Emperyalizm Nasıl Batılı Çok Partili Demokrasinin Can Suyu Oldu?

Engels ve Lenin’in Bu Başlıkta Tezleri

Batılı Çok Partili Demokrasi ile Çin’in Demokrasisi Arasındaki En Önemli Fark 

Çeviren Deniz Kızılçeç, Ekim 2022

Yazar Yao Zhongqiu: Çin Renmin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü Profesörü; Tarihsel Siyaset Araştırma Merkezi Direktörü

Özet: Bu makale Batılı çok partili demokrasi hakkındaki bir dizi önemli gerçeği açıklamaktadır: Birinci olarak, 5000 yıllık insanlık tarihinde, yalnızca bir avuç devlet demokrasiyi kurmuştur ve kısa bir inceleme, bunların genellikle yabancı fetihlerle ayakta kaldığını ortaya koyar; fetih güçleri azaldıkça ve ganimet girdileri küçüldükçe, demokrasi de sona ermek zorundadır.

 İkincisi, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki modern demokrasiler, bu devletlerin emperyalizmleriyle birlikte ortaya çıkmış ve 2008’lerden itibaren yeni emperyalizm genişlemesinin sınırlarına ulaştıkça, bugün demokrasilerde çürüme, siyasi partilerin çürümesi ve devlet çürümesi sancıları görülmektedir. Üçüncüsü, geçtiğimiz yüzyıl boyunca, Cumhuriyet dönemi (1911-1949)  Çin de dahil olmak üzere, sistemin çevresindeki gelişmekte olan ülkelerde Batı tarzı demokrasiler kurulmuştur; özellikle 1970’lerdeki üçüncü demokratikleşme dalgası sırasında, önemli sayıda Üçüncü Dünya ülkesi Batı tarzı demokrasiler kurmuştur.

Ancak, bu ülkelerin dünya sistemi içindeki kenarda kalan zayıf ve marjinal konumları, onların sadece büyük ve geniş çaplı  kazançlar elde etmelerinin imkansız olduğu anlamına gelmekle kalmamış, aynı zamanda ürettikleri sınırlı fazlaları da güçlü emperyalist çekirdek devletler tarafından ele geçirilmiştir. Bu ülkelerdeki çıkar dağıtımcı demokrasinin işleyebilmesi için gereken ekonomik temel yoktu; bu nedenle demokratikleşme dalgası kısa sürede demokratik gelişmede durgunluğa ve hatta demokratik çöküşe dönüştü. Bu makale ayrıca iki metodolojik önermeyi doğrulamaktadır: Birinci olarak, demokrasiyi incelemek için onun ekonomik temellerini ele almak gerekir. Herhangi bir politik sistemin sürdürülmesi ve işleyişinin bir maliyeti vardır ve bu nedenle Çin geçmişte uzun çağlar boyunca monarşik bürokrasi sistemini uygulamıştır. Çıkar dağıtımcı demokrasiyi uygulayan incelediğimiz üç Batı siyasi sistemi ya da Batı’dakinden çok farklı bir demokrasi modelini tercih eden çağdaş Çin’in demokrasisi büyük ölçüde temelde farklı ekonomik yapılara, artı değer oluşumlarına ve bölüşüm biçimlerine dayanmaktadır.

Anahtar kelimeler: Lenin; Batı tarzı demokrasi; emperyalizm; dışlayıcı ve çıkar dağıtımcı demokrasi; Çin’deki kapsayıcı-kalkınmacı demokrasi

Günümüz dünyasındaki demokrasi, Çin tarzı demokrasi ve Batı tarzı demokrasi olmak üzere iki temel türe ayrılabilir. Bunlar arasındaki temel farklar nelerdir? Bu “büyük ayrışma” nasıl ortaya çıktı? Bu soruların yanıtı, demokrasinin kökenlerinin incelenmesini gerektirir. Batı tarzı demokrasinin kökenleri birçok Batılı akademisyen tarafından incelenmiştir, ancak bunlar genellikle metodolojik milliyetçiliği benimsemektedir; bu metodolojik milliyetçilik yaklaşımında o ülkelerdeki demokrasinin kökenleri, din, kültür, tarih, ekonomik gelişmişlik düzeyi ya da gruplar ve sınıflar arasındaki mücadele gibi Batı ülkelerine özgü faktörlerle açıklanmaktadır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’da modern demokrasi, oy hakkının orta sınıfa ve özellikle işçi sınıfına kademeli olarak yayılmasıyla belirginleşen 19. yüzyılda şekillenmiştir. Ve aynı dönemde, bu ülkelerde bir başka önemli olay daha meydana gelmiştir: sömürge imparatorluklarının art arda kurulması ve dünya ölçeğinde yağmacı çıkarların elde edilmesi.

 İç ve dış olmak üzere bu iki önemli olay arasında bir bağlantı var mı?

Batılı akademisyenler bu konuya değinmişlerdir; Lipset, demokratikleşmenin koşullarından biri olan çoğulcu parti sistemlerinin kökenlerine ilişkin bir sosyal bölünme teorisi önermiş ve gelişmiş ile azgelişmiş ülkeler arasındaki ayrıma işaret etmiştir; Tilly ise demokratikleşmenin dört mekanizmasından biri olarak sömürgeciliği göstermiştir, ancak ikisi de bu mantığı derinlemesine analiz etmemiştir.

Marksist teori başından beri güçlü bir dünyalı evrensel bilincine sahipti ve ikisi arasındaki nedensel ilişkiyi görebiliyordu; bu, Engels’in İngiliz işçi sınıfının aristokratlaşmasına ilişkin anlatımında ve Lenin’in Batı Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin revizyonistleşmesine ve aristokratlaşmasına ilişkin anlatımında görülebilir: Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayileşmiş kapitalist ülkeleri dünyayı paylaşıyordu ve dünya ölçeğinde elde ettikleri kazançlar kısmen işçi sınıfına fayda sağlıyordu; işçi sınıfı ve onların partileri devrimci hedeflerini yavaş yavaş terk ediyor ve kendilerini kapitalist sistem ve burjuva siyasi sistemle özdeşleştiriyor, seçimlere katılıyor ve işçilerin refahını legal mücadele yollarıyla artırmaya çalışıyordu. Bu, burjuva ana akım siyaset biliminin tanımladığı demokratikleşme ve siyasi özümsemeyi oluşturur ve bu nedenle onların tezleri, Batı Avrupa’da modern demokrasinin kurulması ve düzgün işleyişinin emperyalizme dayandığı şeklindeki siyaset bilimi önermesini fiilen oneylar. Bu makale, tarihsel siyaset bilimi yaklaşımını kullanarak bu önermenin siyaset bilimi açısından yeniden ifade edilmesini önermekte, bunu test etmek için antik Atina ve modern Amerika örneklerini sunmakta ve ardından bu önermeyi doğrulamak için Çin tarzı demokrasiyi referans noktası olarak kullanmaktadır.

I. Batı Avrupa’daki demokratikleşmenin emperyalist temeli üzerine Engels ve Lenin

Batı akademisyenleri tarafından Batı tarzı demokrasiye ilişkin çok sayıda tanım bulunmaktadır. Dahl, oy kullanma ve diğer yollarla siyasete evrensel katılımın önemini vurgulayarak, etkili katılım, oy kullanmada eşitlik, tam bilgi edinme hakkı, gündemin nihai kontrolü ve yetişkin vatandaşlık olmak üzere beş kriter önermiştir. Huntington’ın siyasi modernleşme üzerine yaptığı çalışma, siyasi partilerin vatandaş katılımını çekme ve örgütleme işlevine daha fazla odaklanmıştır; Huntington “demokratikleşmenin üçüncü dalgası” üzerine yaptığı çalışma ile, demokrasinin usul ve prosedürleri boyutuna odaklanarak Schumpeter’in düşüncesini sürdürmüş ve “demokrasinin merkezi süreci, yönetilenler tarafından rekabetçi seçimler yoluyla liderlerin seçilmesidir” önerisinde bulunmuştur. Özetle, Batı tarzı demokrasinin temel unsurları arasında, vatandaşların siyasi sistemle özdeşleşmesi ve grupların, kendi haklarını veya çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla rekabetçi bir süreçte iktidar için yarışan temsilcilerini seçmesi şeklinde siyasete meşru ve yasal katılımı yer almaktadır.

Esas olarak, Batı tarzı demokrasi bir çıkar dağıtım mekanizmasıdır ya da Olson’un kavramını kullanacak olursak, bir grup tarafından çıkarların dağıtılmasına yönelik bir mekanizmadır.

 Paylaşılacak bir kamu yararının varlığı, bu mekanizmanın oluşması ve düzgün işleyişi için bir ön koşuldur.

Bir sonraki soru şudur: faydalar nereden gelir?

Bunu yapmanın sadece iki yolu vardır: ya içerideki farklı grupların ceplerinden sırayla birbirlerine ödeme yapmak ya da, dış ülkelerden gelen “büyük ve geniş çaplı  kazançları” alıp içerde dağıtmak. Lipset, demokrasi için gerekli sosyal koşulları analiz ederken, “konsensüs olmadan… demokrasi olamaz” der ve bu konsensüsün çıkarların koordinasyonuna bağlı olduğunu belirtir. Açıkçası, dış kaynaklı büyük ve geniş çaplı  kazançların içerde dağıtımı, çıkarların koordinasyonuna ve demokratik bir siyasi konsensüsün oluşmasına daha elverişlidir.

İngiltere’nin temsil ettiği Batı Avrupa ülkeleri, dış kaynaklı büyük ve geniş çaplı  kazançların elde edilemsi sayesinde nispeten istikrarlı demokrasiler kurmuşlardır ve bu ikisi arasındaki ilişki, Engels ve Lenin’in işçi sınıfının aristokratlaşması ve sosyal demokrat partinin revizyonistleşmesi üzerine yaptıkları söylemlerle açıklığa kavuşturulmuştur.

Büyük İngiliz Devrimi’nden sonra Parlamento’nun yetkileri arttı, ancak katılım aristokrasi ve büyük mülk sahipleriyle sınırlıydı. 1830 civarında, İngiltere ilk kez sanayileştiğinde, toplumsal yapı dramatik bir şekilde değişti ve yeni sanayiciler ile işadamları devlet iktidarından pay talep ederek ilk parlamento reformunu tetiklediler. Ancak bu reform, Chartist hareketiyle simgeleşen kalabalık işçi sınıfının taleplerine yanıt vermedi; aksine, Chartist hareket zirveye doğru yükselme eğilimindeydi. Marx ve Engels bu Chartist hareketin geleceği konusunda iyimserdi, ancak 19. yüzyılın ortalarında işçi hareketi gerilemeye başladı. Eskiden elit partiler olan ve aristokrasi ile büyük mülk sahipleri arasında iktidarı dağıtan mekanizmalar olan Whig ve Tory partileri, uyum sağladı ve Liberal ve Muhafazakar partilere dönüştüler ; yerel örgütler kurarak orta sınıfın ve dolayısıyla işçi sınıfının siyasete katılımını yasallaştırdılar. 1867 ve 1884’te yapılan iki parlamento reformunun ardından, işçi sınıfına kademeli olarak oy hakkı verildi ve işçi sınıfı büyük ölçüde kapitalist siyasi ve ekonomik düzenin içine çekildi. Böylelikle, sanayi devriminin ilk tamamlandığı Britanya’da düzgün bir sosyalist parti hiç yoktu.

19. yüzyılın ortalarından sonlarına doğru, ülkeler sanayileşmek için yarışırken Batı Avrupa’daki işçi sınıfı giderek büyüyordu ve bu süreçteki sömürü o kadar şiddetliydi ki işçi sınıfı genel olarak hoşnutsuzdu. Marksizm doğdu ve ileri görüşlü aydınlar Marksizmi sendikal hareketle birleştirerek bir işçi sınıfı siyasi partisi olan Sosyal Demokrat Parti’yi kurdu. Siyasi parti bilimsel araştırmaları, Sosyal Demokrat Parti’yi yüksek düzeyde örgütlenmeye ve güçlü bir seferberlik yeteneğine sahip tipik bir modern siyasi parti olarak görür. İkinci Enternasyonal ise Ortak Eylem aracılığıyla, bir zamanlar çok şiddetli olan kapitalist sömürü sistemine karşı büyük ölçekli direniş gerçekleştirmek üzere işçi sınıfını örgütledi. Batı Avrupa’nın yeni ortaya çıkan modern devletlerinde siyasi istikrarın anahtarı, yüksek düzeyde örgütlenmiş işçi sınıfının direnişini etkisiz hale getirmek ve onu düzenin içine çekmekte yatıyordu.

Tarih de gerçekten bu şekilde gelişti: Batı Avrupa ülkeleri seçim haklarını genişletti ve işçi sınıfını bünyesine kattı. Uluslararası komünist hareketin tarihsel anlatısında bu sürece işçi sınıfının aristokratlaşması ve işçi partilerinin revizyonistleşmesi denir. Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında bu, Batı Avrupa ülkelerinde halk oylaması ve çok partili rekabeti merkez alan demokratik bir sistemin kademeli olarak kurulması ve buna paralel olarak bir refah toplumu sisteminin oluşmasıyla birlikte bir demokratikleşmeydi.

Bu gerçek nasıl açıklanabilir? Batı’daki burjuva ana akım demokratikleşme teorileri bunu temelde ülkenin iç faktörleriyle açıklarken, Engels ve Lenin (özellikle Lenin) dünya sistemi açısından bakarak ikna edici bir açıklama getirmiştir. I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra Lenin, emperyalizm, ulus ve sömürgecilik teorilerini geliştirdi ve fiilen modern bir dünya siyasi sistemi teorisi oluşturdu; bu teorinin temel tezi, “kapitalizmin, bir avuç ‘gelişmiş’ ülke tarafından dünya nüfusunun ezici çoğunluğuna yönelik sömürgeci baskı ve finansal boğma sistemine dönüştüğü” idi. Batı Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesi, bu egemen sistem içinde gerçekleşmekteydi.

1830’da İngiltere, küresel imalatın %9,5’ini oluştururken, bu oran 1860’da %19,9’a sıçradı. Güçlü gemileri ve toplarıyla İngiltere, özellikle Hindistan’ı doğrudan egemenliği altına alarak önemli denizaşırı fetihler gerçekleştirdi ve dünya pazarında tekel konumunu sağlamlaştırdı. Dünya ölçeğindeki yüksek kârlar İngiltere’ye akmaya devam etti, işçilerin ücretleri istikrarlı bir şekilde arttı ve işçi sınıfının bir kısmı orta sınıfa (ÇN küçük burjuvalaşma) dönüştü ve kapitalist sistemle ve burjuva devlet düzeniyle özdeşleşti.

 Engels, işçi sınıfının siyasi tutumundaki bu dramatik değişimi 1858’de Marx’a yazdığı bir mektupta tartışmıştı: “İngiliz proletaryası aslında giderek daha burjuva hale geliyor… Tüm dünyayı sömüren bir ulus için bu, elbette bir dereceye kadar haklı görülebilir.”

1882’de Kautsky’ye yazdığı bir mektupta Engels bu görüşünü daha da derinleştirdi: “Bana İngiliz işçilerin sömürge politikası hakkında ne düşündüklerini soruyorsun. Genel olarak siyaset hakkında ne düşündükleriyle tamamen aynı şeyi düşünüyorlar. Burada işçi partisi yok, sadece Muhafazakarlar ve Liberal-Radikaller var ve işçiler, İngiltere’nin dünya pazarı ve sömürgeler üzerindeki tekelinin sunduğu ziyafeti neşeyle paylaşıyorlar.” Engels’e göre İngiliz sömürge egemenliği ve onun dünya çapındaki tekel gücü, işçi sınıfının burjuva demokratik siyasi oyuna katılmasının koşullarını yaratmıştı.

Lenin, bu mantığı daha ayrıntılı bir şekilde açıklamak için *Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması* adlı eserinde Engels’in görüşlerinden bolca alıntı yaptı: “Dünyanın paylaşılması anlamına gelen emperyalizm ve Çin dışındaki diğer ülkelerin sömürülmesi, yani bir avuç çok zengin ülke için yüksek tekel kârları, proletaryanın üst katmanlarını rüşvetle satın almayı ekonomik olarak mümkün kılar ve böylelikle oportünizmi besler, şekillendirir ve güçlendirir.” Bu, ilk ve en açık şekilde Britanya’da ortaya çıkan “emperyalizmin parazit ve çürüyen doğasnın önemli bir tezahürüdür: “Emperyalizmin iki önemli ayırt edici özelliği, 19.yüzyılın ortalarında Büyük Britanya’da zaten gözlemlenmişti: geniş sömürge toprakları ve dünya pazarında tekelci konum.” Bunun siyasi sonucu, “İngiliz proletaryasının bir kesiminin burjuva haline gelmesi; proletaryanın bir kesiminin, burjuvazi tarafından satın alınmış ya da en azından ona para ödenen kişiler tarafından yönetilmeye razı olması” olmuştur.

Aynı ekonomik-siyasi mantık, 19. ve 20. yüzyılın başında Batı Avrupa ülkelerinin işçi sınıflarında da benzer değişikliklere yol açtı: “Yirminci yüzyılın başındaki emperyalizm, dünyanın bir avuç çok güçlü devlet arasında paylaşılmasını tamamladı; bu devletlerin her biri bugün ‘tüm dünyanın’ bir bölümünü sömürmektedir (aşırı kâr elde etmek anlamında)… Her biri bir dereceye kadar sömürgeci tekel konumundadır.” Böylece, bu ülkelerdeki işçi sınıfı partileri şuna yönelmiştir: “Eskiden, Engels’in son derece derin ifadesini kullanırsak, bir “burjuva işçi partisi” yalnızca tek bir ülkede ortaya çıkabilirdi, çünkü tekel tek o ülkedeydi, ancak öte yandan, uzun süre varlığını sürdürebilirdi. Artık bir “burjuva işçi partisi” tüm emperyalist ülkelerde kaçınılmaz ve tipik bir olgu haline gelmiştir.”

Batı Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin kademeli olarak revizyonistleşmesi, kapitalist sisteme ve burjuva devlete karşı direnişten vazgeçilip yasal parti rekabeti ve parlamento seçimleri, yani demokratikleşme ile yetinilmesi gerçekleşti.

Batı Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesinin karmaşık bir faktörler bileşeni tarafından yönlendirildiği doğrudur, ancak Engels ve Lenin’in ortaya koyduğu gibi, dünya sisteminin etkisi faktörü, yani Batı Avrupa ülkelerinin sahip olduğu emperyalist egemenlik ve tekel, belirleyici bir itici ve destekleyici güçtü.

Zaman çizelgesi açısından, Batı Avrupa ülkelerindeki işçi sınıfı partilerinin dönüşümü, İkinci Enternasyonal’in belkemiği olan Alman Sosyal Demokrat Partisi tipik örneğinde olduğu gibi, ülkelerinin emperyalistleşmesi döneminde gerçekleşti: 19. yüzyılın sonunda, Almanya sanayileşmesini tamamlayıp emperyalist girişimin öncülüğünü üstlendiğinde, Sosyal Demokrat Partisi de 19. yüzyılın son yıllarında revizyonistleşmeye başladı. Emperyalizm, Batı Avrupa’nın demokratikleşmesini en az iki şekilde destekledi.

Böylece emperyalizm, demokratikleşme için ekonomik koşulları yaratır ve içerde farklı burjuva çıkarların uzlaşması için ekonomik temeli sağlamıştır.  

Bir akademisyen bu mantığı şöyle ifade etmiştir: “Zenginlik, demokrasilerin temelidir çünkü demokrasiler, vatandaşların sosyal ve ekonomik hak taleplerine sürekli olarak yanıt vermek zorundadır ve bu yanıt, demokrasiler için büyük ekonomik maliyetler doğurur; bu nedenle demokrasiler ancak daha yüksek düzeyde zenginlik veya ekonomik gelişmeye dayalı olabilir.” Sanayileşme, küresel üretim fazlasını önemli ölçüde artırdı ve “bunun merkezinde yer alan Avrupa ve Amerika, küresel üretim fazlasının büyük bir kısmını aralarında paylaştılar, bu nedenle demokrasileri kuran ilk ülkeler oldular.”

Öte yandan, emperyalizm demokratikleşme için sosyal koşulları yarattı ve işçi sınıfının ulusal kimliğini inşa etti. Devletlerin dış fetihleri ve dünyayı bölüşmek için aralarında yürütülen emperyalist savaşlar, ülkede milliyetçi coşkuyu alevlendirdi ve işçi sınıfı da bu durumdan çok etkilendi. Bu duygu, Sosyal Demokratları kademeli olarak Lenin’in “sosyal şovenizm” olarak adlandırdığı şeye, yani milliyetçiliğe sürükledi; burada ulusal bilinç, sınıf bilincinin önüne geçti ve onları, demokratikleşmenin toplumsal ön koşulu olan burjuva devlet düzeniyle siyasi olarak özdeşleşmeye itti.

Küresel tarih paradigması, sanayi devriminin, Amerika kıtasını fethetmesi ve “benzeri görülmemiş bir ekolojik talih kuşu”nu keşfetmesi nedeniyle, Britanya gibi Batı Avrupa’da öncülük ettiğini göstermiştir. Bu Küresel tarih mantığını kullanarak, Batı Avrupa’da modern demokrasinin daha erken kurulmasının, endüstriyel emperyalizm yoluyla dünya ölçeğinde bir egemenlik ve sömürü mekanizmasının kurulmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz; bu, benzeri görülmemiş bir siyasi ve ekonomik “kazanclara” ve isyankar işçi sınıfının ve siyasi partilerinin çıkar dağıtımı siyasetine dahil edilmesine olanak sağladı. Başka bir deyişle, emperyalizm, Batı Avrupa’da modern demokrasinin kurulması ve düzgün işleyişi için temel ön koşuldu.

II. Engels-Lenin’in önermesinin genişletilmesi: Atina şehir devleti demokrasisi ve Amerikan demokrasisinin emperyalist temeli

Engels ve Lenin’e dayanarak, yukarıda modern Batı Avrupa demokrasilerinin kurulması ve düzgün ve istikarlı işleyişinin temelinin emperyalizm olduğunu açıklığa kavuşturduk. Diğer iki önemli orijinal Batı demokrasisi olan antik Atina ve modern Amerika Birleşik Devletleri de, diğerlerinin kurumsallaşmış sömürüsü ve kendi içlerinde sıkı bir “vatandaşlarını  dışlama sistemi”  gibi önemli bir ekonomik temele sahipti.

Atina demokrasisinin MÖ 508’de Kleisthenes’in reformlarıyla başladığı genel olarak kabul edilmektedir.

Bu reformlar, “Attika’yı daha kolay seferber edilebilir hale getirmek için örgütleyen” ve böylece Atina’ya güçlü bir savaş gücü ve sürekli dış genişleme imkânı sağlayan, içsel olarak eşitlikçi bir “vatandaş-savaşçı” grubu oluşturdu. Hammond, Atina’nın bundan önce “komşularını bağımlı bir duruma indirgemeye ve Atina’daki emperyalizmin ilk belirtileri olan sömürgeler kurmaya” başladığını belirtir. Atina şehir devleti vatandaşlığı, savaşçı statüsüne dayanıyordu ve grubun kendi çıkarları, onu iç ve dış egemenlik ve sömürüden oluşan ikili bir yapı kurmaya itti; bu yapının görünüşü ise şehir devleti demokrasisiydi.

Atina demokrasisinin zirvesi olan Perikles dönemi, aynı zamanda imparatorluğunun (emperyalizmin)  altın çağıydı. Bu dönemde Atina, askeri gücünü kullanarak birçok şehir devletini egemenliği altına aldı ve onlara haraç, yani imparatorluğa haraç ödemeye zorladı.

Bu sürekli gelen görülmedik büyük gelir akışı, şehir devleti demokrasisinin işleyişinde kilit bir rol oynadı; Finley, “imparatorluktan (emperyalizmden) elde edilen yıllık gelirin, iç kaynaklardan sağlanan toplam kamu gelirinden bir miktar daha fazla olduğunu” belirtmiştir. Bu gelir, esas olarak düşük gelirli vatandaşlara dağıtıldı.

 Lenin’in “satın alma” olarak adlandırdığı bu süreçte, “yoksul sınıflar doğrudan, gözle görülür ve önemli ölçüde fayda sağladı”. Siyasi satın alma, vatandaş grupları arasındaki gerilimleri ve çatışmaları azalttı: “Tam demokratik sistemin şekillendirildiği uzun süre boyunca, donanmada, jüri görevi, kamu görevleri ve Konsey üyeliği için ödenen ücretlerde, ayrıca tabi sömürge topraklarındaki nispeten büyük arazi yerleşim programında kamu fonlarının geniş çaplı dağıtımı vardı. Birçoğu için bu sadece ek bir gelir olabilir, yeterli bir gelir olmayabilir, ancak bu destekleyici etki, Atina’yı kronik Yunan rahatsızlığı ve iç çatışmalardan kurtarmak için gerekliydi.”

Tüm burjuva ana akım demokrasi teorileri siyasi uzlaşmanın önemini vurgular ve Atina’da bu, aralarında paylaştıkları dış kazanç beklentisine dayanıyordu.

Atina, imparatorluk emperyalizminin kaynaklarından elde ettiği bu büyük kazancı, şehir devleti için alt sınıfların siyasi onayını satın almak ve onları orduda aktif olarak çalıştırmak için kullandı; böylece demokrasi, savaşma yeteneği ve büyük dış kazanç arasında ‘erdemli’ bir döngü ile sürdürüldü.

Finlay bir başka önemli keşifte bulunur: Atina, kontrolü altındaki bağımlı şehir devletlerine sık sık demokrasiyi dayatmıştır. Ancak bu şehir devletleri büyük ekonomik kaynaklarına sahip değildi ve kamu görevlilerine maaş bile ödeyemiyordu; sonuç olarak, “vatandaşların fiili katılımı Atina’dakinden çok daha azdı”.

Finlay, “MÖ 5. yüzyılın ikinci yarısındaki tam demokratik sistem, Atina imparatorluğu (emperyalizmi) olmasaydı uygulamaya konulmazdı” sonucuna varır. Bu, bizim ters yöndeki önermemizi destekler: demokrasi, her ne kadar zorlukla kurulmuş olsa da, sürekli bir büyük dış kazanç akışı olmadan düzgün işleyemezdi – bu mantık, bugün Üçüncü Dünya’da düzgün bir işleyiş sağlamayı başarmak  için mücadele eden Batı tarzı demokrasin izleyen ülkelerin sorunlarına ışık tutuyor. i

Atina’ araştırmalarının çoğu, imparatorluktan ( emperyalizmden) elde edilen getirinin demokrasileri için önemine dikkat çekmiştir. Perikles’in iç ve dış politika tasarımları hakkında yorum yapan Hammond şöyle der: “Demokrasinin daha da ileriye taşınabilmesi için, toplumun alt sınıfına maddi destek sağlanması gerekiyordu. Bu amaçla gerekli para, ancak Atina’nın müttefikleri üzerindeki liderliğinden yararlanarak elde edilebilirdi.” Başka bir akademisyen, demokrasinin imparatorluğa (emperyalizme)  bağımlılığının ve emperyalizme dayanmasının başka bir boyutunu şöyle ifade etmektedir: “Haraç akışı (bu, deniz harcamalarını azalttı) ve kişisel zenginleşme imkânı, varlıklı Atinalıların öfkesini yatıştırdı; aksi takdirde bir oligarşi kurmaya çalışabilirlerdi… Birçok Yunan şehir devleti iç çatışmalarla boğuşuyordu. Atina alışılmadık bir şekilde bundan kaçınabildi ve bu, büyük ölçüde sınıfların emperyalizmden elde ettiği maddi kazançlara atfedilebilirdi.”

Bir sonraki soru, imparatorluğun (emperyalizmin) getirilerinin şehir devletleri içinde nasıl dağıtılacağı?

Vatandaş-savaşçı grubu, bu amaçla dışlayıcı bir vatandaşlık sistemi oluşturdu. Held, “klasik Kentin (polis’in) birlik, dayanışma, katılım, kamu müzakereleri ve son derece kısıtlı bir vatandaşlık ile karakterize olduğunu” belirtir. Devlet, vatandaşlarının yaşamına derinlemesine müdahale ediyordu, ancak nüfusun sadece küçük bir kısmını kucaklıyor ve destekliyordu.”

Önemli bir nokta, Atina’nın vatandaşlığı sıkı bir şekilde düzenleyen vatandaşlık yasalarını, demokrasisinin zirvesinde, Perikles döneminde kabul etmiş olmasıdır: vatandaşlar savaşçılardı, dışarıdan gelen ganimetleri alıp içerde dağıtıyorlardı; vatandaş olmayanlar arasında yerli kökenli kadınlar, gençler, ticaret ve eğitimle uğraşan yabancılar vb. ile üretken faaliyetlerde bulunan çok sayıda köle yer alıyordu; bunlar Atina’nın yerleşik nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyordu ancak vatandaş değillerdi ve demokratik sürece katılamıyorlardı.

 Dolayısıyla demokrasi, Atina siyasetinin sadece bir parçasıydı, tamamı değildi; yurttaş bloğu, devlet içinde bir devletti; içerde demokrasi uygularken, dışarıda ise büyük vatandaş olmayanlar grubunu egemenliği altına alıyor ve onların artı ürünlerine yasal olarak el koyuyordu – bir iç “ ” ganimeti. İç ve dış ganimeti el koyup dağıtarak, yurttaş grubu ülke  içi çelişmeleri hafifletiyor ve siyasi kimliği inşa ediyordu.

20. Yüzyıl başlarında Wilson’ın Amerika Birleşik Devletleri’ni dünya sahnesine çıkardığı andan itibaren, ABD’nin misyonu demokrasi satmak oldu. Ancak daha yakından bakıldığında, Amerikan demokrasisinin de, daha incelikli de olsa, diğer ülkelerin yağmalanmasına dayandığı ve içindeki vatandaşların hak mahrumiyetinin olağanüstü derecede belirgin olduğu ortaya çıkıyor.

Demokrasinin Amerika Birleşik Devletleri’nde derin sosyal kökleri vardı; Tocqueville, Amerikan topluluklarının demokratik özyönetimini tanımlamış ve bunun Püritenlik üzerine kurulu olduğunu belirtmişti. Ancak, sömürgecilerin Kızılderililerle bütünleşmeyi reddetmelerine yol açan ve iç ile dış arasındaki Amerikan demokratik bölünmesinin manevi ve sosyal temelini oluşturan katı ırk ayrımı kavram ve kurumlarını yaratan, Püritenlerin “biz seçilmişleriz” kavramıydı.

Kuzey Amerikalı sömürgeciler  toplumlarını eski imparatorluk fetihleri tarzında inşa ettiler: bir yandan Kızılderilileri sürgün edip yok ederek, diğer yandan siyah köle sahibi bir toprak işleme ekonomisi geliştirerek bunu yaptılar.

 Görüldüğü gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde başından beri açık bir ikilik vardı: “Birçok yerleşimci, kendi demokratik kurumlarını korumak ve geliştirmek için, Kızılderililerin toplu olarak sürülmesi ve bağımlı gruplara -özellikle kölelere- karşı zorlayıcı uygulamaların gerekli olduğuna inanıyordu; böylece kendi servetlerini elde edebilecek ve o önemsiz ama hayati işleri yapmak zorunda kalmayacaklardı.”

İmparatorluk (emperyalist) yönetiminin değerleri ve yapıları, bağımsızlık ilan edilmeden önce Kuzey Amerikalı sömürgeciler tarafından geliştirildi – imparatorluk (emperyalizm) devlet olmaktan önce geldi ve Amerikan siyasi modeli, modern dünya için gerçekten de dikkate değer bir ‘istisna’dır.

Bağımsızlıktan sonra, cumhuriyetçi siyasetin işleyişi seçimlere bağlıydı ve bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, modern Batı’da “iç emperyalizm”in hızlandırıcısı olan geniş halk seçimleri sistemini kuran ilk ülke oldu: “Bağımsızlıktan sonraki merkezi siyasi soru, yeni federal hükümetin kaynaklarını ve genişleyen seçmen kitlesinin oylarını, bir programı hayata geçirmek ve diğerini marjinalleştirmek için nasıl harekete geçireceğiydi.” Böylece, “eyalet silahlı milisleri Güney’de köleliği düzenleyen yasaları uyguladı ve sınır bölgelerindeki yerleşimcileri desteklemek için küçük federal orduyu destekledi”.

Turner, Amerikan halkının özyönetimci, demokratik ruhunun “sınır bölgelerini” fethetme sürecinde oluştuğunu ve 19. yüzyılın sonlarında sanayileşme sırasında oluşan Amerikan işçi sınıfının, Alman işçileri gibi bir sosyalist harekete yönelmediğini, aksine kapitalist sistemle hızla özdeşleştiğini savunur.

Sombart bunun nedenlerini analiz ederek, iç emperyalizmin “endüstriyel yedek ordusunu” emdiğini ve işçilerin sosyalist siyasi bilincini ortadan kaldırdığını söylüyor. Bu aslında, Batı Avrupa’daki işçi sınıfının kapitalizmle özdeşleşmesine ve demokratikleşme sürecine katılmasına yol açan siyasi mantıkla aynıdır; ancak Batı Avrupa ülkeleri, okyanuslar ötesindeki Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini ve uluslarını fethederek modern emperyalist baskı ve sömürüye katılmışlardır; ABD ise klasik imparatorluklara benzer bir şekilde Kızılderilileri fethedip topraklarına el koymuştur.

Amerika Birleşik Devletleri’nde modern devletin inşasına yönelik imparatorlukçuluk (emperyalist) yaklaşımı, demokrasinin iç ve dış boyutları arasında dikkat çekici bir ikilem yaratmıştır: bir yandan, batıya göç eden beyaz çiftçilere bile oy hakkı tanınan yüksek düzeyde bir halk katılımı; diğer yandan ise Kızılderililer, siyahlar ve diğer etnik grupların kitlesel ve kurumsallaşmış bir şekilde “oy hakkından mahrum bırakılması” (disenfranchisement) ile ortaya çıkan yüksek düzeyde bir iç dışlanma yaşandı.

Bateman bu mantığı şöyle açıklıyor: “Bu, bir rejimin kamu politikalarının başlıca yararlanıcısı olan ve rejimin hayatta ayakta kalması için desteği hayati önem taşıyan grup ve toplulukları yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır. Bu tür projeler, iktidarı ele geçirmek ve önceliklerini uzun vadede güvence altına almak isteyen ve bunun en iyi yolunun, oylarıyla kimin kimin çıkarları için yöneteceğini belirlemeye yardımcı olacak ‘halk’ın bileşimini ve kimliğini değiştirmek olduğuna karar vermiş siyasi koalisyonlar tarafından yürütülür. Demokratikleşme, öyleyse, asla sadece önceden var olan bir siyasi topluluğun üyelerine oy hakkı verilen bir süreç değildir: bu, ‘halk’ın eylem sınırlarının ve karakterinin yeniden tanımlandığı, dahil etme ve dışlamaların sadece uyumlu değil, aynı zamanda bunu başarmak için potansiyel olarak güçlendirici araçlar olduğu bir siyasi projedir.”

19. ve 20. yüzyılın başında, Amerika Birleşik Devletleri sanayileşmesini tamamladı ve hemen Batı Avrupa ülkelerinin izinden giderek, yurtdışında yeni modern emperyalizme başladı ve Karayipler’den Pasifik’e uzanan bir ‘ada imparatorluğu’ kurdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’nin emperyalist stratejisi bir miktar değişti ve ‘sömürgeler olmadan emperyalizm’ uygulama modelini keşfetti. ( yeni sömürgecilik)

Soğuk Savaş sırasında ABD, sanayi-askeri kapasitesiyle Avrasya’nın kenar bölgelerini kontrol altına aldı, büyük ölçekte mal ihraç etti ve dünya çapında kâr elde etti; siyahların kademeli olarak daha kapsamlı vatandaşlık hakları kazandığı dönem de işte tam da bu dönemdi. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD dünyaya neredeyse hakim oldu ve Amerikan tarzı demokrasi zirveye ulaştı; Barack Obama’nın başkan seçilmesi içteki dışlanmanın ortadan kalktığını işaret ediyor gibi görünüyordu ve ABD demokratik sistemini dünya çapında güçlü bir şekilde reklam etti.

Sömürgeci dönemden bu yana ABD’nin sınırlarını genişlettiği açıktır; bu genişleme, ya somut olarak topraklar açısından ya da görünmez bir şekilde teknolojik, finansal ve ideolojik tekel yollarıyla gerçekleşmiştir. Genişlemenin getirdiği kaynak bolluğu, ülke içi gerilimleri yatıştırmış ve vatandaş gruplarının çıkarlarını uzlaştırmasına ve demokratik konsensüsü sürdürmesine olanak sağlamıştır. Ancak şu anda, aynı mantık Amerikan demokrasisini yok ediyor: Amerikan kapitalizmi artık dünyada görece genişleyemez durumda, Çin’in de dahil olduğu ve desteklediği Küresel Güney ülkeleri Amerika’nın dünya ekonomik ve finans tekelini sıkıştırıyor, ABD nin dış kazançları azalıyor, içerde gruplar arası çıkarların koordinasyonu ve demokratik konsensüs çöküyor, siyaset kutuplaşıyor ve Trumpçı Capitol Hill ayaklanmaları Amerikan tarzı demokrasinin çöküşünü işaret ediyor.

III. İki Demokrasi tipi: Batı tarzı dışlayıcı-ve çıkar dağıtıcı demokrasi ve Çin tarzı kapsayıcı-gelişimci demokrasi

Geçmişte ve günümüzde üç orijinal Batı tarzı demokrasinin yükselişini ve çöküşünü kısaca anlattık; buradan Batı tarzı demokrasi ile eski veya Lenin’in Analiz ettiği yeni emperyalizm arasında oldukça önemli bir nedensel bağ olduğunu görebiliriz. Aşağıda bu ilişkiyi daha genel bir tarihsel bağlamda teorileştirecek ve Çin tarzı demokrasiyi referans alarak bu konudaki anlayışımızı açacağız.

İnsanlar, bireysel çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla bir araya gelerek devlet kurar, iktidara ve onun sağladığı düzene boyun eğerler. Çıkarların oluşmasında iki mekanizma vardır: içsel ve dışsal çıkar. İlki, düzeni sağlamak, kamu mallarını sunmak, işbirliği ve işlem maliyetlerini azaltmak ve genel olarak ulusu, kendi durumlarını iyileştiren ve ortak çıkarlar yaratan üretken faaliyetlere dahil etmek için esas olarak devlete dayanır.

İkincisi ise esas olarak fetihlere dayanır; bu, ya başkalarının servetini veya halkını tek seferlik olarak yağmalamak ya da yurtdışına yayılmak, nüfus baskısını azaltmak, yurtdışında sömürü nesneleri inşa etmek ya da istikrarlı egemenlik ilişkileri kurarak zaman içinde haraç veya süper-ekonomik kârlar elde etmek şeklinde olabilir. Bu iki mekanizma, bir dereceye kadar iki tür ekonomik ve sosyal oluşuma karşılık gelir: tarım toplumları genellikle, üretken bir devlet olarak tanımlanabilecek Çin’in örneğinde olduğu gibi, faydaları teşvik eden içsel bir mekanizma benimser; göçebe devletler ve Batı devletleri ise genellikle, askeri-tüccar devlet olarak tanımlanabilecek dışsal bir model benimser.

Geleneksel Çin, aile çiftçiliğine dayanıyordu ve devletin gelirleri esas olarak üretim fazlasından sağlanıyordu; bu nedenle, nüfusun en büyük kısmını üretimde tutmak için, vatandaşlar arasında mümkün olduğunca eşitliği sağlamak da dahil olmak üzere çeşitli önlemler alındı. Statü eşitliği ve yerleşik yaşam tarzı nüfus artışını destekliyordu ve toplumun genelinde artı ürün seviyesi düşüktü; bu da sadece düşük maliyetli yönetim (devlet) mekanizmalarını destekleyebiliyordu, yani basitleştirilmiş, hiyerarşik bir bürokrasiyi denetleyen ve sosyal güçlerle işbirliği içinde “merkezi, en az ile yetinen bir devlet yönetimi” sağlayan merkezi bir monarşi.

Öte yandan, bozkır veya deniz yağmacı grupları ile antik Atina, savaş mantığıyla yönlendirilen bir demokrasiye doğru ilerledi. Savaşmak için katı şartlar vardı ve fiziksel olarak güçlü, bazı savaş becerilerine sahip yetişkin erkekler, sıkı sıkıya bağlı bir savaşçı-vatandaş grubu oluşturdu. Savaşın acımasızlığı, karşılıklı güveni ve kimliğe dayalı otoritenin kurulmasını gerektirirken, uzun süreli toplu yağma, elde edilen ganimetin adil dağıtımını gerektiriyordu. Tüm bunlar, içlerinde demokrasiyi teşvik etti ve kurdukları hükümetlerin (ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar) temel işlevi, savaş ganimetinin patlaşılmasıydı. Böylece, Hunlar gibi yayılmacı bozkır halkları, iktidara yükselişlerinin başında genellikle askeri aristokratik demokrasi uyguladılar. Demokrasi, Atlantik korsan grupları içinde de sıklıkla benimsenmiştir; modern Amerikan demokrasisine çok benzeyen bir seçim sistemi, denetim ve denge mekanizmalarıyla iç düzenlerini ( ) sürdürmüşlerdir. Atlantik denizcileri ve korsanlar gibi gruplar da Amerikan Devrimi’ne özgürlük, demokrasi ve eşitlik fikirlerini getirmiştir.

Benzer şekilde, Batı Avrupa demokrasisinin gelişimi her zaman yabancı fetihlerle ilişkilenmiştir

 Erken dönem modern Batı Avrupa devletlerinin Amerika kıtasını fethi, Avrupa’daki fazla nüfusu serbest bırakmış ve Avrupa’daki iç sosyal çatışmaları ortadan kaldırmıştır. Uzun mesafeli ticaretin gelişimi ve Atlantik kapitalist dünya sistemi, giderek güçlenen bir sanayici grubu ve ticarileşmiş toprak sahibi aristokratları beslemiştir. Bu grup, kralları taviz vermeye ve iktidarı onlarla paylaşmaya zorlamış, böylece parlamenter sistemi kademeli olarak kurumsallaştırmıştır.

Bu, Batı Avrupa’da demokratikleşmeye doğru atılan ilk adımdı. Atlantik iş bölümü sistemi ve geniş sömürge pazarı, sanayileşme için gerekli koşulları yarattı ve bunu tamamlayan Batı Avrupa ülkeleri, tüm dünyayı kapsayan  merkez-çevre temelli bir dünya siyasi ve ekonomik düzeni inşa etti. Dışarıdan gelen muazzam kazanç akışı, onlara oy hakkını tanıma ve orta sınıfı (küçük burjuvazi) ve işçi sınıflarını siyasi olarak düzene katma imkânı verdi.

Bu, Batı Avrupa’nın demokratikleşmesinde atılan ikinci adımdı. Wallerstein’ın ifade ettiği gibi, 1875 yılına gelindiğinde İngiltere ve Fransa, temel özelliklerinden biri “tehlikeli sınıfları vatandaşlık alanına dahil ederek ve onlara imparatorlukta -küçük de olsa- bir pay vererek” evcilleştirmek olan “liberal emperyalistler” olarak sağlam bir şekilde yerleşmişlerdi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa ve Amerika’nın sanayileşmiş kapitalist ülkeleri, daha gizli bir sömürü yürütmek için teknolojik tekellerine ve finansal ve ticari kontrol haklarına dayandılar. Bağımlılık teorisi, eşitsiz değişim teorisi ve değer zinciri teorisi bunu analiz etmiştir.

Siyasi olarak, 19. yüzyılda Batı Avrupa’daki “liberal emperyalizm”e benzer şekilde, dünya çapında “emperyal ideoloji” olarak demokrasiyi teşvik ederek “demokratik emperyalizm”i oluşturdular. Bu şekilde, Avrupa ve ABD’nin sanayileşmiş kapitalist ülkeleri, Batı tarzı demokrasi ile emperyalizm arasında iki yönlü bir döngüsel yol inşa ettiler: yeni bir emperyalizm türü, diğer ülkelerin demokratikleşmesini teşvik etti ve kapitalist mekanizmaların bu ülkelere nüfuz etmesini kolaylaştırarak, büyük kazançlar elde etmeyi, bunları kendi ülkelerine aktarmayı, yeniden bölüştürmeyi ve kendi demokrasilerini pekiştirmeyi sağladı –çıkarların paylaşımına odaklanan bir demokrasi.

Faydanın paylaşılmasına dayalı demokrasi, bu faydayı paylaşanların nitelikleri açısından zorunlu olarak sıkı bir şekilde sınırlıdır ve bu nedenle genellikle dışlayıcı bir demokrasi olarak görünür. Atina şehir devletlerinde, vatandaş olmayanları dışlamak için vatandaş grupları oluşturuldu. Modern Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki demokratikleşme süreci, neredeyse her zaman etnik temizlik ve dini temizlik gibi çeşitli kriterlere dayalı iç “temizlik” ile eşlik etmiştir. Devletler ayrıca, dini kısıtlamalar ve mülkiyet haklarına ilişkin kısıtlamalar gibi vatandaşlık üzerinde ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Bu kısıtlamalar 19. yüzyılın ortalarından sonlarına doğru gevşeme eğilimi göstermiş olsa da, bugün hala mevcuttur.

1990lar ve 21. Yüzyıldaki  Küreselleşme-demokratikleşme dalgasında halkların serbest dolaşımı vatandaşlıktan dışlanmayı daha da çarpıcı hale getirmiştir: on milyonlarca göçmen Amerika Birleşik Devletleri’ne akın etmiş ve çok sayıda Doğu Avrupalı göçmen Batı Avrupa’ya akın etmiştir; her ikisi de yüksek vasıflı göçmenler ve alt sınıf işçiler olup, her türlü üretim ve hizmet faaliyetinde bulunmuşlardır, ancak sadece “yabancılar” olarak ve vatandaşlık hakları olmaksızın.

ABD’de de yasal süreçler nedeniyle oy hakkından mahrum bırakılmış büyük bir nüfus bulunmaktadır; ülke genelinde Afro-Amerikalı yetişkinlerin %8’i sabıka kayıtları nedeniyle oy hakkından mahrumdur; bu oran Güney’de %12’ye, bazı eyaletlerde ise %20’nin üzerine çıkmaktadır. Bu iki vatandaş olmayan kategori o kadar kalabalık, demokratik siyasetten o kadar dışlanmış ve hem bireysel olarak hem de sivil gruplar tarafından toplu olarak çoklu sömürüye o kadar maruz kalıyor ki, Tilly açıkça “Amerikan rejiminin, tekrarlayan bir şekilde ‘demokratikleşmeyi ortadan kaldıran’ derin kusurlu bir demokrasi” olduğunu ilan ediyor; ayrıca antik Atina’nın demokratik olduğunu da kabul etmiyor.

Kısacası, antik Atina’nın ve İngiltere ile Amerika Birleşik Devletleri gibi modern siyasi yapıların çıkar dağıtımcı demokrasisi, devletlerinin dış emperyalist egemenlik kurdukları zaman oluşmuştur; bu süreçte, dışsal bir mekanizma olan servet yağması, üç kademeli bir bileşik siyasi yapı içinde kurumsallaşmış bir iç dışlama sisteminin inşası için ekonomik temel olarak kullanılmıştır: iç çekirdek, yüksek derecede homojenlik ve uyuma sahip bir devlet içinde devlet niteliğindeki bir vatandaş grubudur; bu çekirdek, çok sayıda vatandaşının yasalarca vatandaş olmayanlar olarak tanımlandığı bir sınır devletini yönetir; bu sınır devleti ise bir imparatorluk kurar ve yönetir.

Bu karmaşık yapı, iç ve dış egemenlik ve sömürüden oluşan ikili bir mekanizmaya sahiptir: toplam milli gelire oranla yüksek olması gerekmeyen dış kaynaklı büyük kazançlar, farklı gruplar arasında siyasi bir “konsensüs” ve “uzlaşma ruhu” yaratmak ve toplumsal çatışmaları ve gerilimleri yatıştırmak için yeterlidir. Bu, demokrasisinin kurulması ve işleyişi için gerekli olan siyasi ve psikolojik koşuldur. Vatandaşlığa yönelik yüksek iç engellerin varlığı ve çok sayıda insanın vatandaş olmayan olarak tanımlanması, birincisi, askeri üstünlüğü korumaya yardımcı olan savaşçı vatandaşların dini ve kültürel homojenliğini korumaya, ikincisi ise, bireysel veya kurumsallaşmış bir temelde vatandaş olmayanları sömürürken, dağıtım nüfusunun boyutunu azaltmaya ve kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya hizmet eder.

Bu temelde, Batı tarzı demokrasiyi daha kesin bir şekilde tanımlayabiliriz: Bu, devlet içindeki vatandaş grupları arasında iç ve dış kaynaklı büyük ve geniş çaplı  kazançların dağıtılmasına yönelik bir siyasi süreçtir; açık bir iç-dış ikilemi barındırır: Vatandaşlar kendi aralarında eşit haklara sahiptir, kamu işlerine birlikte katılırlar, uzlaşma ruhuna sahiptirler ve refah güvencelerinden yararlanırlar; ancak demokratik yaşamları, iç ve dış egemenlik (emperyalist hakimiyet)  ve sömürü yapısına bağımlıdır.

Özgürlük ve eşitliğin dengesiz ve uyumsuz olması durumu Batı akademi dünyasında yaygın olarak kabul görmüştür.

Burada Batı tarzı demokrasinin eşitliği reddettiğini görüyoruz: vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki eşitsizlik, demokratik devletin başkaları tarafından egemenlik altına alınması ve sömürülmesi. Bu nedenle Batı tarzı demokrasiyi “ayrımcı-çıkar dağıtımcı demokrasi” olarak sınıflandırabiliriz.

Yukarıda, antik veya Lenin’in Analiz ettiği yeni emperyalizmin “seçilmiş halklara münhasır”-çıkar dağıtımcı demokrasiyi desteklediğini ve bunun da vatandaşları imparatorluğu ve emperyalizmi hararetle desteklemeye ittiğini savunduk.

Antik Yunan filozofları ve tarihçileri, demokratik dönemde Atina vatandaşlarının güçlü bir militarist ruha, hegemonik bir bakış açısına sahip olduğunu belirtmişlerdir; Tocqueville, güçlü şahsiyetlerin beyaz ve siyah insanların “herhangi bir ülkede eşit şartlarda yaşamasına” izin verebileceğini, ancak “Amerikan demokrasisi işlerin başında kaldığı sürece, hiç kimsenin böylesine zor bir görevi üstlenmeyeceğini” belirtmiştir;

Engels, 19. yüzyılın ortalarında ve sonlarında demokratik seçimlere katılan İngiliz işçi sınıfının kendi devletinin sömürge politikasını desteklediğini belirtmiştir; Lenin, yirminci yüzyılın başında Batı Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin ‘demokratikleşme’ sürecine katıldıklarında kademeli olarak şovenleştiğini belirtmiştir; ve bugün de ABD’deki alt ve orta sınıfların genel olarak hükümetlerinin Çin’e yönelik sert emperyalist politikalarını desteklediğini görüyoruz.

Batı tarzı demokrasi, öteki üzerinde hakimiyete ve sömürüye dayanır ve bundan, bu demokrasinin iç ve dış kaynaklardan elde edilen kazançları elde edemediğinde, çöküşe ve yıkıma mahkum olduğu sonucu çıkar.

Şu da doğrudur: göçebe devletler tarım alanlarını ele geçirip yağmalamayı bıraktıklarında, kaçınılmaz olarak askeri demokrasiyi terk ettiler; Atina, Peloponez Savaşı’nda Sparta’ya yenildikten sonra imparatorluğu yavaş yavaş dağıldı ve bundan sonra demokrasi geriledi; bugün de dünya hakimiyeti azalan ve dünya ölçeğindeki kazançları tükenmekte olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, çıkar dağıtımcı demokrasisi de benzer şekilde çürüyor ve Hıristiyan beyaz ırkçılığı, dışlayıcı bir sistem çerçevesinde hızla büyüyor.

Bununla birlikte, hâlâ demokrasinin iyi bir şey olduğunu ve halkın ülkesinin efendisi olması gerektiğini söylüyoruz; mesele sadece hangi şekilde ve ne tür bir demokrasi inşa edileceğidir.

Bugünkü Çin’in dünya sistemi içindeki konumu, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kapitalist ülkelerin durumunun tam tersidir; burada Çin halkı, Çin Komünist Partisi’nin önderliğinde, ulusal kurtuluş ve ulusal kalkınma için verdikleri tarihsel mücadelede tamamen farklı bir demokrasi biçimi yaratmıştır: “kapsayıcı-kalkınmacı demokrasi”.

Bu kavram, Mill’in temsili demokrasi vizyonunu “kalkınmacı demokrasi” olarak adlandıran Held’den esinlenmiştir. Temsili Hükümet Üzerine Düşünceler adlı eserinde Mill, “bu nedenle, iyi yönetimin ilk unsuru, toplumu oluşturan insanların erdem ve zekası olduğundan, herhangi bir yönetim biçiminin sahip olabileceği en önemli mükemmellik noktası, halkın kendisinin erdem ve zekasını teşvik etmektir” önermesiyle başlamıştır.

Buna göre Mill, kadınlar da dahil olmak üzere herkese oy hakkı verilmesini savunmuştur; böylece insanlar erdem ve bilgelik geliştirebilecek bir konuma gelebileceklerdir. “Kalkınmacı demokrasi” ile kastettiğimiz şey, “kalkınma” kavramının anlamını, sanayileşmeye odaklanan ekonomik kalkınmayı da içerecek şekilde genişletmektir; bu kalkınmada insanlar, erdem ve bilgeliklerini geliştirmek için katılım gösterir ve eğitim ve siyasi katılım yoluyla çok yönlü ve bütünsel bir gelişim elde ederler.

Çin’de kapsayıcı-gelişimci demokrasinin oluşumu, yukarıda bahsedildiği gibi tarihsel ve kültürel kökenlere sahiptir, ancak aynı zamanda dünya sisteminden gelen yapısal kökenlere de sahiptir: Çin’e karşı İngilizlerin Afyon Savaşı (1840), İngiltere’deki ilk parlamento reformunun tamamlanmasından kısa bir süre sonra başlatıldı; Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin revizyonistleşmesi, Alman ordusunun Çin’in Jiaodong Yarımadası’nı ve Şandong kentini ve Qindao limanını  işgal etmesiyle eşzamanlıydı.

Çin’e yönelik emperyalist baskı ve sömürünün, Batı Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesinin temel dayanaklarından biri olduğu söylenebilir. İki taraf, dünya sisteminde tamamen zıt konumlardaydı ve o dönemdeki siyaset mantığı tamamen farklıydı; Batı tarzı demokrasi, Çin’de hiçbir şekilde uygulanabilir değildi.

Aksine, Çin Komünist Partisi, emperyalizm, ulusal sorun ve sömürgecilikle ilgili Leninist teorileri benimsedi ve Çin halkını ulusal kurtuluş, ulusal bağımsızlık ve dolayısıyla ulusal kalkınma arayışına yönlendirdi. Çin tarzı demokrasi, bu siyasi yolculuğun bir parçasıdır ve yapısal ilkeleri, Batı tarzı seçilmiş halkların münhasır-çıkar dağıtımcı demokrasiden tamamen farklıdır.

Birincisi, Çin tarzı demokrasi, kalkınmayı sağlamayı başarmayı hedefleyen bir siyasi mekanizmadır. Batı tarzı demokrasi, çukarların ve faydaların dağıtımına odaklanırken, Çin tarzı demokrasi faydaların yaratılmasına ve daha fazla üretilmesine odaklanır ve bu nedenle Çin tarzı demokrasi kalkınmaya hizmet etmede tam isabet sağlar. “Çin’de: İşleyen Demokrasi” başlıklı Beyaz Kitapta belirtildiği gibi, “Uzun süredir zayıf ekonomik temel mağduriyetine sahip olan kalabalık bir ülke olarak Çin, demokrasi ile kalkınma arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Öncelik her zaman kalkınmadadır; kalkınma, sosyalist demokrasi sistemi tarafından kolaylaştırılır ve karşılığındabu  demokrasinin gelişimini destekler. Çin, hiçbir zaman bir ülkenin kalkınmada içinde bulunduğu  aşamaya bakmaksızın hiçbir zaman bu ülkedeki demokrasi konusunda boş laflar etmeye kapılmamıştır.”

İkincisi, Çin tarzı demokrasi, Çin Komünist Partisi’nin genel önderliği altındaki demokratik merkezciliktir. Batı tarzı demokrasi temelde, çıkar dağıtımcı bir siyasi oyunda farklı çıkar gruplarını temsil eden çoğulcu, çıkar dağıtımcı siyasi partiler şeklinde işler. Çin tarzı demokrasi ise, ÇKP’nin teorik, siyasi üstünlüğü sayesinde halkı her alanda yönlendirip örgütlediği, faydayı birlikte yaratıp bölüştürdüğü bir kalkınma mekanizmasıdır.

Üçüncüsü, Çin tarzı demokrasi eşitliği en temel değer olarak benimsemektedir; özellikle de ulusal kalkınma davasına herkesin genel katılımını sağlamak amacıyla bu eşitlik değeri yüksekte tutulamalı ve herkes kalkınmanın faydalarından eşit olarak yararlanmalıdır.

 Batı tarzı demokraside vatandaşlar her şeyden önce çıkar paylaşımcılarıdır; bu da halk içinde açık bir bölünme yaratan ve  vatandaşlıktan sistematik bir dışlanma mekanizması oluşturmaktadır.

Çin tarzı demokrasi, kalkınmaya yönelik bir demokrasidir ve Anayasa’nın önsözünde şöyle denmektedir: “Sosyalizmi inşa etme davası işçilere, köylülere ve aydınlara dayanmalıdır.” Halk her şeyden önce ‘sosyalizmi inşa edenler’dir ve devlet, tüm halkın kalkınmaya evrensel ve eşit bir şekilde katıldığı bir kalkınma topluluğudur. Siyasi katılım üzerine yerleşik akademik tartışma büyük ölçüde yönetime katılımla sınırlıdır, ancak üretken kalkınmanın en büyük siyaset olduğu Çin’de, siyasi katılım her şeyden önce üretken kalkınma sürecine katılım olarak ifade edilir.

Dördüncüsü, Çin tarzı demokrasi, kalkınmanın meyvelerinin halk tarafından herkesin evrensel olarak paylaşılmasını garanti eder.

Batı tarzı demokrasi, iç ve dış kazançların bölüştürülmesini amaçlar ve bazı vatandaş grupları ayrıcalıklı kalır ve bundan yararlanır. Çin tarzı demokrasinin ekonomik temeli, halk tarafından ortaklaşa yaratılan ulusal servettir ve en önemli bölüşüm ilkesi, her bireyin elinden gelenin en iyisini yapması ve gelirden emek katkısına göre pay almasıdır; üretken kalkınmaya katılım ise bölüşüm sürecine katılımın ön koşuludur. (çalışmayana ekmek yok)

Beşinci olarak, Çin tarzı demokrasi halkı oluşturan tüm bireylerin özgür,  çok yönlü ve bütünsel gelişimini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

Batı tarzı demokrasi, çıkarların paylaşımına odaklanır; mülkiyet hakları ve ekonomik çıkar ilkesi tüm bireyleri ve toplumun zihnini ve davranışlarını büyük ölçüde belirler ve bu da halkın genel olarak yabancılaşmasına yol açar. Çin tarzı demokrasi, kaliteli üretimin çoğalması ve gelişmesi yoluyla insanın çok yönlü ve özgür  gelişimini amaçlamaktadır: herkesin üretken faaliyetlere katılımı, sağlam bir kişilik ve özerk davranış duygusunun gelişmesi; sadece okullarda değil, aynı zamanda kapsamlı siyasi eğitim yoluyla da eğitime verilen yüksek öncelik; ve “kitle çizgisi” yoluyla halkın kamu işlerine katılımı öncelikli hedeflerdir. Bu süreçler sayesinde halkın erdemleri ve bilgeliği artar ve bu da daha yüksek bir gelişme düzeyine katkıda bulunur.

Çin Komünist Partisi’nin Çin halkını tamamen yeni bir demokrasi biçimi yaratmaya yönlendirdiği görülebilir: kapsayıcı-gelişimci demokrasi sadece bölüşüm ve yönetişimle ilgili değildir, aynı zamanda üretim ve kalkınmaya da uzanır; demokratik gündem, dikkat çekici bir biçimde üstyapı alanından üretim ilişkileri ve üretici güçler alanına kadar uzanmaktadır – bu, Xi Jinping döneminde uygulanmaya başlayan tüm süreçleri kapsayan halk demokrasisinin anlamlarından biridir; evrensel olarak eşit bir halkın ortak yaratımı ve faydaların ortaklaşa paylaşımı, dış sömürüye bağlı olmayan veya iç dışlamayı reddeden, dolayısıyla Çin demokrasisi büyük olumlu dışsallıklara sahip, kendi kendine yeten bir demokrasidir. Çin’in insanlığın ortak kader topluluğunun inşasını savunması ve küresel kalkınma girişimleri, bu demokratik mantığın doğal bir uzantısıdır – böylece Çin demokrasisi Batı tarzı demokrasinin sıfır toplamlı çatışma mantığı ile ve Batı tarzı demokrasinin  dışlayıcı doğasıyla tam bir karşıtlık oluşturmaktadır.

IV. Sonuç

Engels ve Lenin’in Batı Avrupa’daki işçi sınıfının aristokratlaşması ve sosyal demokrat partinin revizyonistleşmesi üzerine tezlerinden esinlenen bu makale, tarihsel-politik bir yaklaşım uygulayarak Batı tarzı demokrasinin üç kaynağını – antik Yunan, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri – incelemekte ve bu ülkelerin demokrasileri ile antik imparatorluklar veya modern emperyalizm arasında önemli bir ilişki olduğunu tespit etmektedir. Demokrasinin kökenleri elbette çok nedenlidir, ancak yabancı yağmalardan elde edilen ganimetlerin içerde  kazanç olarak paylaşımı, içerde çeşitli farklı grupların çıkarlarını uzlaştırmada ve demokratik konsensüsü sürdürmede son derece önemli bir rol oynamıştır.

Bu tespitimiz demokrasi hakkındaki bir dizi önemli gerçeği açıklamaktadır:

Birinci olarak, 5000 yıllık insanlık tarihinde, yalnızca bir avuç devlet demokrasiyi kurmuştur ve kısa bir inceleme, bunların genellikle yabancı fetihlerle ayakta kaldığını ortaya koyar; fetih güçleri azaldıkça ve ganimet girdileri küçüldükçe, demokrasi de sona ermek zorundadır.

 İkincisi, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki modern demokrasiler, bu devletlerin emperyalizmleriyle birlikte ortaya çıkmış ve 2008’lerden itibaren yeni emperyalizm genişlemesinin sınırlarına ulaştıkça, bugün demokrasilerde çürüme, siyasi partilerin çürümesi ve devlet çürümesi sancıları görülmektedir.

 Üçüncüsü, geçtiğimiz yüzyıl boyunca, Cumhuriyet dönemi (1911-1949) Çin de dahil olmak üzere, sistemin çevresindeki gelişmekte olan ülkelerde Batı tarzı demokrasiler kurulmuştur; özellikle 1970’lerdeki üçüncü demokratikleşme dalgası sırasında, önemli sayıda Üçüncü Dünya ülkesi Batı tarzı demokrasiler kurmuştur.

Ancak, bu zayıf ülkelerin dünya sistemi içindeki kenarda kalan zayıf ve marjinal konumları, onların sadece büyük ve geniş çaplı kazançlar elde etmelerinin imkansız olduğu anlamına gelmekle kalmamış, aynı zamanda ürettikleri sınırlı servet fazlaları da güçlü emperyalist çekirdek devletler tarafından ele geçirilmiştir. Bu ülkelerde çıkar dağıtımcı demokrasinin işleyebilmesi için gereken ekonomik temel yoktu; bu nedenle üçüncü demokratikleşme dalgası da kısa sürede demokratik gelişmede durgunluğa ve hatta demokratik çöküşe dönüştü.

Bu makale ayrıca iki metodolojik önermeyi doğrulamaktadır: Birinci olarak, demokrasiyi anlamak için onun ekonomik temellerini ele almak gerekir.

 Herhangi bir sistemin sürdürülmesi ve işleyişinin bir maliyeti vardır ve bu nedenle Çin geleneksel olarak monarşik bürokrasi sistemini uygulamıştır. Çıkar dağıtımcı demokrasiyi uygulayan incelediğimiz üç Batı siyasi sistemi ya da Batı’dakinden çok farklı bir demokrasi modelini tercih eden çağdaş Çin’in demokrasisi büyük ölçüde temelde farklı ekonomik yapılara, farklı servet üretme biçimine ve farklı bölüşüm biçimlerine dayanmaktadır.

 İkincisi, demokrasi araştırmaları – aslında tüm konuların araştırılması – dar ulusal zihniyete hapsolmamalı, iç ve dış faktörleri ve iç ve dış etkileri dikkate alan küresel bir bakış açısına sahip olmalıdır; özellikle 19.yüzyılın ortalarından itibaren ülkeler ve dünya genelindeki tüm konuların araştırılması, sistemin yapısal kısıtlamalarının yönünü ve gücünü dikkatle gören bir dünya sistemi perspektifine sahip olmalıdır.

Bu makalede, tarihsel siyaset bilimi ile dünya sistemi yaklaşımını birleştirerek bir demokrasi tipolojisi geliştirilmiştir: Bunlardan biri, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin kalbinde şekillenen, iç ve dış ayrımı ilkesine dayanan ve ikili egemenlik ve sömürü mekanizmasına büyük ölçüde bağımlı olan, dolayısıyla sürdürülemez ve evrenselleşmesi zor olan Batıdaki dışlayıcı-dağıtımcı demokrasidir. Diğeri ise, sistemik baskıya direnmek ve bağımsız kalkınmayı sağlamak amacıyla Çin Halkının önderliğinde Çin Komünist Partisi tarafından yaratılan demokrasi kapsayıcı-kalkınmacı demokrasidir; bu demokrasi, eşitliği temel değer olarak benimser ve ülkenin özerkliğine ve kalkınmasına odaklanır, ülkedeki tüm halkların ve ulusların çıkarlarının uyumunu sağlar ve bu nedenle sürdürülebilir ve dünya ölçeğinde genelleştirilebilir. Çin tarzı demokrasi, tarihin sonu değil, halkın kapsamlı kalkınmayı ortak ve sürdürülebilir bir şekilde gerçekleştirmesi için dinamik bir mekanizmadır.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir