ve uluslarüstü tekelci kapitalizm perspektiflerinden analiz ettiler. Bu çalışmalar, bugünkü kapitalist dünya siyasi ve ekonomik düzenini ve içsel çelişkilerini anlamamızı şüphesiz derinleştirdi.
Batılı akademisyenlerin emperyalizm teorileri üzerine güncel araştırmaları oldukça fazladır.
İKİ TEMEL SORU
Batılı Marksist akademisyenlerin emperyalizm üzerine mevcut analizleri ve tartışmaları öncelikle iki temel soruyu ele almaktadır: birincisi, bugünkü emperyalizm klasik emperyalizme kıyasla niteliksel bir değişime uğramış mıdır; ikincisi, bugünkü emperyalizm içsel bir istikrara sahip midir?
Eğer bugünkü emperyalizm niteliksel bir değişime uğramışsa -yani tekelci kapitalizm sona ermişse- o zaman, Lenin’in 100 yıl önce yaptığı gibi, kapitalizmin bugünkü gelişme aşamasını yeniden tanımlamalıyız. Aynı zamanda, ancak bugünkü emperyalist düzenin istikrarını ve içsel çelişkilerini açıklığa kavuşturarak, dünya siyasi ve ekonomik düzeninin evrimleşme yönünü kavrayabiliriz.
Bu yazıda bu iki temel soruya dayanarak, Batı dünyasındaki güncel Marksist emperyalizm teorilerini üç ana paradigmaya ayırıyoruz: a)süper emperyalizm paradigması, b) hegemonik emperyalizm paradigması ve c) geç dönem emperyalizm paradigması.
Yazıda, bu üç paradigma içindeki önde gelen Marksist bilim insanlarının tezlerini eleştirel bir şekilde inceliyor, bu çalışmaları karşılaştırıyor ve bunlardan yararlanarak bugünkü emperyalizmi analiz ediyor ve içinde bulunduğumuz “çağın sorusuna” cevap vermeye çalışıyoruz.
Birinci Paradigma: Niteliksel Değişim ve İstikrar; Süper Emperyalizm Paradigması
“Süper emperyalizm” terimi, Karl Kautsky’nin “ultra emperyalizm”iyle benzer bir isme sahip olsa da, küreselleşme çağında ikincisinin basit bir devamı değildir. Bazı akademisyenler, küreselleşmenin emperyalizmin hiyerarşik sistemini çözdüğünü ve emperyalizmi somut olmayan, soyut ve bütünleşik bir biçime büründürdüğünü savunmaktadır. Örneğin, Michael Hart ve Antonio Negri, imparatorluğun sınırsız, devletsiz ve merkezsiz bir küresel düzen olduğunu savunmaktadır.
William Robinson ve Leslie Sclere, küreselleşme çağında sermayenin ulus devletleri tamamen yuttuğuna ve serbestçe akan ulusötesi sermayenin yeni bir uluslararası düzen kurarak “ulusötesi burjuvazi” ve “ulusötesi devletler” oluşturduğuna ve sermayenin süper ekonomik bir imparatorluk olarak tezahür ettiğine inanmaktadır. Emperyalizmde niteliksel bir değişim ve içsel istikrar iddiasında bulunan bu emperyalizm teorilerini “süper emperyalizm” paradigması olarak özetliyoruz.
Hart ve Negri
1. İmparatorluk
Hart ve Negri, küreselleşme çağında emperyalizmin merkezsiz, sınırsız ve istikrarlı bir imparatorluğa dönüştüğünü savunuyorlar. “Küresel pazarların ve küresel üretim hatlarının oluşumuyla… yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıkıyor.” “Eski” emperyalizm ile karşılaştırıldığında, bugünkü “imparatorluk” bir güç merkezi kurmaz, sabit sınırlara ve hudutlara dayanmaz. Merkezsiz, sınırsız bir yönetim makinesidir. İmparatorluk, tek bir egemenlik ilkesi altında birleşmiş bir dizi devlet ve ulusüstü kurumdan, yeni bir küresel yönetim biçiminden oluşur.
Açık, genişleyen sınırları içinde, bu yönetim makinesi tüm küresel alanı sürekli olarak bütünleştirir. Artık emperyalist dünya haritasındaki belirgin ulus devlet karakteri, emperyal küreselleşmenin gökkuşağına karışmış ve kaynaşmıştır.
Sermayenin küresel genişlemesi, ulus devletlerin ve kapitalist tekellere koyulan sınırların yıkılmasını gerektirir; bu süreç emperyal düzenin oluşumunu tetiklemiştir. Doğası gereği genişlemeci olan sermaye, kaçınılmaz olarak kendi birikim engellerini aşmayı ve birleşik bir dünya pazarı yaratmayı amaçlar. Kapitalizmin gelişimi, monarşik devletlerin yerini ulus devletlerin, bağımlı devlet düzeninin yerini ise bir dünya yurttaşlığı düzeninin almasına yol açmıştır. Eskiden farklı ulus devletler farklı toprakları işgal ettiğinden, imparatorluğun egemenliği belirli bir bölgesel alanla sınırlı kalmaktaydı. Ekonomik küreselleşme süreci, ulus devletlerin belirli alanlardaki sınırlı egemenliğini ortadan kaldırarak, sınırsız imparatorluk egemenliğini ortaya çıkarmıştır. “İmparatorluk egemenliğinin en temel özelliği, yayılma alanının her zaman açık olmasıdır.”
Dahası, kapitalizm tekellerle karakterize edilen emperyalist aşamaya girdikten sonra, sermaye rekabetinden kaynaklanan tekeller sermayenin genişlemesini engellemişti. “Sermayenin işleyişi ve sermayenin genişlemesi için gerekli olan rekabet, emperyalist aşamada tekellerin gelişmesiyle orantılı olarak kaçınılmaz bir şekilde azalmıştı. Ticari tekellerin ve koruyucu gümrük vergilerinin yanı sıra emperyalist devletlerin ve sömürge bölgelerinin ortaya çıkmasıyla emperyalizm, sınırlarını sürekli olarak güçlendirir, ekonomik, sosyal ve kültürel alışverişleri engeller veya yönlendirir olmuştu.”
Tekeller sermaye genişlemesini kısıtlamış ve emperyalizm sermaye akışlarına engeller oluşturarak dünya pazarının gerçekleşmesini engellemişti.
Bugün ise sermaye, tekelleri ortadan kaldırmaya, eski emperyalizm yerini imparatorluğa bırakmaya ve sermaye genişlemesi için yeniden sorunsuz ve geniş bir alan kurmaya başlamıştır. Emperyal güç, (İmparatorluk) her seviyede farklı işlemlerle üç kademeli bir piramit yapısı üzerinden işler.
Birinci kademenin tepesinde küresel hegemonyayı elinde tutan Amerika Birleşik Devletleri; ortada başta G7 olmak üzere ulus devletler; ve en altta çeşitli uluslararası kuruluşlar yer alır. İkinci kademe esas olarak çokuluslu şirketler ve diğer ulus devletlerden oluşur; üçüncü kademe esas olarak kamu ve sivil toplum örgütlerini kapsar ve böyle devam eder.
Eski emperyalist hakimiyetin emperyal (İmparatorluk) egemenliğine dönüşmesi süreci, Amerika Birleşik Devletleri’nin anayasasının küresel genişlemesiyle gerçekleşir. “Gerçekte, iç anayasanın genişlemesi yoluyla emperyal (İmparatorluğun) oluşum sürecine giriyoruz.”
Maddi olmayan emek faaliyeti, İmparatorluğun ekonomik temelidir.
Sermayenin istikrarlı ve sürekli birikim arayışı, üretim yöntemlerinde -maddi emekten maddi olmayan emeğe- bir kaymayı teşvik etmiştir. Maddi olmayan emeğe dayalı üretim veya postmodern üretim, hizmet odaklı ve bilgi tabanlı üretimin hakim olduğu bir üretim biçimidir. Maddi olmayan emek esas olarak üç biçim alır: bilgi teknolojileriyle bütünleşmiş ve entegre olmuş büyük ölçekli endüstriyel emek; analitik, yaratıcı ve sembolik görevleri içeren emek; ve sosyal etkileşimle ilgili duygusal emek.
Maddi olmayan emeğe dayalı üretim, geleneksel ulus devlet sınırlarını aşan uluslararası şirketlerin ve imparatorlukların doğmasına yol açan, merkezsiz, bölgesellikten arındırılmış, ağ tabanlı bir üretim biçimidir. Önceki emek biçimlerinden farklı olarak, maddi olmayan emek dışsal bir baskıyla yönetilmez, aksine emek faaliyetinin kendisinde içseldir. Artı değer yaratımı da öncelikle dil, iletişim ve duygusal ağlar aracılığıyla, işbirliğine dayalı ve etkileşimli yöntemler kullanılarak gerçekleşir. Geleneksel sanayi işçileri, maddi olmayan emeğin yükselişiyle ortadan kaybolmuş, yerlerini imparatorluğa direnen yeni bir güç olan “çokluk/yığınlar” almıştır. Direnişin başlıca aktörleri, çoğul, çeşitli merkezi olmayan ve küresel bir ağ oluşturan bireylerden ve gruplardan oluşan yığınlardır.
Robinson
2. Süper Ekonomik İmparatorluk
Robinson, küreselleşme çağında emperyalizmin, ulusötesi üretim üzerine inşa edilmiş, ulusötesi bir burjuvazi ve ulusötesi devletlerden oluşan bir “süper-ekonomik imparatorluğa” dönüştüğünü savunur. Robinson, kapitalist ulusötesi üretimi analiz etmek için öncelikle Marx’ın sermayenin dolaşımı teorisini kullanır. Küreselleşme çağında ulusötesi şirketlerin genişlemesi, kapitalist üretimin dünya çapında adem-i merkezileşmesine ve parçalanmasına yol açmıştır. Küreselleşme öncesi çağda, sermaye döngüsünün ilk kısmı olan M—C…P…C’, tek tek ülkeler içinde gerçekleşirdi. Mallar uluslararası piyasada satıldıktan sonra, kârlar yurtiçine döner ve yeni bir döngü başlardı. Küreselleşme çağında, P küresel olarak son derece adem-i merkezileşmiştir ve dolayısıyla M—C…P kısmı da son derece adem-i merkezileşmiştir. Bugünkü küreselleşme çağında, yalnızca üretim değil, aynı zamanda mal ve hizmet piyasaları da küreseldir.
Üretimin küreselleşmesi, sınıfların ulusötesileşmesi ve ulusötesi kapitalist sınıfın yükselişi için temel sağlamıştır. Robinson, ulusötesi kapitalist sınıfın oluşumunu, Marksist teorideki ekonomik altyapı ve üstyapının çelişkili hareketi perspektifinden analiz eder. “Tüm sermaye döngüsü ulusötesi hale geldikçe, sınıflar, siyasi süreçler, devletler ve kültürel ideolojiler de ulusötesi hale gelir… Bugünkü yeni çağda, sınıf ve grup ilişkilerinin yörüngesi ulus-devlet değil, küresel sistemdir.”
Ulusötesi kapitalist sınıf, ulusötesi sermayenin sahipleridir ve dünyanın en önemli üretim araçlarına sahiptirler. Bunlar esas olarak, ulusötesi sermayenin iç döngüsünü oluşturan sınıf bilincine sahip ulusötesi elitlerin yanı sıra ulusötesi kapitalist sınıfa hizmet eden ulusötesi yöneticiler, bürokratlar, teknik personel ve ana akım düşünürler ile aydınları içerir. Ulusötesi kapitalist sınıf, sınıf bilincine sahip ve giderek örgütlenen, sürekli olarak kendi sınıf çıkarlarını maksimize etmeye çalışan yeni bir küresel egemen sınıf haline gelmiştir.
Dahası, “ulusötesi sermayenin ekonomik hâkimiyeti”, “potansiyel siyasi hâkimiyet biçimine”, yani ulusötesi devlete doğru “kayacaktır”. Ulusötesi devletler, küresel egemen sınıfın kolektif otoritesini sürdürmeyi, ulus-devletleri daha büyük örgütsel yapılara dahil etmeyi ve küresel sermaye ile küresel emek arasındaki yeni sınıf ilişkilerini kurumsallaştırmayı amaçlar. Ulusötesi devletler, “kapitalist küreselleşme ve ulusötesi kapitalist sınıfın yükselişiyle yakından ilişkili, çeşitli siyasi kurumlarda somutlaşan özel bir sınıf güçleri ve sınıf ilişkileri kümesidir. Bu kurumlar, dönüşüme uğramış ulus-devletlerin ve sermayenin hegemonik dallarının dünya çapında işlemesini kolaylaştırmak için kurumsallaştırılmış çeşitli uluslarüstü kurumlardır.” Ulusötesi devletler, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi ekonomik örgütlerin yanı sıra BM, OECD ve AB gibi siyasi örgütleri de içeren, dünya kapitalizmine hizmet eden ağ benzeri bir örgütlenmedir. Robinson, ortak sınıf çıkarlarını paylaşan ulusötesi burjuvazi ve ulusötesi devletlerin küresel hâkimiyetinin, emperyalist güçler arasındaki mücadelenin temelini genel olarak ortadan kaldırdığını ve küresel emperyalizmin büyük ölçüde istikrarlı kalmasını sağladığını savunuyor.
İkinci Paradigma: Niteliksel Değişim ve İstikrarsızlık: Hegemonik Emperyalizm Paradigması
Hegemonik emperyalizm, öncelikle ABD’nin tüm diğer ülkelerin uluslararası siyasi ve ekonomik düzenini kontrol etmek için ekonomik, siyasi ve hatta askeri yolları kullanmasını ifade eder. Başka bir deyişle, emperyalizm artık ABD emperyalizmine dönüşmüştür, ancak bir iç istikrarsızlığa sahiptir. Örneğin, David Harvey tarafından “tasarruf hegemonyasına” dayalı olarak tanımlanan yeni-emperyalizm, Ellen Meiskins Wood’un ABD’nin ekonomik gücünü kullanarak uluslararası ekonomik düzeni manipüle ettiği “kapitalist imparatorluk”, Alex Collinicos tarafından ise jeo-ekonomik ve siyasi rekabete dayalı olarak önerilen “rekabetçi emperyalizm” ve Leo Panitch ile Sam Gindin tarafından savunulan uluslararası güç tarafından şekillendirilen “ABD imparatorluğu” teorisi bulunmaktadır.
David Harvey
1. Yeni-Emperyalizm
Harvey, yeni-emperyalizmin öncelikle “mekânsal-zamansal restorasyon” ve “mülksüzleştirme yoluyla birikim” yoluyla aşırı sermaye birikimi krizinin üstesinden geldiğini ve bir “kamulaştırma hegemonyası” biçimi olarak tezahür ettiğini savunur.
Emperyalizm, iktidarın toprak parçalarını elde etme mantığı ile sermaye mantığı arasındaki diyalektik ilişkiden kaynaklanır. Toprak parçalarını elde etme mantığı, “devletin ve imparatorluğun siyasetini” ifade eder; yani emperyalizm, belirli bir siyasi program olarak, belirli topraklar üzerindeki kontrole ve siyasi, ekonomik ve askeri hedeflere ulaşmak için bu toprakların insan ve doğal kaynaklarını seferber etme yeteneğine dayanan uygulayıcılarının gücüne dayanır. Sermaye mantığı, “sermaye birikiminin zaman ve mekândaki molekülerleşme sürecini” ifade eder; yani emperyalizm, zaman ve mekânda yayılan siyasi ve ekonomik bir süreç olarak, sermayeye hükmetme ve onu kullanmada birincil bir konuma sahiptir.
Harvey’in “zaman-mekân onarımı”, sermaye birikiminin zorluklarını çözmek için benzersiz bir kapitalist yöntemdir. Basitçe söylemek gerekirse, belirli bir coğrafi sistemdeki aşırı birikim, emek ve sermaye fazlaları üretir. Bu fazlalara, zaman-mekân onarımı yoluyla el koyulur.
Birincisi, eğitim ve bilimsel araştırma gibi uzun vadeli sermaye projeleri aracılığıyla zaman transferini ifade eder ve sermaye değerinin gelecekte dolaşıma yeniden girişini erteler; ikincisi ise, başka yerlerde yeni pazarların geliştirilmesi, yeni üretim kapasitesi, yeni kaynaklar, yeni sosyal ortamlar ve atıl emeğin kullanılması yoluyla mekânsal transferi ifade eder. Fazla sermayenin mekânsal onarımı sırasında, bir yandan yeni sermaye birikimi merkezleri ve diğer yandan fazla sermaye sürekli olarak ortaya çıkar. Aşırı sermaye birikiminin güçlü ivmesi karşısında, çeşitli dinamik sermaye birikimi merkezleri dünya sahnesinde şiddetli bir şekilde rekabet eder. Sermaye birikiminde baskın bir konum elde etmek için hegemonya, ekonomik, siyasi, diplomatik ve hatta askeri yollarla mekânsal onarım için avantajlı konumları ele geçirmeli ve gücünü sonsuza dek genişletmeli, yaymalı ve güçlendirmelidir.
Harvey’in “Mülksüzleştirme yoluyla birikimi” üretim olmaksızın artı değere el koymanın bir yoludur; kapitalist mekânın restorasyonunda kullanılan çok önemli bir yöntemdir ve bugünkü yeni-emperyalizmin temel bir özelliğidir.
Harvey’in “Mülksüzleştirme yoluyla birikimi”, bir dizi varlığı (emek dahil) son derece düşük fiyatlarla (ve bazen ücretsiz olarak) kullanmaya başlar. Aşırı birikmiş sermaye bu varlıkları ele geçirebilir ve kâr amaçlı faaliyetler için hızla kullanabilir. Özelleştirme, metalaştırma ve finansallaşma, “Mülksüzleştirme yoluyla birikimin”, ana yollarıdır.
Arrighi, likidite hegemonyası kavramını kapsayan kapitalist bir dünya-sistemi modelinin, emperyalizmin daha karmaşık analizinin yerini alabileceğini savunmuştur. Arrighi’ye göre bugünkü küreselleşme çağında ulus-devletlerin gerilemesi, emperyalizmin ve tekelci kapitalizmin modasının geçtiğini ve geride hegemonik mücadelelerle dolu bir dünya sistemi bıraktığını kanıtlar. Harvey, Arrighi’nin bu tezlerinden yararlanarak, Arrighi’nin hegemonya kavramının emperyalizm kavramının yerini alması gerektiğini, merkez ve çevre arasındaki katı coğrafi ayrımın terk edilmesi gerektiğini vurgular. Harvey’e göre bugünkü küreselleşme çağında değer akışlarının parçalanması ve hegemonyanın rekabeti ve transferi, bugünkü emperyalizmin temel özellikleridir.
,
Meiskins Wood
2. Sermaye İmparatorluğu
Meiskins Wood, bugünkü kapitalist sermaye imparatorluğunun, ABD’nin kapitalist ekonomik mekanizmaları manipülasyonu yoluyla dünyayı kontrol ettiği kapitalist gelişmenin yeni bir aşamasını temsil ettiğini savunur. Bugünkü Kapitalist sermaye imparatorluğunun özgün niteliği—ekonomi dışı güçlerin yerini ekonomik güçlere bırakmasıdır —kapitalizmin mülk imparatorluklarından ticari imparatorluklara ve oradan kapitalist sermaye imparatorluğuna doğru tarihsel evrimi üzerinden ortaya koyar.
Roma ve İspanyol imparatorlukları gibi mülk imparatorlukları, sömürge yönetimi ve ekonomik yağma için öncelikle askeri fetih ve siyasi yönetim gibi ekonomi dışı güçlere dayanıyordu. “İmparatorluğun ekonomi üzerindeki kontrolü, her zaman ekonomi dışı güçler açısından sahip oldukları imkan ve kapasiteyle belirlenir.”
Arap, Venedik ve Hollanda imparatorlukları gibi ticari imparatorluklar, öncelikle uluslararası ticareti kontrol ederek kâr elde ediyorlardı. Ekonomik güçler ticari imparatorluklarda çok önemli bir rol oynasa da, ekonomi dışı güçler baskın olmaya devam etmişti. “Onlara ticari imparatorluklar demek, emperyalist yönetimlerinin çeşitli ekonomik baskı biçimlerine dayandığı anlamına gelmez… ekonomi dışı güçler, iş başındaki temel faktör olmaya devam etmişti.”
Britanya İmparatorluğu, geleneksel emperyalizmden bugünkü kapitalist sermaye imparatorluğuna geçişiydi. Britanya’nın İrlanda’yı sömürgeleştirmesi tamamen ekonomik güçlere dayanırken, Britanya aynı zamanda ekonomik gücünü dünya çapında zorla dayatmak için ekonomi dışı güçlerine güveniyordu. Bu, küresel kapitalist genişleme ve ekonomi dışı güçlerden ekonomik güçlere geçiş dönemi olarak görülebilir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan hegemonyası, ekonomi dışı gücün yerini ekonomik gücün almasıyla nihayet kapitalist sermaye imparatorluğu kurulmuş oldu.
İkinci Dünya Savaşı geleneksel eski emperyalist düzeni yıktı ve dünya düzenindeki boşluk ABD’ye tarihi bir fırsat sundu. Bretton Woods sistemi, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası örgütler aracılığıyla ABD, küresel ölçekte ekonomi dışı gücün yerini sermaye rekabeti ve serbest piyasalar gibi ekonomik güçle doldurmaya ve ekonomik güç yoluyla dünyaya hükmetmeye başladı.
Eski emperyalizmin yıkıntılarından doğan bu yeni emperyalist ilişki, artık bir ana vatan ile sömürge arasındaki ilişki değil, egemen devletler arasındaki karmaşık bir etkileşimdi. Kapitalist sermaye imparatorlukları, dev ezici ekonomik güçleri ve küresel ekonomik örgütler üzerindeki kontrolleriyle, tüm dünyaya, hatta resmen bağımsız olan ülkelere bile kendi ekonomik kurallarını dayattılar.
Ekonomi dışı güçleri kullanmak bir imparatorluğun hızla yükselmesini sağlayabilse de, daha az istikrarlı ve bu yükseliş daha pahalı olacaktır. Buna karşılık ekonomik güç, piyasa aracılığıyla dünyayı kontrol eder; bu daha az riskli, daha az maliyetli ve daha kârlıdır. Ekonomik gücün gerçekten bağımsız işleyişi yalnızca kapitalist sistem altında mümkündür. “Kapitalizm, ekonomik güçleri ekonomi dışı güçlerden ayırma konusunda benzersiz bir yeteneğe sahiptir… Bu, sermayenin ekonomik gücünün mevcut, düşünülebilir herhangi bir siyasi ve askeri gücü çok aşabileceği anlamına gelir.”
Meiskins Wood’a göre, ekonomik güç ekonomi dışı gücün yerini aldıkça, imparatorluğun küresel kontrol için askeri gücünü güçlendirmesi gerekiyor ve bu da kaçınılmaz olarak bitmek bilmeyen askeri operasyonlara veya “sonsuz savaşlara” yol açar.
3. Rekabetçi Emperyalizm
Collinicos
Callinicos, bugünkü emperyalizmin ekonomik rekabet ve jeopolitik rekabetin işbirliği ve etkileşimi yoluyla anlaşılması gerektiğini savunur. Bu iki tür rekabetin anlamı ve aralarındaki ilişki hakkında şunları belirtir: “Yaklaşık bir veya iki yüz yıl önce, farklı üretim tarzlarına dayanan iki ayrı rekabet mantığı ortaya çıktı: biri kapitalist dünya sisteminin erken aşamalarındaki ekonomik rekabet mantığı, diğeri ise Avrupa devlet sisteminin oluşumunu yönlendiren feodalizmle karakterize edilen jeopolitik rekabet mantığı, yani askeri genişleme ve devlet inşası rekabeti.
Bugünkü emperyalizm, bu iki mantığın kaynaşmasının ürünüdür.” Collinicos’un görüşüne benzer şekilde, Chris Harman da yeni-emperyalizmin ulus-devletler ve ulusötesi şirketler arasındaki rekabet yoluyla anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Collinicos, farklı dönemlerde ekonomik rekabet mantığı ve jeopolitik rekabet mantığı arasındaki farklı ilişkilere dayanarak emperyalizmi üç aşamaya ayırır: klasik emperyalizm (1870-1945), süper güç emperyalizmi (1945-1991) ve Soğuk Savaş sonrası emperyalizm (1991’den günümüze).
Klasik emperyalizm aşaması, ekonomik rekabet ve jeopolitik rekabet mantığının birbirini güçlendirdiği bir aşamaydı; öncelikle dünya ekonomisinin serbestleşmesi, siyasi çok kutupluluk, toprak genişlemesi ve silahlanma yarışı ile devlet kapitalizminin karşılıklı olarak birbirini güçlendirmesiyle kendini göstermişti.
Bu Klasik emperyalizm aşamasının iki ana temeli vardı: birincisi, Almanya’nın kurulması ve Amerikan İç Savaşı’nın patlak vermesinden sonra bir grup büyük gücün ortaya çıkması; ikincisi ise kapitalizmin küreselleşmesiydi. Sanayi kapitalizminin yarattığı yeni teknolojiler, özellikle demiryolları, ulaşım maliyetlerini büyük ölçüde azaltmıştı. Mekânın sıkışması ve küresel ekonomik ağlar, malların, paranın ve sermayenin akışını teşvik etti. Aynı zamanda, sanayi kapitalizminin yayılması, özellikle Britanya sanayi ve deniz gücünün Almanya tarafından tehdit edildiğini gördüğünde, büyük güçler arasındaki rekabeti yoğunlaştırdı. Teknolojik yeniliklerin etkisiyle Britanya, bir deniz donanması silahlanma yarışı başlattı ve 1914’te İtilaf Devletleri’ne katıldı. Birkaç Avrupa ülkesinin hâkim olduğu bir dünyada, ekonomik rekabet ve jeopolitik rekabet birbirini güçlendirdi. Sömürgeler elde ederek genişlemesi ile sermaye ihracının eş zamanlı büyümesi, iki farklı rekabet türünün bu karşılıklı olarak güçlenmesinin somut bir tezahürüydü.
“Avrupa sömürgeleri 1860’ta 2,7 milyon mil kare ve 148 milyon nüfustan 1914’te 29 milyon mil kare ve 568 milyon nüfusa genişledi; bu arada sermaye ihracı 1863’te 2 milyar sterlinden 1914’te 44 milyar sterline fırladı.” Britanya İmparatorluğu, sömürge genişlemesine büyük ölçüde bağımlıydı ve sömürgelerine yaptığı doğrudan yatırımlardan önemli kârlar elde etti. Diğer ülkeler de Britanya’nın örneğini izleyerek toprak genişletme yoluna girdiler.
(1945-1991) Süper güç emperyalizmi aşaması, ekonomik rekabet ile jeopolitik rekabetin birbirinden ayrıldığı bir aşamadır; öncelikle ABD liderliğindeki açık ekonomi politikası ve ABD-Sovyet rekabetiyle kendini gösterir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, sömürgeciliğe bulaşmadan güçlü ekonomik, siyasi ve askeri gücünü küresel olarak kullanmayı amaçlayan, böylece diğer ülke toprakları gibi sınırlamaları aşan kapitalist birikimi mümkün kılan açık bir ekonomi politikası izledi. ABD’nin bu hedeflerinin önündeki en büyük engel Sovyetler Birliği’ydi. ABD Sovyetler Birliği’ni çevrelemek için Avrupa ve Japonya’nın savaş sonrası yeniden inşasına katıldı ve katkıda bulundu.
Avrupa kapitalist ülkeleri ve Japonya, ABD liderliğinde ticaret ve yatırımın serbestleşmesini aktif olarak teşvik ederek ekonomik refaha ulaştılar. Bu dönemde, gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki ekonomik rekabet yoğun kaldı; Almanya ve Japonya ABD’yi ekonomik olarak yakalamayı hızlandırdı. Ancak bu ekonomik rekabet, klasik emperyalizmde olduğu gibi jeopolitik rekabeti ve çatışmayı tetiklemedi; bunun yerine “jeopolitik ve ekonomik rekabetin kısmen ayrıldığı” bir aşama yaşandı.
Bunun arkasında üç neden vardı: Birincisi, Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş, gelişmiş ülkeler arasındaki ittifakları belirledi; ikincisi, ABD hegemonik konumunu korumak için kendisine meydan okuyanlara sert karşılık verecekti; üçüncüsü, aralarındaki ekonomik rekabete rağmen, ABD liderliğindeki ekonomik entegrasyon tüm kapitalist ülkelere fayda sağladı, ayrıca ABD ile Batı Asya ve Doğu Asya arasındaki ittifakı pekiştirdi ve rekabet ortamında uzun vadeli bir alış-verişi teşvik etti.
Soğuk Savaş sonrası emperyalizm (1991’den günümüze) dönemi, olağanüstü derecede şiddetli jeopolitik rekabetle karakterize edilmektedir; öncelikle ABD hegemonyası, küresel güç dinamiklerindeki değişimler ve kâr oranlarındaki krizle kendini gösterdi. Soğuk Savaş’tan sonra ABD dünyanın tek süper gücü haline geldi. Küresel güç yapısı bir süper güç ve dört büyük güçten oluşuyordu: ABD tek süper güç olarak ve Çin, Avrupa Birliği, Japonya ve Rusya güçlü devletlerdi. ABD, hegemonik konumunu korumak için diğer ülkelerle yoğun jeopolitik rekabete girdi. Bu jeopolitik rekabet, küresel güç yapısında daha fazla değişikliği tetikledi. Collinicos, Çin’in yükselişinin küresel güç ilişkilerini yeniden şekillendirdiğini savunuyor. “Wall Street, ABD Hazinesi ve IMF ortak kompleksi, Güney ülkelerindeki Çin yatırımları ve Çin kredilerinden giderek artan bir memnuniyetsizlik ifade etmektedir, çünkü bu, daha yoksul uluslara herhangi bir neoliberal siyasal ve ekonomik koşul eklemeksizin sermaye kullanma hakkı vermektedir,” diye vurgular.
Ayrıca Soğuk Savaş sonrası emperyalizmin yavaş ekonomik büyüme, artan eşitsizlik ve düşen kâr oranları gibi krizlerle karşı karşıya olduğunu yazar. Kapitalist dünyanın kâr oranları, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki altın çağda zirveye ulaşmıştı ve 1960’ların sonu ve 1970’lerin başından itibaren kriz işaretleri göstermeye başlamıştı. O zamandan beri kâr oranları, 1990’larda bir miktar toparlanana kadar istikrarlı bir şekilde düştü, ancak daha sonra 21. yüzyılda daha da ciddi bir krize girdi.
Panitch ve Gindin
4. Amerikan İmparatorluğu
Panitch ve Gindin, bugünkü yeni-emperyalizmin Amerikan imparatorluğuna dayandığını ve ABD tarafından devlet gücü aracılığıyla bilinçli olarak şekillendirilen ve sürdürülen yeni bir dünya düzenini temsil ettiğini savunurlar. Klasik emperyalizm teorisinin ekonomik indirgemecilik ve araçsalcı devlet görüşü zaafları taşıdığını, bu nedenle Panitch ve Gindin “klasik emperyalizme ilişkin geleneksel anlayışın, yani emperyalizmin ekonomik rekabet tarafından belirlendiği düşüncesinin yıkılmasının” gerekli olduğunu savunurlar.
“Kapitalizm” ve “emperyalizm” aynı şey değildir; kapitalizm ekonomik ilişkilerle, emperyalizm ise devlet ilişkileriyle ilgilidir ve farklı düzeylere aittir. Ekonomi genellikle emperyalizmin önemli bir yönü olmasına rağmen, sadece ekonomik emperyalizm olarak görülemez. Emperyalizm teorisi basitçe kapitalist ekonomik teoriden türetilemez, burjuva devlet teorisinin geliştirilmesi yoluyla inşa edilmeli ve mükemmelleştirilmelidir. Devletin arkasındaki emperyalist unsurlar yalnızca ekonomik düzeyden değil, aynı zamanda siyaset, sınıf, kültür ve askeriye gibi çoklu düzeylerden kaynaklanır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist gelişme tarihi, yeni-emperyalizmin doğuşunun yalnızca sermaye birikiminin bir sonucu olmadığını, daha ziyade ABD devlet rejiminin güçlü siyasi, ekonomik ve askeri gücünü kullanarak sürekli olarak ekip biçtiği ve yönettiği bir sürecin sonucu olduğunu göstermektedir.
Panitch ve Gindin, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist sistemi, savaş öncesi sömürge yönetimine dayanan “resmi imparatorluktan” ayırmak için “gayri resmi Amerikan İmparatorluğu” olarak adlandırırlar.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Bretton Woods sistemi aracılığıyla dolar hegemonyasını kurdu, Fordist kapitalist üretim yöntemlerini küresel olarak aktif bir şekilde teşvik etti, Batı Avrupa ve Japonya’nın sosyo-ekonomik sistemlerini yeniden inşa etmek ve onları küresel kapitalist sisteme entegre etmek için Marshall Planı’nı kullandı, NATO aracılığıyla Avrupa’yı kontrol etti ve yeni bir emperyalist düzenin inşasına hükmetti.
1970’lerde, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan emperyalist sistem çoklu çelişkiler ve krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu arka planda ABD, dünya kapitalist sistemini yeniden inşa etmek, sermaye birikimi krizini aşmak ve Amerikan imparatorluğunun etki alanını dünya çapında genişletmek için, öncelikle özelleştirme, piyasalaştırma, finansallaşma ve küreselleşme ile karakterize edilen neoliberal politikaları küresel olarak zorla uygulamak için ulusal devlet gücünü kullandı.
Amerika Birleşik Devletleri kendi vizyonuna uygun bir dünya yarattı; bugünkü kapitalizmin baskın özelliği Amerikan imparatorluğunun yönetimidir. ABD, tüm ulusları emperyal sistemine dahil etmeye, onları kendi yönetimini tanımaya veya boyun eğmeye zorlamaya çalışmaktadır. Ancak ulus-devletler arasındaki siyaset, ekonomi ve kültürdeki muazzam farklılıklar, Amerikan emperyal sistemine tam entegrasyonu zorlaştırmaktadır. Neoliberalizmi kabul etmeyen veya ABD liderliğine boyun eğmeyen ülkelere karşı ABD, siyasi baskı, ekonomik yaptırımlar ve hatta askeri müdahaleler için ulusal devlet gücünü kullanıyor. ABD imparatorluğunun izlediği hegemonik uygulamalar, diğer ülkeler arasında giderek artan bir hoşnutsuzluğa yol açmaktadır. ABD imparatorluğu içindeki farklı güçler arasındaki çatışmalar ve çelişkiler, sistemin içsel direncini sürekli olarak zorlamaya devam etmektedir.
Üçüncü Paradigma: Niceliksel Değişim ve İstikrarsızlık; Geç Emperyalizm Paradigması
John B. Foster
John Foster tarafından Paul Baran, Paul Sweezy, Harry Magdoff ve John Smith’in araştırmalarına dayanarak bugünkü kapitalist gelişmenin aşamalarının yeni bir özeti olan Geç Emperyalizm paradigması, ünlü Amerikan tekelci kapitalizm okulunun emperyalizm teorisinde yeni bir gelişmeyi temsil eder ve kapitalizmin küresel manzarasını ve çelişkilerini inceler.
Foster, geç emperyalizmin, tekelci mali sermayenin yaygınlığı, üretimin küreselleşmesi, merkezin çevreden artı değere el koymasının yeni biçimleri ve çığır açan ekonomik, askeri ve çevresel zorluklarla karakterize edilen, tekelci kapitalizmin gelişiminde yeni bir aşama olduğunu savunur.
Tekelci mali (finans) sermaye ve küreselleşmiş üretim
Foster, 21. yüzyılda imalat, finans ve perakende gibi endüstrilerdeki tekelleşme derecesini inceledikten sonra, tekelci kapitalizmin, bugünkü emperyalizmin temelini oluşturan daha yaygın ve küreselleşmiş bir tekelci finans kapitalizmi sistemine dönüştüğüne işaret eder. Bu sistem içinde, en büyük Fortune 500 şirketleri dünya toplam kurumsal gelirinin %40’ını elde ederler ve diğer şirketlerin çoğu bu devlerin üretim ve satış ağlarına dolanmış halde, yalnızca taşeron olarak var olurlar. Bugünkü emperyalizm, mutlak tekel konumu sayesinde küresel olarak rant elde edebilir. Bu rantlar iki biçim alır: birincisi, Güneyli işçilerin sömürülmesinden elde edilen rant; ikincisi ise Güney’in doğal kaynaklarının yağmalanmasıdır.
Foster, bu ikinci tür rantı açıklamak için bir ekolojik emperyalizm teorisi inşa etmiştir.
Küreselleşme çağında, Kuzeyli tekelci sermaye, dünya çapındaki ücret eşitsizliklerine dayanan emek arbitrajı yoluyla Güneyli emeği sömürür. Kuzey ülkeleri, neoliberal politikalar aracılığıyla yüz milyonlarca Güneyli işçiyi ve köylüyü topraklarından ve ulusal endüstrilerinden kopararak muazzam bir küresel sanayi yedek ordusu yaratmıştır. Küreselleşmiş piyasa kusurlu bir piyasadır; sermaye ve mallar serbestçe hareket edebilir, ancak işçilerin dolaşımı coğrafi, sosyal ve siyasi faktörlerle kısıtlanmaktadır. Emek dolaşımının bu şekilde bastırılması, sürekli büyüyen ve devasa emek arzıyla birleştiğinde, önemli uluslararası ücret eşitsizliklerine yol açmıştır.
1991’den 2011’e kadar, gelişmiş ülkelerdeki işçilerin kişi başına GSYİH’si 54.800 dolardan 73.600 dolara yükselirken, gelişmekte olan ülkelerde 7.460 dolardan 14.220 dolara yükseldi. 2014 yılında, Çin, Hindistan, Endonezya ve Meksika gibi yükselen ekonomilerde imalattaki birim işgücü maliyetleri, ABD’dekilerin sırasıyla yalnızca %46, %37, %62 ve %43’ü kadardı.
Küresel ücret eşitsizlikleri, dünya çapında farklı sömürü oranlarına yol açarak işçilerin yarattığı değer ile onlara ödenen değer arasında bir uçurum yaratmıştır. Küreselleşmiş üretimin hızlı gelişiminin arkasındaki itici güç budur. Çok uluslu şirketler tarafından temsil edilen tekelci finans sermayesi, yerel olarak yüksek ücretli işçileri denizaşırı düşük ücretli işçilerle değiştirmek için dış kaynak kullanımı, kıyı ötesi operasyonlar ve maliyet kontrolü yöntemlerini kullanır ve gelişmekte olan ülkelerden sürekli değer çekmek için küresel ücret eşitsizliklerinden tam olarak yararlanır.
Üretimin küreselleşmesi, imalatın ve sanayinin gelişmekte olan ülkelere büyük ölçekli transferini teşvik etmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin küresel mamul mal ihracatındaki payı, küreselleşme öncesi yaklaşık %5’ten 2011’de %40’ın üzerine fırladı. Başlıca gelişmiş ülkeler tarafından düşük ücretli ülkelerden ithal edilen mamul malların oranı da yaklaşık %10’dan 2011’de %50’nin üzerine çıktı.
Gelişmekte olan ülkelerin mamul mal ihracatının toplam ihracatları içindeki payı da ekonomik küreselleşme döneminde önemli ölçüde artarak %60’ın üzerine çıktı. Buna paralel olarak, küresel işçi sınıfı da dramatik bir dönüşüm geçirdi. 2010 yılında, Güney ülkelerinde yaklaşık 541 milyon endüstriyel işçi yaşıyordu ve bu, dünyadaki toplam endüstriyel işgücünün %79’unu temsil ediyordu; bu oran 1950’de sadece %34 ve 1980’de %53’tü. Ücret arbitrajı karlılığına dayalı küreselleşmiş üretim, ne mutlak artı değer üretimidir—çünkü çalışma saatlerini uzatmak üretimi dışa kaydırmanın (out-sourcing) birinci amacı değildir—ne de göreli artı değer üretimidir—çünkü üretimi dışa kaydırma, yeni teknolojilere yatırım yapmanın basit bir alternatifi olarak görülür. Üretimi dışa kaydırmaya dayalı üretim tarzı, “ücretleri emek gücünün değerinin altına indirmekle” karakterize edilen üçüncü bir tür artı değer üretimidir.
2. Finans Sektöründe Patlama ve Ekonomik Durgunluk
Küreselleşmiş üretimin getirdiği küresel değer transferi, kapitalizmin finansallaşmasını körüklemiştir. Finansallaşma ise, küresel olarak emperyalist tekelleri ve sömürüyü derinleştirmiştir. 1970’lerde, gelişmiş kapitalist ülkeler genellikle ekonomik durgunlukla karşı karşıya kalmışlardı ve bu durumu aşmaya çalışan işletmeler hızlı sermaye birikimini ancak finans sektörüne yatırımlar ve üretimin küreselleşmesi yoluyla çözmeye çalıştılar. Küreselleşmiş üretim, eşitsiz mübadele yoluyla sürekli olarak emperyalist rant elde eder. Bu rantlar, küresel Kuzey ülkelerin istatistiklerinde GSYİH, ticaret ve mali akışlar gibi basitçe katma değer olarak kaydedilir ve doğrudan üretim maliyetlerinden düşülür.
Küreselleşmiş üretimin getirdiği değer transferi, fazla sermayeyi ele geçirme sorununu tetiklemiştir. Yabancı sermaye yatırımı, yurtiçi sermaye fazlasının başka bir ülkeye ihracı değil, bunun yerine yurtdışında üretilen fazlanın yatırım yapan ülkeye transfer edilmesinin en etkili yoludur.
Bu bağlamda, yabancı sermaye yatırımı, fazla sermayeyi massetme sorununu hafifletmek yerine açıkça şiddetlendirmektedir.
Sermayenin büyümesini daha hızlı sağlamak için, fazla sermayenin giderek artan bir kısmı üretken yatırımdan çeşitli finans sektörü yatırımlarına kaydırılır ve mali olmayan diğer sektördeki işletmeler giderek finansallaşır. İşletmeler büyük miktarda sermaye fazlasını finans sektörüne yatırarak menkul kıymetleştirme yoluyla hızlı getiriler elde ederler. Finans sektörü, gelecekteki gelir akışlarını ele geçirmek ve fazla sermayeyi massetmek için çeşitli finansal araçlar yaratır; bu da 1970’lerin sonundan 1990’lara kadar kapitalist finans sektörünün varlıklarının sürekli genişlemesine neden olmuştur.
Finansallaşma, ekonomik sistemin yeniden üretiminin kontrolünü ABD, Avrupa ve Japonya’daki oligarşik bankalara devrederek gelişmiş ülkeleri küresel finans ve sermaye birikim merkezleri haline getirmiş ve küreselleşmiş üretim ve değer yağması üzerindeki emperyalist kontrolü güçlendirmiştir.
Finansallaşma, iletişim teknolojileri (IT) ve dijital teknolojilerle birlikte, küresel metalaşma sürecini ilerleterek küresel sermaye birikiminin temelini atmıştır. Emperyalist rantlar sürekli olarak tekeller için muazzam kârlara dönüştürülür, servet giderek birkaç şirket ve varlıklı kişinin elinde yoğunlaşır, emek gelirlerini ve tekel dışı sermaye kârlarını azaltır.
Fazla sermayeyi massetmenin bir yolu olarak finansallaşma, tekelleri ve servet eşitsizliğini daha da şiddetlendirir. Finans sektörü değer yaratmadığı için, finansallaşmanın bu muazzam büyümesi, gerçek yatırım büyümesi ve ekonomik büyümeden kopuktur; bu, dış ve iç borcun GSYİH’ye oranında önemli bir artış, kötüleşen ekonomik durgunluk ve daha büyük oranda fazla sermayenin ortaya çıkması şeklinde kendisini gösterir. Eşzamanlı olarak, tekelci finans sermayesi, tekelci fazla kârları massetmenin bir yolu olarak doğal olarak borç büyümesine, özellikle de devlet borçlanmasını kışkırtmıştır. Bu borç genişlemesi ise finans sisteminin istikrarını baltalar. Finansal sektördeki varlıkların üretken sektörlere kıyasla açık ara hızla büyümesi, sürekli olarak periyodik olarak patlayan varlık balonları üretir ve böylece bir bütün olarak küresel kapitalizmin istikrarını tehdit eder. 2008 mali krizinin en derin nedeni finans sektörü değil, üretimdi.
Foster’in Geç emperyalizm paradigmasının kalbinde, 21. yüzyılda kapitalist dünyaya hâkim olan aşırı hiyerarşik ilişki yatar; bu ilişki giderek artan bir şekilde süper-ulusötesi şirketler ve birkaç kuzeyli devlet tarafından yönlendirilmektedir. Geç emperyalizmin çelişkileri giderek daha da keskinleşmektedir. Dengesiz kalkınma, yönetişim, mali krizler, savaşlar ve çevresel krizler birbiri ardına patlak vermektedir. Tüm bu krizler, liberal ideoloji tarafından maskelenen tekelci sermayenin sürekli birikiminden kaynaklanır ve merkez ile çevre arasındaki sürekli genişleyen ve geri döndürülemez uçurumu sürekli olarak şiddetlendirmektedir.
IV. Yorum ve Görüşlerimiz
Batılı akademisyenlerin bugünkü emperyalizm üzerine araştırmaları, bugünkü kapitalist dünya siyasi ve ekonomik düzeninin temel özelliklerini ulusötesi şirketler, küreselleşmiş üretim, enformasyonelleşme (IT ve internet) ve finansallaşma ve Amerikan hegemonyası gibi farklı perspektiflerden analiz etmiştir.
Bunlar emperyalizmdeki değişikliklerin en son aşamasını yansıtmakta, hem teorik vurgular yapmakta hem de göremedikleri kör noktalara sahiptirler.
Süper-emperyalizm analitik paradigmasına bağlı olan akademisyenler, (Robinson, Hart ve Negri) bugünkü kapitalist ekonomik düzeni öncelikle sermaye birikimi yoluyla küresel genişleme ve küresel hâkimiyet perspektifinden analiz ederler.
Hart ve Negri ve diğerleri, kapitalist küreselleşme sürecinde sermaye tarafından yönlendirilen üretim yöntemlerinin maddesizleşmesini ve kapitalizmin küreselleşmesini postmodern bir perspektiften analiz ederler. Ancak Hart ve Negri, metaforlara ve teorilere aşırı derecede bel bağlamakta, bugünkü kapitalist dünya ekonomisinin somut gerçekliklerini tamamen göz ardı etmekte ve kapitalizmin birbirine bağlılığını ve eşitsiz gelişimini görmezden gelmektedirler.
Onların Kuzey-Güney ayrımının giderek ortadan kalktığı iddiaları açıkça yanlıştır; oysa bugün sermaye akışlarının en büyük payı gelişmiş zengin ülkeler arasında gerçekleşiyor ve güneyden kuzeye emek akışının neden olduğu bir eşitlenme yoktur.
Hart ve Negri’nin ileri sürdüğü gibi sermayenin küreselleşmesini kontrol eden ulusötesi şirketler hâlâ güçlü “devletlere” dayanır ve ulusal sınırları aşan “küresel” bir devlet henüz ortaya çıkmamıştır. ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerdeki iç çatışmalar, tekelci sermaye arasındaki çıkar farklılıklarından değil, bu büyük güçlerin ulusal çıkarların temsil ettiği fark ve çeşitlilikten kaynaklanıyor.
Tarihsel özneyi “bireye” indirgerler ve sonra birçok bireyi “kitleler” olarak birleştirirler, böylece tarihsel özneyi yeniden tanımlama gibi çığır açacak bir meseleyi yanlış yorumlarlar.
Gerçekte, ekonomik küreselleşme bir dereceye kadar dünya ekonomisini “Amerikanlaştırma” sürecidir—diğer ülkeleri Amerikan ekonomisinin hızına ve ihtiyaçlarına uyum sağlamaları için koordine etmeye çalışır. İmparatorluk içindeki mevcut rekabet ve çatışma, müttefiklerinin gelişimini sürekli olarak kısıtlamaya çalışan ABD tarafından sınırlandırılmaktadır.
Süper-emperyalizm analitik paradigmasına bağlı olan Robinson ise küreselleşmiş üretimden yola çıkarak ulusötesi sermaye, ulusötesi burjuvazi ve ulusötesi devlet gibi yeni kavramlar önermiştir, ancak bu yalnızca sermaye küreselleşmesi çağının bir yönünü yansıtır.
Meiskins Wood’un işaret ettiği gibi, ulus-devlet “mülkiyet ilişkilerini, sosyal düzeni koruyabilir ve zorlayıcı gücün desteğiyle sözleşmeye dayalı işlemlerin standartlaştırılmasını ve öngörülebilirliğini sağlayabilir”, bu da sermaye birikimi için çok önemlidir. Robinson’un analizindeki gibi ulusötesi sermaye ve ulusötesi burjuvazi ulusallıktan arınmamıştır. Farklı ulusal burjuvaziler ve ulus-devletler, Robinson’un savunduğu gibi ulusötesi burjuvaziye ve ulusötesi devlete eşit olarak entegre edilemezler; bunun yerine bir merkez-çevre yapısı sergilerler.
Hegemonik emperyalizm paradigması
Hegemonik emperyalizm analitik paradigmasına bağlı akademisyenler (Harvey, Meiskins Wood, Callinicos, Panitch ve Gindin) sermaye birikimi ile devletlerin davranışları arasındaki ilişkiye odaklanarak bugünkü emperyalizmin özünün, Amerikan hegemonyasının dünya siyaseti ve ekonomisi üzerindeki kontrolü altındaki ekonomik bir düzen olduğunu savunmuşlardır.
Harvey, bugünkü kapitalizmde bir birikim tarzı olan “kamulaştırma birikimini” analiz etmek için mekânsal coğrafya yaklaşımını yaratıcı bir şekilde kullanmış, “mekânsal-zamansal onarım” kavramının rehberliğinde sermaye mantığı ile devlet mantığı arasındaki çelişkili dinamikleri ortaya çıkarmıştır. Ancak David Harvey, kamulaştırma birikiminin önemini aşırı vurgulamış, küreselleşme koşulları altında sermayenin artı değer elde etme sürecindeki değişiklikleri ihmal etmiş ve bunun sonucunda “küresel servetin Batılı ülkelerden Doğulu ülkelere aktığı” şeklindeki hatalı bir sonuca varmıştır.
Meiskins Wood, tarihsel analize dayanarak farklı emperyal biçimlerin evrimini ve özgün farklılıklarını değerlendirmiş, ABD ekonomik kontrolünün— dünya ölçeğinde ve ulus-devlet üzerinde– özünü ortaya çıkarmış, ancak emperyalizmin en temel özelliği olan tekeli kavrayamamış, küreselleşme koşulları altında tekelin somut biçimlerindeki değişiklikleri göz ardı etmiştir.
Collinicos, Marksizmi “realist” uluslararası ilişkiler teorisiyle birleştirerek emperyalist devletin davranışını rekabetçi bir perspektiften analiz etmiş ve daha gerçekçi yeni bir emperyalizm perspektifi inşa etmiştir. Ancak, Collinicos jeopolitik rekabetin arkasındaki ekonomik güdülerin belirleyici rolünü gözden kaçırmış ve araştırmasında emperyalist tekel ve emperyalist sömürü, vurguladığı rekabet kavramı tarafından gizlenmiştir.
Panitch ve Gindin, emperyalist genişlemede devletin, özellikle ABD’nin küresel kapitalist sistemi şekillendirme ve yönetmedeki önemli rolünü analiz etmişlerdir. Ancak, analizleri neredeyse tamamen siyasidir, bu nedenle emperyalizmin ekonomik yönlerini önemsiz göstermekte ve sermaye birikiminin dinamik evrimini analiz edememişlerdir.
Sömürgeciliğin sürdüğü dönemde Lenin, ulusları “ezen uluslar ve ezilen uluslar” olarak ayırarak bunun “emperyalizmin özü” olduğuna işaret etmişti. Ayrıca emperyalizmin “en zengin ve en güçlü birkaç ülkenin çok sayıda bağımlı ulusu sömürmesi” olduğunu vurgulamıştı.
Lenin, tekelin emperyalizmi anlamanın anahtarı ve emperyalizmin baskıcı doğasının temeli olduğuna işaret etmişti. Bizce, “tekel” kavramından sapan herhangi bir emperyalizm araştırması eksiktir. Sermaye birikiminin evrimi ve sermaye birikiminin temel çelişkileri, farklı dönemlerde emperyalizmin farklı özelliklerine yol açmıştır.
Geç emperyalizm paradigması
Geç emperyalizm paradigmasına bağlı akademisyenler, üretimin küreselleşmesi ve finansallaşması sırasında tekelci mali sermayenin küresel kontrolünü ve kuzeyli sermayenin güneyli işçilerin ulusötesi sömürüsünü analiz etmişlerdir. Ancak, bize göre bu akademisyenlerin küresel emek arbitrajı analizlerinin küresel üretim ağlarını dikkate alarak daha da derinleştirilmesi gerekmektedir ve emperyalizmin çelişkilerine dair analizleri daha fazla geliştirilmeye muhtaçtır.
Emperyalizm teorisi, öncelikle sermaye birikimi sürecinde belirli bir uluslararası ortam içinde devlet ile sermaye ve devletlerin kendi aralarındaki çelişkili hareketleri inceler.
Sürekli sermaye birikimi arzusu tarafından yönlendirilen tek tek sermayeler, spekülatif finans faaliyetleri yoluyla kâr peşinde koşma eğilimindedirler, bu da sanayi sermayesi birikiminin genel düzeyini düşürür. Aynı zamanda, sanayi sermayesi de birikim sürecinde işgücü maliyetlerini en aza indirme eğiliminde olup halkın genel tüketim düzeylerini düşürür.
Bu her iki eğilim de yinelenen ekonomik krizlere yol açabilir. Dinamik bir mekânsal perspektiften bakıldığında, sermaye döngüsü içinde sabit ve hareketli, yoğunlaşmış ve dağılmış, yerel taahhütler ve küresel çıkarlar arasında kaçınılmaz çelişkiler vardır. Bu nedenle, kapitalizm tarihinin belirgin bir özelliği, bu çelişkileri hafifletebilecek veya bastırabilecek örgütsel düzenlemelerin sürekli olarak aranması ve değiştirilmesidir. Bu da sonuç olarak, kaçınılmaz olarak çeşitli sermayeler kendilerinin yok olmalarına direnmek için yerel ve belirli faktörleri küresel olarak artı değerin üretimi ve artı değere el konulması ile birleştiren, devlet gücüne dayalı olan ve iç içe geçmiş hiyerarşik bir örgütsel yapı yaratma zorunluluğu içindedirler.
Böylece ortaya çıkan dünya siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin özü, ezen ve ezilen ülkeler şeklindeki emperyalist düzen olmaya devam etmektedir. Kapitalist üretim tarzının ve kapitalizmin içsel çelişkilerinin evrimine karşılık olarak, emperyalizm farklı dönemlerde farklı biçimler göstermiştir.
Özetle, bugünkü emperyalizm, esasen ABD’nin kendi tekelci sermayesinin birikimini teşvik etmek için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve hatta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütleri kullanarak Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerle koordineli olarak, küresel üretim ağları ve finansallaşma yoluyla diğer ülkelerin artı değerine el koyduğu ve siyasi ve askeri yollarla diğer ülkelerin siyasi ve ekonomik düzenini kontrol ettiği bir aşamadır. Aynı zamanda kapitalist gelişmenin en son aşamasıdır.
Ekonomik küreselleşme ve bilgi teknolojileri (IT) ile ulaşım teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, ABD, Avrupa ve Japonya gibi Kuzey’deki gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketleri, küreselleşmiş meta üretim sürecini entegrasyon ve modülerleştirme yoluyla ayrıştırmış, küresel olarak ağ tabanlı işbirlikçi üretim yürütmekte ve Küresel Güney’deki gelişmekte olan ülkeler tarafından yaratılan artı değere sürekli olarak el koymaktadırlar.
Çok uluslu şirketlerin küresel üretim ağlarındaki tekel modelleri iki türlüdür: Birincisi kullanım değeri üretiminde tekel avantajı, diğeri ise değerin gerçekleştirilmesinde tekel avantajıdır.
Birincisi, çok uluslu şirketlerin teknolojik patentleri tekelleştirerek ve kilit üretim bağlantılarını kontrol ederek üretim ağında hakim bir konum işgal etmelerini, kritik olmayan üretim bağlantılarını ve dağıtım süreçlerini (out sourcing olarak) zayıf ülkelere vermelerini ve böylece büyük miktarda katma değere el koymalarını ifade eder. Bu üretim odaklı ağ, özellikle otomobil ve yarı iletkenler gibi sermaye ve teknoloji yoğun endüstrilerde belirgindir.
İkincisi, çok uluslu şirketlerin marka pazarlaması ve dağıtım kanallarını tekelleştirerek nihai ürünlerin değerinin gerçekleştirilmesinde kilit bir rol oynamasını ifade eder. Bu alıcı odaklı ağ, giyim, ev eşyaları ve tüketici elektroniği gibi ticaretin hâkim olduğu, emek yoğun tüketim malları endüstrilerinde yoğunlaşmıştır. Çok uluslu şirketlerin küresel üretim ağlarındaki tekel konumu, emperyalizmin küresel maddi yeniden üretim üzerindeki kontrolünün en istikrarlı temelini oluşturur. Kopp ve Suwandi ve diğer bazı akademisyenler Marx’ın emek değer teorisine dayanarak, , katma değerin çoğunluğunun üretim zincirinin ortasında yer alan Güneyli işgücü tarafından yaratıldığını savunmuşlardır.
Kopp, 2011 yılında Kuzey ülkelerinin Güney ülkelerinden yaklaşık 2,8 trilyon dolar artı değere el koyduklarını hesaplamıştır.
ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkeler, finansallaşma yoluyla diğer ülkelerin değerlerini yağmalamaktadırlar.
Geç Emperyalizm Paradigması içinde gördüğümüz J. Belamy Foster, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki her türlü finansal işlemin, Marx’ın yağmacı kâr olarak adlandırdığı şeyi içerdiğini ve bunun güç dengesizliği tarafından desteklendiğini vurgular. ABD, çeşitli yollarla küresel finans yağması gerçekleştirebilir ve bu da ABD’yi mevcut küresel finans akışlarını serbestleştirme düzeninin yaratıcısı, koruyucusu ve en büyük yararlanıcısı yapar:
birincisi, uluslararası bir rezerv para birimi olarak ABD doları, uluslararası senyoraj geliri yaratır. Senyoraj geliri, devletin veya merkez bankasının para basma tekelini kullanarak, paranın üretim maliyeti ile üzerinde yazılı nominal değer arasındaki farktan elde ettiği kârdır. ABD, diğer zayıf ülkeler gibi döviz rezervi sorunu veya ödemeler dengesi açığı sorunları ile kısıtlanmaksızın diğer ülkelerden mal ve hizmet satın almak için doğrudan dolar basabilir ve diğer ülkelerin kaynaklarına doğrudan el koyabilir. İkincisi, ABD son derece gelişmiş bir finans sektörü endüstrisine sahiptir. Küresel finansın merkezi olarak Wall Street, önemli emtiaların fiyatlandırma gücünü elinde tutmak
için sürekli olarak çeşitli yeni finansal ürünler ve finansal türevler geliştirir, kurumsal avantajları ve karmaşık finans operasyonları aracılığıyla finans piyasalarında sürekli kâr elde eder ve böylece Güney ülkelerindeki şirketlerin ve bireylerin servetine el koyar.
Üçüncüsü, ABD finans sermayesi, Güney ülkelerinin özelleştirme sürecine büyük ölçüde müdahil olmuş, önemli tekel rantları elde etmek için muazzam miktarda doğal kaynak ve altyapı edinmiştir. ABD finans sermayesi ayrıca küresel olarak büyük ölçekli spekülatif finansal faaliyetlerde bulunur ve mali krizler yaratarak ve ileterek sürekli olarak zayıf ülkelerin servetlerine el koyar.
Araştırma kurumları, 1980’den bu yana gelişmekte olan ülkelerin uluslararası ödemeler dengesi sızıntıları, ithalat ve ihracat ticaretinin yanlış raporlanması ve kaydedilen finansal transferler nedeniyle 16,3 trilyon dolar kaybettiğini tahmin etmektedir.
“Şanslı” birkaç ülke hariç, Güney ülkelerinin çoğu, sürekli olarak ABD liderliğindeki emperyalist düzenin çevre ülkesi statüsünde bulunuyor.
Çünkü, birincisi, ekonomik yağma, Güney ülkelerinin bu marjinalleşme durumundan kurtulma yeteneklerini sürekli olarak zayıflatmıştır.
Küresel üretim ağları ve finansallaşma, gelişmiş ülkelerin Güney pazarları üzerindeki kontrolünü güçlendirerek Güney ülkelerini hammadde kaynakları, ithal mallar için pazarlar ve gelişmiş uluslara sermaye ihracı için pazarlar haline getirmiştir.
Gelişmiş ülkelerden gelen sermaye ihracı ve uluslararası finans sermayesinin spekülatif doğası, Güney ülkelerinde borç krizlerini ve finans krizlerini tetiklemiştir. Servet kaybı, Güney ülkelerini kendi ekonomik kalkınmaları için mevcut önemli kaynaklardan mahrum bırakarak ekonomik bağımsızlık kapasitelerini zayıflatmıştır. İkincisi, ABD, Güney ülkelerinin siyasi ve hatta askeri yollarla sürekli olarak baskılamış ve onları ABD’nin ve Kuzey’deki gelişmiş kapitalist ülkelerin ekonomik kalkınmasına hizmet etmeye zorlamıştır. ABD, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve hatta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler aracılığıyla Washington Konsensüsü’nü pekiştirmiş ve mevcut uluslararası siyasi ve ekonomik düzeni sağlamlaştırmıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, ABD hükümeti küresel liderliğini ve Güney ülkelerinin bağımlı statüsünü pekiştirmek için sırasıyla “angajman ve genişleme stratejisi”, “küresel terörizme karşı mücadele stratejisi”, “Asya-Pasifik yeniden dengeleme stratejisi” ve “Hint-Pasifik stratejisini (2022, QUAD, AUCUS) önermiştir.
Mevcut dünya düzenine meydan okuyan Güney ülkelerine karşı, ekonomik ve siyasi yollar yetersiz kaldığında, ABD onları zorla çevre statüsünde tutmak için askeri yollara daha da fazla başvuracaktır.
Amerikan yönetimi altındaki emperyalist düzen, hem iç hem de uluslararası düzeyde çoklu sorun ve çelişkilerle karşı karşıyadır. ABD içeride, yerli tekelci sermayenin birikimini sürdürmek ile halk kitleleri nezdinde kapitalist sistemin meşruiyetini korumak arasında bir çelişkiyle karşı karşıya.
Birincisi, ABD üretimin küreselleşmesinin tetiklediği işsizlik krizi ile karşı karşıya. ABD imalat sanayisinin toplam milli gelir içindeki payı 1950’lerde yaklaşık %28’den 2010’da %12’ye düşmüştür. Yüksek kârlar peşinde koşan tekelci sermaye, imalatı sürekli olarak Güney ülkelerine kaydırarak ABD’de işsizlik krizini tetiklemiştir.
İkincisi, ekonominin finansallaşmanın neden olduğu ekonomik durgunluk krizi vardır. Finans, bankacılık, sigorta ve emlak sektörlerinden oluşan “finans bağlantılı sektörün” milli gelire katkısı 1980’de %15,70’ten 2016’da %20,56’ya yükselmiştir. Spekülatif finans faaliyetleri, ABD ekonomisinde merkezi bir rol oynamakta ve kaçınılmaz olarak üretken uzun vadeli yatırımı ihmal etmektedir ve ekonomik kalkınmayı borca dayalı hale getirmiştir.
Finans sektöründe genişleme ve ABD endüstri şirketlerinin daha karlı ülkelere kaydırılması, tekellerde gördüğümüz durgunluk ve kriz eğilimini şiddetlendirmek için birlikte çalışmaktadır.
Üçüncüsü, ABD’de ciddi servet eşitsizliği krizi vardır. Küreselleşmiş üretim ve finansallaşma yoluyla elde edilen servetler, Amerikalıların çoğunluğuna fayda sağlamamış, az sayıda tekelci kapitalistin elinde toplanmıştır.
2018’de ABD Gini gelir dağılımı bozulma katsayısı 50 yılın en yüksek seviyesine çıkarak 0,485’e yükseldi. ABD’de genişleyen servet uçurumu, neo-faşizmin yeniden canlanmasını körüklemiştir ve neoliberalizm giderek faşizmle birleşerek ırkçılık ve intikamcı milliyetçiliğe yol açmaktadır.
Uluslararası düzeyde, ABD, kendi iç krizini başka yöne saptırmak ve ulusal çıkarlarını korumak için diğer ülkelerle sürekli olarak çatışmaktadır. Avrupa Birliği ve Japonya ABD’yi müttefik olarak görürken, ABD onları sürekli olarak stratejik rakipler olarak görmüştür. ABD, mutlak hâkimiyetini korumak için diğer Batılı gelişmiş ülkelerin belirli alanlardaki gelişimini kısıtlamaya çalışmaktadır. Örneğin, daha 1980’lerde ABD, Japonya’nın yükselişini durdurmak için Plaza Anlaşması’nı kullandı.
Petrolü kontrol etmek, petrodolar ittifakını güçlendirmek ve Avro’yu ve AB’yi zayıflatmak için ABD, Irak Savaşı, Libya Savaşı ve Suriye iç savaşına destek de dahil olmak üzere Orta Doğu’da bir dizi tek taraflı askeri müdahale başlattı. Kendi, tekelci finans sermayesinin çıkarlarını korumak ve kendi iç mali krizini hafifletmek için ABD, krizi dünyaya kaydırmak için defalarca niceliksel genişlemeyi kullanmış ve uluslararası ekonomik düzeni ciddi şekilde bozmuştur. Trump yönetimi, “Önce Amerika” stratejisini benimsedi, milliyetçilik bayrağını kaldırdı, korumacı bir hareket başlattı, bir düzineden fazla uluslararası örgüt veya anlaşmadan tek taraflı olarak çekildi ve Çin, AB, Kanada ve Japonya dahil birçok ülkeye karşı ticaret savaşları başlattı. ABD yönetimi altındaki yeni emperyalist düzenin karşı karşıya olduğu çoklu çelişkiler, küresel kalkınma için dört büyük meydan okumaya yol açmıştır: yönetişim açığı, güven açığı, barış açığı ve kalkınma açığı. Bunun sonucu olarak, mevcut dünya düzeninde değişim ve reform çağrıları uluslararası toplumda giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir.
Uluslararası siyasi ve ekonomik düzen, kapitalizmin temel çelişkilerinin itici gücü altında sürekli olarak evrilmektedir. Dünya, bir asırdır görülmemiş derin değişimler geçirmektedir. Çin, bu değişimlerdeki en büyük değişkenlerden biri ve değişimi etkileyen en önemli faktörlerden biridir. ABD liderliğindeki dünya düzeninin çoklu çelişkileri ve zorlukları karşısında Çin, iç ve dış durumunu kapsamlı bir şekilde koordine etmeli, içerde arz yönlü yapısal reformları ve Kuşak ve Yol Girişimi’ni kararlılıkla ilerletmeli ve birbirini karşılıklı olarak güçlendiren iç ve dış dolaşımlardan oluşan yeni bir kalkınma modeli inşa etmelidir. Çin, küresel yönetişim sisteminin yeniden şekillendirilmesini aktif olarak teşvik etmeli, uluslararası siyasi ve ekonomik düzeni iyileştirmeli, kendi kalkınmasını sürdürürken tüm ülkelerin ortak kalkınmasını teşvik etmeli ve Çin ulusunun büyük yeniden canlanışının “Çin Rüyası”nı ve insanlık için ortak bir geleceğe sahip bir topluluk inşa etme çabaları ile tüm insanlığın “Dünya Rüyası”nı gerçekleştirmeye katkıda bulunmalıdır.
