Emperyalizm ve “İki Düşman Kamp” Teorisinden İnsanlığın Ortak Gelecek Topluluğunu İnşa Anlayışına: Çin’deki Sosyalizm ile Dünya Kapitalizmi Arasındaki Ekonomik İlişkiler

Prof. Xie Fusheng, Çin Renmin Üniversitesi’nde Çin’e Özgü Sosyalizmin Siyasi Ekonomisi Ulusal Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı ve Çin Renmin Üniversitesi Ekonomi Fakültesi Dekan Yardımcısıdır.  Kasım 2022

Çin’in sosyalist modernleşme pratiği ve nihai hedefi olan komünizm yolundaki mücadelesi, Çin Komünist Partisi’nin tarihsel konumuna dayanarak, Çin’in dünyanın kapitalist ekonomisi ile ekonomik ilişkilerini nasıl yöneteceğine dair soruyu yanıtlamasını gerektirmiştir. Bu soru, ne doğrudan Marx ve Engels’in klasik teorilerinden yola çıkılarak yanıtlanabilirdi, ne de basitçe emperyalizm ve “iki düşman kamp” teorisinden yola çıkan Sovyet dış ilişkiler teorisini benimseyerek basitçe çözülebilirdi.  

ÇKP, kapitalist dünya ile etkileşim pratiğinde, farklı tarihsel aşamalardaki çelişmelerin dönüşümüne ve gerçekliğin taleplerine dayanarak, emperyalizm teorisinin gözden kaçırdığı ve Marx’ın “hakiki topluluk” teorisinde içkin olan uluslararası karşılıklı bağımlılık ve evrensel etkileşim fikrini yeniden keşfetti.

Emperyalizm teorisine özgü ideolojik çatışma görüşünü aştı ve ardı ardına ilerici ve yenilikçi bir dizi yeni düşünceler önerdi. Bunlar arasında “ara bölgeler” teorisi ve Üç Dünya teorisi, “barış ve kalkınma en önemli temalardır” teorisi ve insanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa teorisi yer almaktadır. Çin’in dış ilişkiler konusundaki düşüncesinin doruk noktası olan, insanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa etme kavramı ÇKP’nin Marksist “hakiki topluluk” teorisinin sistematik bir özetini ve en son gelişimini temsil etmektedir.

Sosyalist ülkeler ve dünya kapitalizmi arasındaki diyalektik ilişki

Marx’ın “evrensel etkileşim” kavramı, sermayenin mantığının analizi ve onun oluşturduğu sınıflar analizine dayanarak ortaya atılmıştır.  

Marx, insan toplumunun özünün bir çıkar topluluğu olduğunu savunmuştur. Ekonomik-toplumsal formasyonların gelişimini yöneten yasalara göre, bu çıkar topluluğunun gelişimi sırasıyla “insanın kişisel bağımlılığı” ile karakterize edilen doğal bir topluluk, “maddi bağımlılığa’ dayalı sınıf temelli bir çıkar topluluğu ve “bireyin çok yönlü ve bütünsel gelişimi” ile karakterize edilen “insan topluluğu” olarak tezahür eder; bunlar sırasıyla kapitalizm öncesi toplum, kapitalist toplum ve komünist topluma karşılık gelir (Huang Jin, 2019; Xu Bin, 2019).

Maddi bağımlılığa dayalı kapitalist toplumda, ilkel ve kapalı etkileşim biçimleri yavaş yavaş ortadan kalktıkça, “her ulus diğer ulusların dönüşümüne bağlıdır”, bu da ulus devletlere dayalı modern küresel (evrensel) etkileşime yol açar. Bu sürekli genişleyen küresel etkileşim, gerçek bir komünist toplumsal formasyon için “mutlak olarak gerekli olan pratik öncülleri” yaratır.

Ancak, kapitalist dünyadaki bugünkü yaygın etkileşim, gerçek bir insan topluluğu oluşturamaz. Marx, “hakiki topluluk” terimini iki anlamda kullanmıştı. Birincisi, geleceğin komünist toplumundaki “özgür bireylerin birliği”. “Ortak çıkarlar temel ilkeler haline gelmiştir; kamu ve bireysel çıkarlar arasında çok az fark vardır” ve ancak işte o zaman topluluk, tüm bireyleri eski üretim ilişkilerinden gerçekten özgürleştirir. 

İkincisi, “sınıf olarak ortak çıkarları olan” burjuvazinin oluşturduğu “hakiki topluluktur”; bu topluluk, bir devlet ve burjuvazi uluslararası ittifakı biçimindedir.  

Kapitalist toplumdaki sınıf ilişkileri, “doğrudan karşıt iki sınıf: burjuvazi ve proletarya” olarak basitleştirilebilir ve “tüm toplum giderek iki düşman kampa bölünür.” Sınıf çıkarlarının çatışmasını gizlemek için, burjuva devleti, burjuva çıkar topluluğunu “hayali olan (fiktif) bir topluluk” biçiminde temsil eder; oysa burjuva devletin özü, “tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite”, “bir sınıfın diğerine karşı birliğidir”.

Kapitalist dünya içindeki etkileşim, burjuva devletini “birleşik bir hükümete, birleşik yasalara, birleşik ulusal sınıf çıkarlarına ve birleşik tarifelere sahip birleşik bir ulus” haline getirir.

Marx ve Engels’in tarihsel materyalizm metodolojisini kullanarak insanlığın toplumsal gelişiminin aşamalarını ortaya koymasından bu yana, birçok Marksist bilim insanı, insan dünyasının sınıf çıkarları topluluğundan hakiki bir insan topluluğuna nasıl geçiş yapabileceğini derinlemesine incelemiştir.  

Lenin ve Stalin gibi klasik Marksist yazarlar “İki büyük sınıf çıkar topluluğu” yani burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çıkar çatışmasını ve komünist topluma geçiş için ilerlemeyi proletaryanın burjuvazi üzerinde kuracağı üstünlükle, yani devrimci araçlarla (devrim, proletarya diktatörlüğü vb.) sağlayacağından yola çıkarak  bu anlayışa dayalı bir uluslararası politika ve dış politika teorisi inşa etmişlerdir. Bu uluslararası ilişkiler teorisi dünyayı bu sınıf çatışması merceğinden görmüş; dış politikada ülkeleri “burjuva/kapitalist kamp” ve “proleter/sosyalist kamp” olarak ikiye ayırmış ve buna göre sosyalist ülkelerin dış politikasının amacı, dünya çapında proletarya devrimini desteklemek, burjuva düzenini zayıflatmak olmuştur.Böylece iç politikadaki sınıf savaşımı uluslararası ilişkilere taşınmış, sosyalist bir ülkenin dış politikası, tıpkı yurtiçinde olduğu gibi, küresel ölçekte işçi sınıfının (proletaryanın) burjuvaziye karşı yürüttüğü mücadeleye hizmet etmeli, ve “dünya devrimi” hedefine göre şekillenmeliydi.

Nitekim 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki yükselen tekelci kapitalizm ortamında Lenin, geliştirdiği emperyalizm teorisinde, iki büyük sınıf kampı arasındaki düşmanca ilişkiyi, proletarya topluluğunun çıkarlarını temsil eden sosyalist devletler ile burjuvazinin çıkarlarını temsil eden kapitalist devletler arasındaki düşmanca bir ilişki olarak ele almıştı. Lenin, ilaveten tekelci sermayenin çıkarlarını temsil eden gelişmiş ülkelerin, geri kalmış ülkelerin kalkınmasındaki yıkıcı rolünü vurgulamıştı. Lenin, evrensel küresel etkileşimin nesnel yasalarının herhangi bir sınıfın öznel arzularına bağlı olmadığını ve sosyalist ülkelerin, belirli bir bedel karşılığında bile olsa, kapitalist ülkelerin ileri teknoloji ve yönetim deneyimini aktif olarak kullanması gerektiğini vurgulamasına rağmen, Lenin’in emperyalizm teorisinde sosyalist Sovyetler Birliği ile kapitalist ülkeler arasındaki ilişki hala iki düşman sınıf kampı arasındaki çelişme mantığıma dayanıyordu. Lenin, Rus proletaryasının zaferinden sonra yeni bir dönemin başladığını, bunun da “dünya devrimi dönemi” olduğunu söylemişti.

Sovyetler Birliği ile kapitalist ülkeler arasındaki etkileşimler, yalnızca geri kalmış ülkelerin gelişmiş medeniyetlerin kazanımlarını alması, özümsemesi ve kullanması amacıyla gerçekleşiyordu; bu da esasen “ekonomik alandaki sınıf mücadelesi ve savaşın devamı” olarak görülüyordu. Lenin o dönemdeki uluslararası durumu ve dünya siyasetini analiz ederken, “dünya siyasetindeki tüm olayların zorunlu olarak tek bir merkezi nokta etrafında döndüğünü bunun da dünya kapitalizminin sosyalist Sovyet Cumhuriyeti arasındaki ölüm kalım mücadelesi” olduğunu vurgulamıştı; ona göre bu sosyalizm ile kapitalizm/emperyalizm arasındaki mücadelede anti-emperyalist güçlerin temel gövdesi artık “ezen” Batılı ülkelerin işçi sınıfları değil, başta Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki “ezilen” ülkeler ve onların işçi sınıflarıdır. Lenin, devrimin fitilinin artık sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ateşleneceğini düşünmüştür. Çünkü kapitalist sistem, bu ülkeleri sömürerek kendi işçi sınıfını bir nebze olsun “besleyebilmekte” ve işçi sınıfının devrimci enerjisini törpüleyebilmektedir. Bu yüzden, sosyalist devrimin dünya çapında başarısı, Sovyetler’in bu “ezilen ülkelerdeki” ulusal kurtuluş hareketleri ve işçi sınıflarıyla ittifak kurmasına bağlıdır.

Özetle Lenin, dünya siyasetini kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele arenasına indirgemiş ve bu savaşta en güçlü devrimci potansiyelin, Batı’nın sömürdüğü “ezilen ülkelerin” işçi sınıflarında yattığını ilan etmişti.

Stalin 1919 yılında yazdığı “İki Kamp” adlı makalede şu ifadeleri kullanmıştı: Dünya bugün uzlaşmaz iki kampa bölünmüş durumda: emperyalizm kampı ve sosyalizm kampı. Ölüm döşeğindeki emperyalizm son çareye tutunmaya çalışıyor”. “1924 yılında, “Leninizmin Temelleri Üzerine” eserinde Stalin, Lenin’in emperyalizmin “proletarya devriminin arifesi” olduğu görüşünü ilk kez teori düzeyine çıkararak “emperyalizm ve proletarya devrimi çağı” içindeyiz teorisini ortaya atarak Lenin’in görüşünü revize etti.

Bu dönüşümün temel arka planı ve içeriği şöyledi:

Stalin, Lenin’in Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi’nin niteliğine ilişkin analizini (yani kapitalizmin ölüm evresine girdiği ve devrim zamanının geldiği düşüncesini) tüm tarihsel dönemin niteliğini tanımlayan bir üst düzeye yükseltti ve bu dönemin (1910-1940) temel özelliklerinin savaşlar ve devrimler ile sosyalizmin önce bir veya birkaç ülkede zafer kazanma olasılığı olduğunu vurguladı.

1927’de Stalin, bu görüşlerini daha da ilerleterek “kapitalizmin genel krize girdiği” teorisini geliştirdi, böylece dünyada içinde bulunduğumuz dönem ile ilgili görüşünü pekiştirdi ve dünyanın dünya kapitalizminin topyekün çöküşü ile sosyalizmin kademeli zaferi arasında uzun bir mücadele dönemine girdiğini savundu. Stalin 1930’da şöyle demişti: “Kapitalizm artık birleşik ve her şeyi kapsayan bir dünya ekonomik sistemi değildir; kapitalist ekonomik sistemin yanı sıra, sosyalist bir ekonomik sistem de mevcuttur.” (Zhong Zheming, 2006).

Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin karşı karşıya olduğu en önemli kaygı, ülkenin ayakta kalması ve egemenliğini tehlikeye atan kapitalist kuşatmadan kurtulmaktı. Bu nesnel zorunluluk, onları ekonomik kalkınmayı ikincil bir konuma yerleştirmeye zorladı. Stalin bu konuyu şöyle değerlendirmişti:

“Parti yoldaşlarımıza şu açıklanmalıdır: ne kadar büyük olursa olsun hiçbir ekonomik başarı, kapitalist kuşatmanın ve bunun sonucunda ortaya çıkan sonuçların gerçeğini ortadan kaldıramaz.” http://www.marx2mao.com/Stalin/MB37.html

Bu görüşler çerçevesi içinde Sosyalist ve kapitalist ülkelerin bir arada yaşaması geçici bir olgu olarak görülmüştü; bu iki farklı devlet türü, iki büyük sınıf kampını temsil ediyordu ve doğrudan düşmanca bir ilişki içindeydi. 1950’lerden sonra, iki büyük sınıf çıkar grubu arasındaki düşmanca ilişki teorisi, ideolojik mücadeleyi merkeze koyan Soğuk Savaş düşüncesine dönüştü ve Sovyetler Birliği tarafından temsil edilen sosyalist kamp ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından temsil edilen kapitalist kamp arasında düşmanca bir ilişki olarak kendini gösterdi.

İki kamp, ​​yerel vekalet savaşları, teknolojik rekabet ve nükleer silahlanma yarışları, uzay yarışı ve diplomatik rekabet gibi “soğuk” yöntemlerle on yıllarca süren bir mücadele yürüttüler.

Çin Komünist Partisi ve Mao Zedung’un Yaptığı Yeni Açılım: Orta Bölgeler Fikri ve Üç Dünya Teorisi Düşüncesi

Mao Zedung,  daha 1960’ların ortalarında, dünya siyasi manzarasının artık 1950’lerde olduğu gibi sadece sosyalist ve kapitalist kamplar arasındaki bir çatışmadan ibaret olmadığını; büyük bir karışıklık, büyük bir farklılaşma ve büyük bir yeniden yapılanma ve kaos durumunun ortaya çıktığını belirtmişti.

 “İki kamp” düşüncesi yerine “Orta veya ara bölgeler” ve “Üç dünya” fikirleri, Çin Komünist Partisi tarafından kullanılarak Marx’ın küresel etkileşim üzerine teorisinin ilk yenilikçi gelişimini temsil etmiştir. ÇKP o dönemde geçerli olan iki kamplı çatışma doktrinini kırarak, Marx ve Engels’in uzun zamandır ihmal edilen evrensel küresel etkileşim teorisini yeniden vurgulamaya başlamış, farklı sosyal sistemlere sahip ülkelerin ortak çıkarlar topluluğu haline gelebileceğini öne sürmüş ve böylece iktidardaki proletarya partisinin sosyalist ülkelerin dış ilişkilerini yönetmesi için daha geniş bir pratik alan sağlamıştır. Mao Zedong, II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada iki ara bölge olduğunu savunmuştu: “Asya, Afrika ve Latin Amerika birinci ara bölgeyi oluşturur; Avrupa, Kuzey Amerika (Kanada) ve Okyanusya ikinci ara bölgeyi oluşturur. Japonya da ikinci ara bölgeye aittir.” Mao Zedong 1974’te, bu ara bölge teorisine dayanarak, birbirine bağlı ancak çelişmeli üç dünya olduğunu belirterek Üç Dünya teorisini ortaya attı: “Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Birinci Dünya’dır. Ara güçler – Japonya, Avrupa, Avustralya ve Kanada – İkinci Dünya’dır. Biz Üçüncü Dünya’dayız … Japonya hariç Asya Üçüncü Dünya’dır. Afrika’nın tamamı Üçüncü Dünya’dır ve Latin Amerika da Üçüncü Dünya’nın parçasıdır.”  Bu görüşler ideolojik çatışma mantığını aşmış ve ideolojinin küresel ilişkilerde temel ilişki ve çelişmeleri belirlediği basit görüşün ötesine geçmiştir. Bu yeni iki teori sınıf temelli çıkar toplulukları içinde de çelişmelerin var olduğunu ve küresel ilişkilerin  iki sınıfın kutuplaşmış karşıtlığıyla sınırlandırılmaması gerektiğini temel alır.

1946-49 Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcından itibaren Mao Zedung, dünyanın temel çelişmelerinin sınıflar arasında iki kutuplu bölünmenin ötesine geçtiğini kabul etmiş ve kapitalizm ile sosyalizm güçleri arasında yer alan sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin bir ara bölge oluşturduğunu öne sürmüştü. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki çelişmeler derinleştikçe, ABD bu geniş ara bölgelerde “güç politikası uygulamaya başlamıştır”.

Bunun sonucunda sadece ezilen ülkelerde ABD’ye karşı çıkan güçler güçlenmekle kalmamış, aynı zamanda Batı ülkeleri ile ABD arasındaki çelişmeler de yoğunlaşmış, Fransa ve diğer Batı ülkeleri ABD’nin hegemonik davranışlarına giderek daha fazla karşı çıkmıştır. Sosyalist kamp içinde de çelişmeler mevcuttu. Sovyetler Birliği’nin Çin’e yönelik büyük güç şovenizmi politikaları nedeniyle Çin-Sovyet ilişkileri kötüleşti (Wang Shuyin, 2015, s. 426).

Mao Zedung, birçok milliyetçi ülkenin “ne emperyalist ne de sosyalist” olduğunu ve farklı sınıfların toplumsal normları çiğneyen hegemonyacılığa karşı çıkmada ortak bir çıkarı paylaştığını belirtti.

1960’larda Çin, Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının sömürgecilik karşıtı ve emperyalizm karşıtı mücadelelerine mümkün olduğunca destek verdi ve karmaşık uluslararası durum karşısında nispeten proaktif bir stratejik pozisyon koruyarak, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki yeni bağımsız dost ülkelere mümkün olduğunca yardım teklif etti (Li Jie, 1993).

Çin’de Birinci Beş Yıllık Plan’ın başlamasından sonra, Sovyetler Birliği gibi sosyalist ülkeler dışında, Çin’in Güneydoğu Asya ülkeleri ve bazı Batı ülkeleriyle, özellikle Japonya ve İngiltere ve İtalya gibi Batı Avrupa ülkeleriyle uluslararası ticareti kademeli olarak gelişti ve uluslararası ekonomik ve ticari ilişkilerde çığır açan ilerlemeler kaydedildi. Japonya’yı örnek alacak olursak, Çin ile Japonya arasındaki toplam ithalat ve ihracat ticaret hacmi 1953’te 9,92 milyon ABD doları iken, 1970’te 810 milyon ABD dolarına yükselmişti.

Orta Bölgeler ve Üç Dünya fikirleri, Çin’in sosyalist inşanın ihtiyaçlarına göre mümkün olduğunca geniş bir yelpazede ticaret ve işbirliği yapması gerektiğini, buna kapitalist ülkelerle olan ticaret ve işbirliğinin güçlendirilmesinin de dahil olduğunu savunmuştu.

1954’te Mao Zedong, “barış yapmak isteyen tüm ülkelerle işbirliği yapmayı” önererek, sadece çok sayıda gelişmekte olan ülkeyle dostane ilişkiler kurmayı değil, aynı zamanda İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle resmi diplomatik ilişkiler kurmayı, komşu ülkelerle dostane ilişkileri aktif olarak pekiştirmeyi ve güçlendirmeyi ve özgüven ile yabancı deneyimlerden öğrenme arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde ele almayı hedeflemiştir. 1956’da Çin Komünist Partisi’nin 8. Kongresi, Beş Barış İçinde  Birlikte Yaşama İlkesine dayalı bir dış politika izlemeyi önermiştir (Wang Shuyin, 2015, s. 425).

Çin, sosyalist ülkelerle ekonomik ve ticari ilişkiler geliştirmekle kalmamış, aynı zamanda Japonya ve Almanya gibi İkinci Dünya ülkeleriyle de ticarette hızlı bir büyüme kaydetmiştir. 1970’lerin ortalarından sonlarına doğru, Çin’in Batı ülkelerinden ithal ettiği komple endüstriyel ekipman setleri, Çin’in ekonomik kalkınmasının önemli bir temeli haline geldi (Pei Changhong, 2021a).

1978’de, Çin ile Japonya ve Çin ile Almanya arasındaki toplam ticaret hacmi, 1971’deki 880 milyon ABD doları ve 230 milyon ABD dolarından sırasıyla 4,82 milyar ABD doları ve 1,36 milyar ABD dolarına yükseldi.

Orta Bölgeler Teorisi ve Üç Dünya Fikirleri, yeni Çin ile kapitalist dünya arasındaki çelişme ve bağımlılık diyalektik ilişkisine cevap vermiş, ideolojik çatışmanın ötesine geçen bir ortak çıkarın varlığını ortaya koymuş ve Lenin’in emperyalizm teorisinden sonra Marksist dünya etkileşimi teorisinde önemli bir teorik atılım olmuştur. Çin’in dünya etkileşimine her yönüyle katılımının teorik temelini atmış ve aynı zamanda Çin’e hayatta ayakta kalması, gelişmesi ve sosyalist inşası için elverişli bir uluslararası ortam kazandırmıştır (Liu Shan & Xue Jun, 1998, s. 34; Hu Weixiong, 2013).

Reform ve açılım dönemi ve sosyalist modernleşme: barış ve kalkınma teması fikirleri ve dünya çapında çok kutupluluk trendi

1970’lerden sonra, Deng Xiaoping ve diğer Çinli Komünistler, Çin’in tarihsel konumuna ve iç ekonomik kalkınmanın ihtiyaçlarına dayanarak, kapitalist dünyada uzun süredir var olan iki karşıt sınıf konumlanması gerçekliğini yeniden incelediler. Çin ile kapitalist dünya arasındaki ekonomik çıkar ortaklığının yalnızca Çin’in sosyalist sistemini etkilemeyeceğini, aynı zamanda sosyalist inşayı teşvik edebileceğini ve küresel etkileşim üzerine Marksist düşünceyi daha da geliştirebileceğini belirttiler.  

“Barış içinde birlikte yaşama” teorisi ilk olarak Lenin tarafından ortaya atılmış ve Stalin ile Mao Zedung tarafından geliştirildikten sonra, özellikle Çin’in dış politikasının temel taşı olarak, savaş sonrası uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. Deng Xiaoping, barış içinde birlikte yaşama ilkesini miras almakla kalmamış, aynı zamanda bu teoriyi yeni koşullar altında daha da geliştirmiştir.  Geçmişte, barış içinde birlikte yaşama ilkesi esas olarak farklı sistemlere sahip ülkeler arasındaki ilişkileri ele almak için bir ilke olarak kullanılmıştı. Sovyetler Birliği sosyalist ülkeler arasındaki ilişkileri ele alırken, “barışçıl içinde birlikte yaşama” teorisinin yerine “büyük ağabey+aile teorisini” ve “sınırlı egemenlik teorisini” uygulamaya başlamıştı. Deng Xiaoping, barış içinde birlikte yaşama diplomasi uygulamasını tüm ülkeler arasındaki ikili ilişkileri ele alacak şekilde genişletmiştir.

Buna dayanarak, Deng Xiaoping, “dünya devrimi” ve “sınıf mücadelesinin yol gösterici ilke olduğu” teorilerin yerine, ülkeler arasında işbirliğine dayalı ilerleme görüşünü önerdi. Deng Xiaoping’in işbirliği ve ortak ilerleme görüşü esas olarak şunları içeriyordu: (1) Güney-Güney işbirliği ve kalkınma fikri; (2) Kuzey-Güney işbirliği ve kalkınma fikri; (3) Doğu-Batı yumuşaması, Doğu-Batı işbirliği ve ortak ilerleme fikri; (4) uluslararası sıcak noktalar ve ihtilaflı alanlarda işbirliğine dayalı kalkınma fikri.

29 Mayıs 1984’te Brezilya Devlet Başkanı Figueiredo ile görüştüğünde, Güney-Güney işbirliği ve Kuzey-Güney diyaloğu fikrini önerdi. Güney-Güney işbirliğinin kolektif öz yeterliliğin temeli olduğunu ve “Üçüncü Dünya ülkeleri arasında karşılıklı değişim, karşılıklı öğrenme ve karşılıklı işbirliğinin birçok sorunu çözebileceğini ve geleceğin çok parlak olduğunu” belirtmişti. Dahası, “Güney-Güney işbirliğinin Kuzey-Güney işbirliğini teşvik etme açısından da önemi vardır” diye ekledi.

Deng Xiaoping, çağın gelişimindeki yeni değişimleri yaratıcı bir şekilde kavrayarak şu fikirleri öne sürdü: “Bugün dünyadaki gerçekten büyük küresel sorunlar barış ve kalkınma sorunlarıdır. Barış sorunu Doğu-Batı sorunu, kalkınma sorunu ise Kuzey-Güney sorunudur.”

Deng Xiaoping’in  “barış ve kalkınma çağımızın en önemli temalarıdır” genel stratejik değerlendirmesi altında, Çin, bölgeler, endüstriler, ticaret ve yatırım gibi alanlarda kademeli açılımın büyük tarihsel pratiğine başladı (Pei Changhong & Liu Bin, 2020; Jiang Xiaojuan, 2021),

Böylece bu düşünceler Çin’in kapitalist dünya içinde sosyalizmi nasıl inşa edebileceği sorununu yenilikçi bir şekilde çözmüş oldu.

Barış ve kalkınma temalarının en önemli temalara haline geldiği kavramı, “dünyanın günümüzdeki gerçek anlamda en önemli küresel stratejik meselelerinin barış ve ekonomik kalkınma meseleleri” olduğunu öne sürer. Üç Dünya teorisini miras alan bu kavram, iki büyük sınıfsal kamp arasındaki düşmanca ilişkinin artık birincil endişe kaynağı olmadığını kabul eder.

Çin, sermayenin getirdiği evrensel kalkınmanın sunduğu fırsatları değerlendirmeli, ülkesinde sosyalizminin gelişimini teşvik etmeli ve insanlık için hakiki bir ortak gelecek topluluğunun koşullarını yaratmalıdır. ( Xi Jinping 2014)

Marx ve Engels’in kapitalizmin toplumsallaşmış büyük ölçekli üretiminden evrensel küresel etkileşimin kaçınılmazlığını türetmelerine ve Lenin’in sosyalist ülkelerin geri kalmışlıktan kurtulmak için gelişmiş kapitalist ülkelerle ekonomik alışverişte bulunmaları gerektiği fikirlerine kıyasla, Deng Xiaoping’in kalkınma mantığına dayalı olarak tüm ülkeler tarafından kapsamlı küresel etkileşimin kaçınılmaz olarak sürdürülmesi hakkındaki söylemi belirgin bir şekilde yenilikçidir (Gu Longsheng, 2014, s. 696-698).

Barış ve kalkınma temalarının en önemli temalar haline geldiği kavramı, Çin’in kapitalist dünya ile ilişkisinin öncelikle işbirliğine dayandığını ve dış dünyaya açılmanın daha sonraki kesintisiz genişlemesi ve derinleşmesinin temelini oluşturmuştur.

Barış ve kalkınma temalarının en önemli temalar haline geldiği kavramı, sosyalist inşa ile yabancı sermaye arasındaki ilişkinin nasıl ele alınacağı sorusuna cevap vererek, sosyalizmin kapitalist dünya içinde inşa edilebileceğini ortaya koymuştur.  

Deng Xiaoping,  Lenin’in tekelci sermaye teorisine dayanarak gelişmiş ülkelerdeki sermayenin ikili doğasını detaylandırdı ve Çin’in sosyalist inşasında yabancı sermayeyi kullanmasının teorik temelini attı.

Yeni kurulan sosyalist Çin, geniş bir “sosyalist ekonomik tabana” sahipti ve bu da onu uluslararası sermaye ile bağımsız ve özerk bir şekilde işbirliği yapmaya, artık sömürü ve güçsüzlüğün kurbanı olmamaya olanak sağlayabilirdi: “Dış dünyaya açılmak, sosyalist ekonomiyi güçlendirmeye ve geliştirmeye elverişliydi.”

Gelişmiş üretim teknolojilerinden ve modern yönetim deneyiminden yoksun Çin ekonomisi için, Çin içinde uluslararası sermaye yatırımını ülkeye çekerek, yetersiz sermaye birikimi sorununu hızla çözebilir ve ulusal sermayenin teknolojik seviyesini yükseltebilirdi.  Bu, küreselleşme bağlamı içinde Çin’in sosyalist inşası ile kapitalist ülkelerin sermayesinin düşmanca karşıtlığına dayalı olarak birbirini dışlamadığı, işbirliğinin de düşmanca düşüncenin gölgesi altında kalan geçici bir önlem olmadığı anlamına gelir. Sosyalist ülkelerin kapitalist dünyaya katılım yoluyla kendi kalkınmalarını sağlamaları, sosyalist Pazar ekonomisinin doğal bir gerekliliğidir (Gu Longsheng, 2014, s. 696-697). 

1979 ile 1984 yılları arasında Çin, yabancı-yerli ortak şirket girişimleri, işbirlikçi faaliyetler, yabancı yatırımlar ve işbirliğine dayalı kalkınma projeleri yoluyla 2,963 milyar ABD doları tutarında yabancı yatırım kullandı. Dışa açıklık derecesinin artmaya devam etmesiyle birlikte, bu rakam 1985 ile 1992 yılları arasında 32,405 milyar ABD dolarına yükseldi.

1990’lardan sonra, küresel durumdaki değişikliklere dayanarak, Çin Komünist Partisi dogmatik ideolojik kısıtlamalardan kurtuldu ve çok kutuplu bir dünya fikrini ortaya atarak Çin’in dış dünyaya kademeli olarak açılmasını aktif olarak destekledi.  

“Çok kutupluluk” kavramı ilk olarak Fransız bilim insanları tarafından ortaya atılmıştı ve Nixon da Çin’i küresel güç dengesinin bir kutbu olarak konumlandıran beş kutuplu bir dünya düzeni önermişti.

Dünyada çok kutupluluk Trendi

Fakat Çin Komünist Partisi’nin öne sürdüğü dünyanın çok kutuplulaşması trendi farklı bir anlama sahiptir.

Birincisi, “insanlığın ve üreticilerin özgür birliği” değerine rehberlik eden bu yaklaşım, uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesinin dünya barışını ve kalkınmasını güvence altına aldığını, tüm ülkelerin ortak katılımını ve eşit istişaresini vurgulamaktadır. “Bu çok kutuplu yapı, hegemonya peşinde koşan ve etki alanlarını bölüşmek için yarışan büyük güçlerin yaklaşımından farklıdır. Tüm ülkeler bağımsız ve özerk olmalıdır.”

İkinci olarak, çok kutupluluk trendini, ABD ve Sovyetler Birliği veya ABD merkezli iki kutuplu bir dünya düzeni yerine, üç dünya bölünmesi çerçevesine yerleştirir.

Bu, çok kutupluluk anlayışının iki karşıt ideolojik kampın mücadelesi fikrine  dayandırmadığı ve dünyayı yalnızca iki büyük sınıf çıkarının merceğinden analiz etmekten kaynaklanabilecek zihniyet tuzağından kaçınıldığı anlamına gelir.

Üçüncüsü, çok kutupluluk trendini küreselleşmeyle ilişkilendirerek, “çok kutupluluk ve ekonomik küreselleşme trendinin dolambaçlı bir şekilde geliştiğini” ve Çin’in dünya ile ekonomik alışverişlerinin giderek daha yakın hale geldiğini kabul eder. Çin Komünist Partisi. çok kutupluluk düşüncesi rehberliğinde, geçmişin “parçalı üretime” dayalı üretim ağlarının küreselleşme trendini doğru bir şekilde kavradı ve dış dünyaya açılmayı sürekli olarak genişleterek Çin’in küresel pazardaki katılımının sürekli artmasına yol açtı. 1993’ten 2000’e kadar Çin, yabancı yatırım çekme açısından ABD’den sonra dünyada ikinci sırada yer aldı. 2000 yılında, Çin’in yabancı sermayeyi fiilen kullanması 1992’deki 19,2 milyar ABD dolarından 59,4 milyar ABD dolarına yükseldi ve bu da o yıl Çin’in toplam sabit varlık yatırımının yaklaşık %10,3’ünü oluşturdu.

Çok kutuplu bir dünya düzenine doğru giden trend Çin’i bir kutba yerleştiriyor; bu da Çin’in yalnızca küresel arenada kalkınma sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda dünya düzeninin inşasına da katılması gerektiği anlamına geliyor.  

21. yüzyılın başlarında Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldığından beri, Çin’in dünya ile entegrasyonu sürekli olarak artmıştır. 2000 ile 2011 yılları arasında Çin, yabancı yatırımları kullanmanın yeni yollarını sürekli olarak geliştirmiş ve Çin’e yapılan doğrudan yabancı yatırımlar 40,7 milyar ABD dolarından 116 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Çin’in uluslararası düzenin inşasına daha proaktif katılımı iki başlıca nedenden kaynaklanmaktadır.

Çin’in uluslararası düzenin inşasına katılımı 

Birincisi, Çin’in kapitalist dünya ile ilişkisi daha karmaşık bir hal aldı.

Farklı sınıf çıkarlarından kaynaklanan çatışmaların ötesinde, daha yakın uluslararası ekonomik alışverişler, ideolojinin ötesinde daha fazla ortak çıkara yol açmış ve “üç dünya” bölünmesi içinde farklı konumlarda bulunan ülkeler, küresel ekonomik yönetişim mekanizmaları gibi konularda daha derin anlaşmazlıklarla karşı karşıya kalmıştır.

İkinci olarakÇin, uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin reformuna katılma gücünü adım adım arttırmıştır.

Özellikle 2008 uluslararası finansal krizin Çin’i uluslararası tartışmaların ve büyük sorunların ele alınmasında ön saflarına itmesinden sonra, Çin’in kendi çıkarlarını korumak için uluslararası kuralları taklit etmekten daha olgun bir şekilde uygulamaya geçmesi gerekmiştir.

2012 Yılı: Çine özgü Sosyalizmin Yeni Çağı; İnsanlığın Ortak Gelecek Topluluğu Kavramı

2012’den sonra, Çine özgü sosyalizmin inşası süreci yeni bir döneme girerek, hızlı büyüme tarzından yüksek kaliteli büyüme tarzına geçiş yaparken, Batı dünyası uluslararası finansal krizin ardından yeni bir uyum dönemi içinde kaldı. 

 Dünya, son yüzyıl içinde benzeri görülmemiş derin değişikliklerden geçiyor ve Çin, ülkenin büyük yeniden dirilişine tarihte hiç olmadığı kadar yakın. Tüm insanlığın gözlerini çevirdiği Çin, küresel kapitalizmle ilişkisini inceleyerek, dış politika düşüncesini sistematik olarak özetlemiş, Çin ulusunun “Büyük Uyum” toplumu düşünce geleneğinden ilham alarak ve Marx’ın “hakiki topluluk” düşüncesini içinde bulunduğunuz döneme uyarlayarak insanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa teorisini ortaya koymuştur.

Bu teori, Çin’in ne tür bir dış dünyaya açık ekonomi geliştirmesi gerektiği ve insanlık için daha iyi bir dünya nasıl inşa edileceği gibi önemli güncel tarihsel sorunlara cevap vermektedir.

İnsanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa kavramı, Çin Komünist Partisi’nin dış ilişkiler hakkındaki fikirlerini sistematik olarak özetlemekte ve insanlığın evrensel  etkileşim temelinde, iki büyük sınıf gücü arasındaki düşmanca ilişkiyi aşan, ortak bir geleceğe sahip bir topluluk inşa edebileceğini, böylece Marx’ın “hakiki topluluk” teorisini pratiğe geçirmeyi savunmaktadır.

İnsanlığın ortak gelecek topluluğu, dünyanın dört bir yanındaki farklı ülke ve milletlerden insanların, sosyal sistem farklarını ve ideolojileri aşan ortak değerleri paylaştığı fikrine dayanır.

“Barış, kalkınma, adalet, hakkaniyet, demokrasi ve özgürlük,–bu altı değer— tüm insanlığın ortak değerleridir.” (Xi Jinping)

Bu, özünde ideolojik bir nitelik taşımaz, ancak ortak çıkarları vurgular. Ekonomik temel belirleyici bir rol oynamasına karşın, üst yapı da ekonomik temel üzerinde güçlü bir karşı etkide bulunur. “Fikirler eylemlere rehberlik eder ve yön, ilerleme yolunu belirler.” İnsanlık, dünyayı bilinçli bir biçimde ve birlikte dönüştürebilir ve “insanın özgür ve kapsamlı bireysel gelişim” topluluğuna doğru geçiş yapabilir (Sun Laibin, 2019; Huang Jin, 2019).

İpek Yolu-Kuşak ve Yol Girişimi, Çin’in insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşası konusundaki öncü uygulamasının en önemli örneklerinden biridir. Sadece ilke ve kavramlar açısından kapitalizmin “maddi bağımlılık” toplumu olması dezavantajlarını aşmakla kalmaz, aynı zamanda inşa modelinde “maddi bağımlılıktan” “özgür ve kapsamlı bireysel gelişime” geçişi de destekler. Bağlantıya odaklanan ve altyapıya dayalı Kuşak ve Yol Girişimi, gelişmiş meta üretimi ekonomilerinin gelişimini yöneten yasaları doğru bir şekilde kavramaktadır.

 “Üretim ne kadar çok değişim değerine ve dolayısıyla değişime dayanırsa, değişimin maddi koşulları olan ulaşım, üretim için o kadar önemli hale gelir.” Dünya pazarı ne kadar çok büyük ölçekli endüstriyel üretime dayanırsa, gelişmiş karayolu taşımacılığı ve çeşitli altyapı inşaatları o kadar gerekli hale gelir. “Büyük ölçekli endüstri öncelikle gerekli araçları, yani büyük sanayi şehirlerini ve ucuz ve uygun ulaşımı üretmelidir.”

Nispeten az gelişmiş ülkeler için, Çin’in altyapı inşaatını bağlantının temel taşı olarak kullanması, sürekli durgunluklarının darboğazını kırmanın anahtarıdır. Şu anda, “altı koridor, altı güzergah, çok sayıda ülke ve çok sayıda liman” çerçevesi temel olarak oluşturulmuştur.

Çin-Laos Demiryolu, Çin-Tayland Demiryolu, Macaristan-Sırbistan Demiryolu ve Jakarta-Bandung Yüksek Hızlı Tren Hattı gibi projelerde olumlu ilerleme kaydedildi. Gwadar Limanı ve Hambantota Limanı gibi işbirliği yapılan limanların inşası ve işletmesi iyi bir şekilde ilerliyor ve Çin-Rusya Doğu Güzergahı Doğalgaz Boru Hattı gibi projelerin inşası istikrarlı bir şekilde devam ediyor.

Küresel üretim ilişkileri Kavramı

İnsanlığın ortak gelecek topluluğu kavramı, kazan-kazan ve ortaklaşa kalkınmayı vurgulayan burjuva ana akım uluslararası ekonomi teorisinin göz ardı ettiği küresel üretim ilişkileri sorununu gündeme getirmektedir. “Ekonomik insan varsayımı” ve dış ticarette karşılaştırmalı üstünlükler teorisine dayanan burjuva ana akım uluslararası iktisat teorisi, kapitalist üretim biçiminin kurulmasından bu yana gelişmiş ve az gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki eşitsiz ekonomik ilişkileri gizlemeye çalışmıştır.

Ancak Marx’ın ortaya koyduğu gibi, insanın özü “insanın toplumsal ilişkilerinin toplamıdır” ve tüm ekonomik davranışlar belirli üretim ilişkileri içinde gerçekleşir. “Ekonomik insan varsayımı”, insanın toplumsal ilişkilerin toplamı olduğu gerçeğini göz ardı eder (Pei & Liu, 2018) ve dış ticarette karşılaştırmalı üstünlük teorisi, uluslararası ticaretin sermaye egemenliğindeki uluslararası iş bölümü sistemi içinde gerçekleştiği gerçeğini görmezden gelir (Smith, 2016).

 Eğer bu teoriler insan pratiğine yön verirse, gelişmekte olan bir ülke olan Çin, uluslararası iş bölümünün alt kademesine kolayca hapsolacak ve “merkez-çevre” dünya sisteminin kurbanı olacaktır (Liu & Wang, 2019).

İnsanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa kavramı, gelişen ekonomik küreselleşme trendi altında, tüm ülkelerin açık bir dünya ekonomisi kurması ve birlikte müreffeh bir dünya yaratması gerektiğini savunmaktadır.

Çin, daha yüksek düzeyde dışa açıklık yoluyla, yani yüksek standartlı ticaret anlaşmaları, yüksek kaliteli küresel iş birliği platformları, liberalleştirilmiş serbest ticaret bölgeleri ve son derece açık ticaret kuralları aracılığıyla dünya ile karşılıklı yarar sağlayan iş birliğini teşvik etmelidir. (Jiang Xiaojuan, 2021).

2013’ten 2021’in başlarına kadar Çin, dünyanın en büyük (Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık) serbest ticaret bölgesi de dahil olmak üzere 21 serbest ticaret bölgesi kurmuştur. Eylül 2021’de Çin, Kapsamlı ve İlerleyici Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’na (CPTPP) başvurusunu sunmuştur.

İnsanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa kavramı, “hegemonik istikrar teorisine” dayanan ve kendi sermayesinin çıkarlarını korumayı amaçlayan burjuva ana akım Batı uluslararası politik ekonomi teorisinin dar bakış açısını aşmaktadır.  Kapitalist üretimin ortaya çıkışından bu yana, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi hegemonik güçler, kendi sermaye çıkarlarını korumak için uluslararası düzenin koruyucusu rolünü üstlenmiştir (Pei Changhong, 2014, 2018; Cox, 2004).

Ancak bu, uluslararası düzenin yalnızca tek bir biçimi olduğu anlamına gelmez.

 İnsanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa kavramı, tam olarak karşılıklı fayda, kazan-kazan işbirliği, çeşitlendirilmiş denge, güvenlik ve verimlilik değerleriyle yönlendirilen yeni bir uluslararası düzen girişimidir (Pei Changhong, 2021a) ve dünya sorunlarını çözmenin yolu olarak “çok taraflılığı savunmayı ve pratikte uygulamayı” görmektedir.

Çin’in İpek yolu Kuşak ve Yol Girişimi, uluslararası iş birliğinin yeni bir modeli olarak, istişare, ortak inşa ve ortak fayda ilkeleri ile yeşil, dışa açıklık ve temiz yönetişim kavramları temelinde, insanlığın ortak gelecek topluluğunu inşa etme fikirlerini ve çözümlerini sunmaktadır. Başlangıcından bu yana, İpek Yolu Kuşak ve Yol Girişimi giderek daha fazla ülkeden onay ve yanıt almıştır.

Ocak 2021 itibarıyla Çin, 171 ülke ve uluslararası kuruluşla Kuşak ve Yol Girişimi’ni birlikte inşa etmeye yönelik 205 iş birliği belgesi imzalamış ve Asya Altyapı Yatırım Bankası, İpek Yolu Fonu ve “16+1” Finansal Holding Şirketi gibi finans kuruluşları kurmuştur.

2013-2020 yılları arasında Çin’in Kuşak ve Yol ülkelerine yaptığı toplam doğrudan yatırım 136 milyar ABD dolarına ulaşırken, Kuşak ve Yol ülkelerinden Çin’e yapılan fiili yatırım yaklaşık 60 milyar ABD doları olmuştur. 2020 yılında, Kuşak ve Yol ülkeleriyle yapılan işler, Çin’in yurtdışı mühendislik sözleşmelerinin yarısından fazlasını oluşturdu; yeni imzalanan sözleşmelerin değeri 141,46 milyar ABD dolarına, tamamlanan ciro ise 91,12 milyar RMB’ye ulaştı.

Sermayenin egemen olduğu küresel bir pazarda, sermayenin mantığı insanlığı, varlığını tehdit eden ortak meydan okumalarla karşı karşıya bırakmaktadır. Barış açıkları, kalkınma açıkları ve yönetim açıkları gibi insan toplumunun karşı karşıya kaldığı giderek daha keskinleşen çelişmeler ve zorluklar, tek bir ulusun tek başına hareket etmesiyle çözülemez.  Marx’ın “iki asla ” teorisinde ortaya koyduğu gibi, sermaye dinamik kaldığı sürece kapitalist dünya kendiliğinden yok olamaz; insanlık için ortak bir geleceğe sahip bir topluluğun inşası, tüm ulusların ortak çabalarını gerektirir.

Marx’ın “iki asla” teorisi: Hiçbir toplumsal düzen, içinde barındırmaya devam ettiği tüm (kapitalist mülkiyet altındaki) üretici güçler gelişmeden önce asla yok olmaz ve yeni, daha üstün üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplum çerçevesinde olgunlaşmadan önce asla eski üretim ilişkilerinin yerini almaz.

Çözüm Yaratıcılık

Proletarya partisinin tüm teorisi “ekonomi politik araştırmasından türemiştir” ve “bir teorinin bir ülkede ne ölçüde gerçekleştirildiği, her zaman o ülkenin ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığına bağlıdır.” Kapitalizm dünya çapında saldırganlık ve sömürgeleştirme yoluyla genişlemesi sırasında, dönemin gelişmiş kapitalist toplumsal yapılarını geri kalmış ülkelerin toplumsal yapılarıyla birleştirmiş, bu geri kalmış ülkelerin gelişimini engellemiş ve karma toplumsal formasyonlar yaratmıştır. Bu temelde, sosyalizmin kurulması ve sürekli gelişimi, Marx ve Engels’in klasik teorilerinin çözemediği bir dizi yeni sorun ortaya çıkarmıştır. Yeni tarihsel pratik, Çin Komünistlerinin “Marksizmin gelişimini Çin’in özgün gerçekleriyle birleştirmesini ve yeni pratiklerle birlikte sürekli olarak yeni teorik yaratımlar yapmasını” gerektirmiştir. 

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir