Suriye’de HTŞ’nin Başa Geçmesi ABD’nin Teşvikiyle bir Türkiye-İsrail Ortak Hamlesi Miydi?
Sosyalist Partilerin Gözden Kaçırdığı Yönler
Rejim Değişikliği Öncesi ve Sonrasında ABD ve Türkiye Arasında Farklar ve Ortak Yönler Nelerdi?
Cem Kızılçeç, Mayıs 2025

Bu yazıyı Türk-ABD ilişkilerinin daha gerçekçi bir biçimde anlaşılmasına katkıda bulunmak amacıyla yazıyoruz. HTS ve müttefik isyancıların saldırısı 27 Kasım 2024’te başladı ve hızla Halep, Hama, Homs ve ardından 8 Aralık’ta Şam’ı ele geçirdi. Bu saldırılar beklenmedik bir hızda Esad hükümetini devirmişti. ABD, bu beklenmedik hızlı değişim karşısında şaşırmış ve hazırlıksız yakalanmıştı. Belli ki Türkiye bu operasyonu çok gizli tutmuştu. Son gelişmelerden önce de ABD, Suriye konusunda Türkiye ile görüşmeler yapıyordu, ancak bu görüşmeler esas olarak statükonun korunması ile ilgiliydi: IŞİD’i kontrol altına almak, SDF’yi desteklemek ve ülkedeki kırılgan ateşkesi sürdürmek istiyordu. Rejim değişikliği öncesinde yani Aralık 2024’e gelindiğinde, ABD’nin Esad’ı tecrit etme ve yaptırımları sürdürme politikası iyice yerleşmişti. ABD, Esad’ın İranlı ve Rus destekçilerinin zayıflamasını stratejik olarak olumlu bir gelişme olarak görüyordu. ABD’nin endişesi tamamen sonrasıyla ve süreçle ilgiliydi – cihatçıları güçlendiren ve IŞİD için bir sığınak yaratan şiddetli, plansız bir çöküş, ABD açısından arzu edilen bir senaryo değil, bir kabus senaryosuydu.
ABD Dış işleri bakanı Blinken, 29 Kasım 2024 ve 2 Aralık 2024’te Türk Dışişleri Bakanı Fidan ile Suriye’deki tırmanan şiddet hakkında görüştü ve gerilimin azaltılması ve sivillerin korunması çağrısında bulundu. Suriye’deki rejim değişikliğinden (8 Aralık) hemen önce CİA Başkanı Burns ( 2 Aralık) ve rejim değişikliğinden hemen sonra Biden’ın Dışişleri Bakanı Antony Blinken (12-13 Aralık), Türkiye’nin Suriye’deki olası davranışlarını kontrol altında tutmak ve ABD ve İsrail çıkarları açısından doğabilecek riskleri ortadan kaldırmak için Türkiye’yi doğrudan ziyaret ettiler ve aynı zamanda telefon diplomasisi yürüttüler. Bu ziyaretler önceden kamuoyuna duyurulmadı, ancak daha sonra ABD ve Türk yetkilileri tarafından doğrulandı ve Reuters ve The New York Times gibi yayın organları tarafından geniş çapta yayın yapıldı.
Şu soruları soralım: ABD’nin Suriye’deki rejim değişikliğiyle ilgili en önemli endişeleri nelerdi? Belki de İslami bir hükümetin İsrail’i tehdit edeceğinden veya Türkiye’nin Suriye’deki etkisinin artması durumunda ABD’nin zor durumda kalacağından ve bölgedeki iki önemli müttefiki olan Türkiye ve İsrail arasında denge kurmanın zorlaşacağından endişe ediyorlardı.
Türk-ABD üst düzey görüşmelerinde sorunun özü, ABD’nin Esad sonrası durum, Türkiye’nin Suriye’deki etkisi ve İsrail-Türkiye dengesini koruma hakkındaki endişeleriyle ilgiliydi. ABD, tabii ki Esad’ı korumak istemiyordu, ancak kontrolsüz bir çöküşün cihatçıların iktidarı ele geçirmesine ve IŞİD’in yeniden ortaya çıkmasına yol açmasından endişe duyuyordu.
Suriye’de İslamcı bir hükümetin İsrail’i tehdit etmesi ve Türkiye ile İsrail arasında denge kurma zorluğu konusundaki ABD endişeleri, gerçekten ABD açısından de önemliydi. Dış İşleri Bakanı Blinken’in Türkiye ziyareti, rejimin düşmesinden sonra, 12-13 Aralık 2024 tarihlerinde gerçekleşti. CIA Başkanı’nın ziyareti ise rejimin düşmesinden önceydi. Amaç, rejim değişikliğinin ardından yaşananları yönetmek, galip gelen İslamcı grupların davranışlarını şekillendirmek ve Suriye’de doğabilecek iktidar boşluğunun ABD çıkarlarını ve müttefiklerini—İsrail ve Kürtler– tehdit eden yeni felaketlere yol açmamasını sağlamaktı. ABD, rejim değişikliği potansiyeli konusunda uzun süredir endişe duyuyordu ve bu endişeler aniden ele alınması gereken acil bir gerçekliğe dönüştü. ABD, El-Kaide kökenli ve yabancı terör örgütü olarak tanımlanan HTS’nin saldırının önde gelen gücü olduğunu öğrenmişti. ABD, lideri için 10 milyon dolarlık ödül koyduğu bir grubun yönettiği bir operasyonu açıkça destekleyemezdi.
Blinken’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Görüşmesi:
Blinken’in Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT başkanı İbrahim Kalın ile yaptığı kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin kamuoyuna açık, kelimesi kelimesine bir yayın bulunmamakla birlikte basına yansıyan bazı şeyler vardır.
ABD’nin acil talepleri ve öncelikleri şunlardı:
IŞİD’in Yeniden Ayağa Kalkmasının Önlenmesi En Önemli ABD Önceliğeydi
Bu, ABD’nin görüşmelerde en acil ve güçlü bir şekilde dile getirdiği endişeydi. Blinken Ankara’da kamuoyuna yaptığı açıklamada şunları söylemişt: “Türkiye ve ABD, IŞİD’in halifeliğinin ortadan kaldırılmasını, bu tehdidin ortadan kaldırılmasını sağlamak için yıllarca çok çalıştı ve çok fedakârlık yaptı… ve bu çabalara devam etmemiz şart.”
ABD, Türkiye’nin Suriye Ulusal Ordusu (SNA) üzerindeki etkisini kullanarak Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDF) yönelik saldırılarını durdurmasını istiyordu çünkü SDF, hapishanelerde ve kamplarda 10.000’den fazla IŞİD savaşçısını ve 50.000 IŞID aile üyesini koruyordu. Türkiye destekli bir Suriye Ulusal Ordusu saldırısının devam etmesi, SDF savaşçılarını bu hapishane tesislerini korumaktan uzaklaştırarak büyük bir hapishane firar riski yaratacaktı.
ABD’nin Suriye’deki Endişelerinde ve HTS’nin Yeri
Blinken, ABD’nin saldırıyı yöneten eski El-Kaide bağlantılı Hayat Tahrir el-Şam (HTS) ile doğrudan görüşmüştü. ABD ve Arap ortaklarının yeni bir Suriye hükümetini tanıma ve destekleme konusunda üzerinde anlaştığı bir dizi ilkeyi Türkiye’ye iletti. Bu, HTS’nin ana destekçisi olan Türkiye’ye ABD’nin kırmızı çizgileriyle ilgili bir mesajdı:
“Yeni hükümet kapsayıcı ve mezhepçi olmayan, azınlıkların (Dürziler, Hristiyanlar, Şiiliğe yakın Aleviler, Kürtler vb.) haklarını koruyan bir yapıda olmalıydı. Suriye, komşularını veya dünyayı tehdit edebilecek terörizm için bir üs olarak kullanılmamalıydı. uıriye’deki Tüm kimyasal silah stokları güvence altına alınmalı ve imha edilmeliydi. Siyasi geçiş Suriye liderliğinde ve Suriye’nin sahipliğinde olmalı, Türkiye kaba müdahalelerden kaçınmalıydı.”
ABD mesajı açıktı: “Siz, Türkiye olarak, HTS üzerinde muazzam bir etkiye sahipsiniz. Şimdi bu ilkelere bağlı kalmalarını sağlamak sizin sorumluluğunuzda, aksi takdirde yeni hükümet uluslararası bir dışlanmış ve güvenlik tehdidi olacaktır.”
ABD’nin Diğer Bir Önemli Sorunu: Türkiye’nin SDF’ye Karşı Operasyonları
Bu, Türk-ABD görüşmelernin en zor kısmıydı. Blinken’in ziyaretinden hemen önce ve ziyaret sırasında, Türkiye destekli Suriye Ulusal Ordusu (SNA), özellikle Menbiç şehri çevresinde SDF ile yoğun çatışmalar içindeydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Suriye’de kalması gereken tek yabancı gücün Türk güçleri olması gerektiğini ve PKK/YPG’nin (SDF için kullandığı terim) “kafalarını ezmeyi” hedeflediğini açıkça ilan etmişti. Blinken’in baskısı, taraflar arası gerilimi azaltmak ve SDF’nin IŞİD karşıtı misyonu raydan çıkaracak tam teşekküllü bir Türk-Kürt savaşını önlemekti. Blinken Türkiye’den ayrılırken, bu görüşmelerin doğrudan bir ürünü olarak, ABD arabuluculuğuyla Menbiç’de dört günlük bir ateşkes ilan edildi. Blinken, ABD’nin çıkarının “IŞİD’e karşı mücadelede kritik bir ortak olan SDF’nin görevini yapmaya devam edebilmesini sağlamak” olduğunu belirtti.
ABD açısından en büyük korku, “bir yeni Libya senaryosu”ydu – rekabet eden savaşçı milislerle parçalanmış bir devlet, yönetilmeyen alanlar ve aşırıcılığın yeniden yükselişi idi.
Önemli bir ABD Endişesi: İsrail’i Tehdit Eden İslamcı Bir Hükümet
Bu, ABD açısından en önemli endişeydi. HTS lideri Ahmed el-Şara (eski adıyla Ebu Muhammed el-Colani), Suriye’nin savaştan yorgun düştüğünü ve İsrail de dahil olmak üzere komşularına hiçbir tehdit oluşturmadığını belirterek ılımlı bir imaj sergilemeye çalıştı. Fakat ABD bu sözlere derinden şüpheyle yaklaşıyordu, ancak Türkiye ve Suudların baskılarıyla buna bir şans da vermek istiyordu.
İsrail’in ani Suriye saldırıları ABD’nin korkularını doğrulamıştı: İsrail beklemek yerine, Suriye ordusunun varlıklarını (donanma, hava kuvvetleri,hava savunma sistemleri, kimyasal silah tesisleri) yok eden ve Golan Tepeleri’ndeki tampon bölgeyi ele geçiren büyük bir hava harekatı başlattı ve Suriye ile 1974’te imzalanan ayrılma anlaşmasını ihlal etti. Başbakan Netanyahu bunu açıkça, yeni cihatçı liderliğe bu silahların emanet edilemeyeceğini söyleyerek açıklamıştı.
ABD’nin Karar Zorluğu: ABD, İsrail’in İsrail sınırında Suriye’deki ani ve radikal bir stratejik değişikliğe güvenlik kaygısına verdiği desteği, istikrarlı bir Suriye geçiş dönemi olması açık arzusuyla dengelemek zorundaydı. ABD’ye göre Suriye’de pragmatik bile olsa, Türkiye destekli İslamcı bir hükümet İsrail’e karşı düşmanca bir ideolojik yönelime sahip olacak, potansiyel olarak Golan Tepeleri’ni bir gerilim noktası olarak yeniden canlandıracak ve Hamas ve Hizbullah gibi gruplar için Esad’ın laik, kinik rejiminden çok daha tehlikeli bir arka plan sağlayacaktı.
ABD’nin İkinci Endişesi: Türkiye ve İsrail Arasında Denge Kurmanın Zorlaşmasıydı
Bu, ABD dış politikası için çok önemli ve yapısal bir sorundu. Çünkü, Erdoğan yönetimindeki Türkiye, 2010’lardan ve Aksa Tufanı Hamas saldırısından itibaren Filistin davasının savunucusu olarak konumlanmış ve Erdoğan İsrail’i kamuoyunda şiddetle eleştirmiş ve uluslararası mahkemeye başvurmuştu. İsrail ise Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı emellerini ve Hamas gibi Sünni İslamcı gruplara verdiği desteği son derece rahatsızdı. Esad’ın düşüşü, bu iki ABD müttefiki arasındaki tampon bölgeyi ortadan kaldırmıştı. Yeni Suriye, Türk ve İsrail etkisinin vekalet savaşı alanı olma riski taşıyordu. İsrail’in toprak ele geçirmesi ve Suriye askeri kapasitesini yok etmesi, Ankara’ya verilen doğrudan bir mesajdı: “Sınırımızda Türkiye destekli bir cihatçı devletin bizi tehdit etmesine izin vermeyeceğiz” diyordu. Türkiye, İsrail’in bu askeri eylemlerini işgal olarak kınadı ve doğrudan açık sözlü saldırılara başladı ve bazı askeri hazırlıklara yöneldi.
ABD, NATO müttefiki olan Türkiye, diğeri ise “nitelikli askeri üstünlüğe” sahip İsrail arasında ortada kalmıştı. Bu sorun 2026 yılında da devam etmektedir. İsrail açısından Suriye’deki düşman bir İslamcı hükümet üzerindeki Türk etkisinin artması, İsrail’i doğrudan tehdit ediyor ve ABD’yi öfkeli bir İsrail’i – İsrail önleyici, istikrarsızlaştırıcı eylemlerde bulunuyordu— ve bunlara ve İsrail’e kızgın bir Türkiye’yi yönetmek arasında seçim yapmaya zorlanıyordu. Blinken’in gezisi, bu yeni, son derece istikrarsız durumu yönetme girişimiydi.
ABD açısından Suriye’de Türk Etkisinin Artması Endişesi
Esad’ın düşüşü Türkiye için büyük bir stratejik zafer, İran ve Rusya için ise göreceli bir yenilgi idi. ABD’nin endişesi, kontrolsüz ve cesaretlenmiş bir Türkiye’nin, daha geniş ABD stratejisini baltalayacak şekilde tek taraflı hareket edebileceği endişesi idi.
ABD’nin müttefik Kürtlerin Yok Edilmesinden korkması: ABD Türkiye’nin vekil güçlerini kullanarak Kürt SDF’yi ezmesi ve bunun IŞİD’e büyük bir eleman toplama fırsatı ve operasyonel özgürlük sağlayaması ve böylece insani bir felaketin ortaya çıkmasıydı, bu aynı zamanda yeniden iç savaş anlamına gelecektir.
Ankara’nın vesayeti altındaki bir Suriye, tüm Suriye, Lübnan (Levant bölgesinde) güç dengesini değiştirebilir, Suriye ve yakın civarını İsrail karşıtı, Ürdün ve Irak için potansiyel olarak istikrarsızlaştırıcı ve ABD’nin desteklediği ortaklara açıkça meydan okuyan bir Türk etki alanı haline getirebilirdi. ABD, İran kuklası olmayan, ancak aynı zamanda sorgusuz sualsiz bir Türk uydusu da olmayan bir Suriye istiyordu.
Özetle, Blinken Ankara’ya acilen giderek, Suriye’de ana galip ülke olan Türkiye’yi, ABD’nin Kürt ortaklarına karşı vekil güçlerini dizginlemeye ve IŞİD’in geri dönüşünü engellemeye ikna etmeye çalıştı; ayrıca, Türkiye’nin etkisini kullanarak HTS yönetimindeki yeni Suriye’nin uluslararası alanda dışlanmış bir ülke olarak görülmekten kaçınmak istiyorsa nasıl davranması gerektiğine dair şartları belirlemesini istemişti.
