Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Dağılmasından Çıkan Dört Ders
Zuo Fengrong, Çin Komünist Partisi Merkezi Parti Okulu Uluslararası Strateji Enstitüsü’nde Profesör ve Doktora Danışmanı
Çeviren: Ferdi Bekir
Kaynak: Çağdaş Dünya Dergisi, 2011, Sayı: 8

Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP); 93 yıllık bir tarihe sahip, 74 yıl boyunca iktidarda kalmış ve üye sayısı bir dönem 19 milyona ulaşmış devasa bir partiydi. 20. yüzyıl üzerinde derin etkiler bırakmış olan bu parti, neredeyse bir gecede iktidarını kaybetti ve kendi kendini feshetme kaderiyle baş başa kaldı. Sovyetler Birliği’ndeki büyük değişimin üzerinden geçen 20 yılda dünya ve eski Sovyet coğrafyası büyük bir değişim geçirdi; ancak insanlar bu devasa devletin dağılışından bahsederken hâlâ ister istemez bir hayıflanma ve üzüntü duyuyorlar. Komünistler, SBKP’nin iktidarı kaybetmesi ve uluslararası komünist hareketin gerilemesinden dolayı acı çekiyor; yurtseverler güçlü bir vatanı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor; sıradan halk ise ülkenin dağılmasının getirdiği akraba ayrılıkları ve ulaşım zorlukları nedeniyle ızdırap duyuyor. Elbette buna sevinenler de var:
Birçok Rus milliyetçisi sırtlarındaki “kamburdan” kurtulduklarını düşünüyor; Baltık ülkeleri nihayet uzun süredir özlemini çektikleri bağımsızlığa kavuştu; Orta Asya ülkelerindeki bazı liderlerin başındaki “gölge hükümet” ve “baskı çemberi” kalktı. Yine de insanların üzerinde birleştiği bir ortak kanı var: Kimse eski Sovyet sistemine geri dönmek istemiyor. SBKP’nin iktidarı kaybetmesinin kaçınılmaz nedenleri vardı ve bunun temel dersleri başlıca şu alanlarda aranmalıdır:
Birinci neden, SBKP’nin çağın gelişimine ve değişimine ayak uydurarak bir devrimci partiden iktidar partisine dönüşümü tamamlayamamış olmasıdır.
İktidar partisi ile devrimci partinin görevleri ve karşı karşıya kaldıkları koşullar farklıdır; dolayısıyla bu tip partilerin yönlendirici düşünceleri, örgütsel ilkeleri ve faaliyet tarzları da doğal olarak büyük farklılıklar göstermelidir. Ancak Sovyetler Birliği Komünist Partisi iktidara geldikten sonra bu yönde bir değişim sergileyememiş, devrimci partiden iktidar partisine dönüşümünü tamamlayamamıştır.
Lenin şöyle demiştir: “Sınıf bölünmesine dayanan bir toplumda, düşman sınıflar arasındaki mücadele, gelişiminin belirli bir aşamasında ister istemez siyasi bir mücadeleye dönüşür. Sınıfların siyasi mücadelesinin en düzenli, en eksiksiz ve en belirgin ifadesi ise siyasi partilerin mücadelesidir.”[1]
Devrim döneminde Bolşevik Parti, şüphe götürmez bir şekilde işçi sınıfının partisiydi; köylülerin çıkarlarını temsil eden Sol Sosyalist Devrimciler (Sol SR) Partisi ile ittifak kurarak iktidarı ele geçirmişti. Ancak, köylülere yönelik tutum ve Brest-Litovsk Barış Antlaşması’nın imzalanması gibi konularda yaşanan derin fikir ayrılıkları nedeniyle, Sol SR’ler Mart 1918’de hükümetten çekildi ve Temmuz 1918’de iki taraf arasındaki ittifak tamamen koptu.
Bu durum, fiilen Bolşeviklerin tek parti iktidarını doğurdu. 1918-1920 yılları arasında Bolşevikler, meta-para ilişkilerinin bulunmadığı bir model doğrultusunda yeni tip bir toplumsal sistem kurmaya giriştiler; tüm üretim araçları kamulaştırıldı, işçiler köylülerin ihtiyaç duyduğu ürünleri üretti, köylüler ise ellerindeki tahılı devletin belirlediği ihtiyaç miktarına göre devlete teslim etti. Bu politika köylülerin direnişiyle karşılaştı; eski Çarlık ordusu ve yabancı müdahaleciler yenilgiye uğratıldığı sırada, Bolşevikler bu kez köylülere karşı bir savaşın eşiğine geldi.
1920’nin sonu ve 1921’in başında Sovyet Rusya; işçi grevleri, köylü ayaklanmaları ve Kronstadt denizcilerinin mevcut ekonomik politikalara son verilip sosyalist demokrasinin uygulanmasını talep eden isyanıyla ciddi bir siyasi krizle karşı karşıya kaldı.
Bu ağır kriz karşısında Bolşevikler Yeni Ekonomik Politika’ya yöneldiler ve bu konuda parti içinde bir ayrılık yaşanmadı. Peki, siyasi alanda ne yapılacaktı?
Parti içinde ve dışında farklı görüşler mevcuttu. Sol SR önderleri ve Sosyalist Devrimcilerin azınlık kanadının önderleri, Sovyet iktidarının yasaları çerçevesinde yasal olarak faaliyet yürütme taleplerini defalarca dile getirdiler. Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, NEP’in gelişimine siyasi sistemin demokratikleşmesinin eşlik etmesi gerektiğini savunuyor ve Bolşeviklerin iktidar tekelini eleştiriyorlardı.
NEP’in uygulanmaya başlanmasından sonra Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) [RKP(B)], ekonomik reformlara uyum sağlayarak sosyalist demokratik siyasetin inşasını güçlendirmeliydi. Nitekim RKP(B) 10. Kongresi’nde işçi demokrasisinin uygulanması ve parti içi demokrasinin güçlendirilmesine yönelik kararlar kabul edilmişti ancak bunlar pratikte hayata geçirilmedi.
Proleter olmayan sosyalist partilerin varlığına ve gelişmesine izin verilmesi, köylülerin kendi örgütlerini kurabilmesi gibi önerilerin hiçbiri kabul görmedi. RKP(B), Kronstadt İsyanı’nı bahane ederek Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler üzerinde baskı kurdu ve onları bu isyana ortak olmakla suçladı. Aslında bu partiler Sovyet iktidarını silah zoruyla devirme çağrısı yapmamışlardı; ancak köylülere yönelik zorlayıcı tedbirlerden vazgeçilmesi, iktidarın emekçilerin eline geçmesi, Sovyet seçimlerinin özgürce yenilenmesi ve ifade özgürlüğünün tanınması gibi talepleriyle denizcilerin ruh hali üzerinde etkili olabilmişlerdi. 1922 yılında RKP(B) 11. Kongresi’nde alınan kararda, proletaryanın zaferini pekiştirmek ve proletarya diktatörlüğünü savunmak adına, Bolşevik Parti’nin “Sovyet iktidarına düşman olan tüm siyasi grupların örgütlenme özgürlüğünü elinden alması gerektiği” ve “Rusya Komünist Partisi’nin ülkedeki tek yasal parti olduğu” belirtildi.[2]
Aynı yıl RKP(B) 12. Temsilciler Konferansı’nda, “Sosyalist Devrimci ve Menşevik partilerin birer siyasi güç olarak kısa süre içinde tamamen tasfiye edilmesi” gerekliliği vurgulandı.[3] Bu süreçten sonra RKP(B), Menşevik ve Sosyalist Devrimci üyeler üzerindeki baskıyı artırdı. 10 Ağustos 1922’de Merkez Yürütme Komitesi, farklı düşünen aydınlara ve eski küçük burjuva hiziplerinin üyelerine karşı idari tedbirler öngören “İdari Sürgün Hakkında” kararnameyi kabul etti.
Lenin, yeni sosyalist yapının inşasında eski aydınlardan yararlanılması gerektiğini vurguluyordu ancak Merkez Komite’deki pek çok kişi farklı bir politika izlemekte ısrarcı oldu; Lenin’in hastalığı ve düzenli çalışamaması, onun bu yapıcı politikalarının uygulanmasını engelledi. 1922 sonbaharına gelindiğinde, aralarında sadece sosyal bilimcilerin değil; mühendisler, ziraatçi, agronomlar, doktorlar gibi pratik alanlardaki uzmanların da bulunduğu 200’den fazla kişi ülkeden sürüldü; filozof Berdyayev ve Frank, sosyolog Sorokin gibi isimler yabancı diyarlara gitmek zorunda kaldı. 1922’nin sonuna gelindiğinde, diğer partiler gerek örgüt gerekse bireysel düzeyde siyaset sahnesinden tamamen silinmişti. Böylece Bolşeviklerin tek başına var olduğu ve iktidarı tek elden yürüttüğü siyasi yapı Sovyet Rusya’da tamamen yerleşti. Tarihsel pratik, bu uygulamanın sonuçlarının iyi olmadığını kanıtlamıştır.
RKP(B), ileri unsurları kendi saflarına katma politikasını doğru dürüst tesis edemedi ve iktidar tabanını buna uygun şekilde genişletmedi. NEP döneminde, kafası çalışan ve işletmecilikten anlayan bazı köylüler, zanaatkarlar ve özel tüccarlar zenginleşme yoluna girerek üretici güçlerinin gelişmesinde büyük bir teşvik edici rol oynamışlardı; ancak onlar her zaman sosyalizmin yabancı unsurları olarak görüldüler.
NEP döneminde kabul edilen iki parti tüzüğünde de insanların ileri unsurlar olup olmadığı sınıfsal kökenlerine göre değerlendiriliyordu. Partiye girenler üç kategoriye ayrılmıştı: Birinci kategori, işçiler ile işçi-köylü kökenli Kızıl Ordu askerleri (kendi içinde sürekli ücretli emekle geçinen sınai işçiler, sınai olmayan işçiler, işçi-köylü kökenli Kızıl Ordu askerleri ve tarım işçileri olarak ayrılıyordu); ikinci kategori, köylüler (Kızıl Ordu askerleri hariç) ve başkalarının emeğini sömürmeyen zanaatkarlardı; üçüncü kategori ise diğerleriydi (memurlar vb.). Farklı kategorideki kişilerin partiye kabulünde, referans olacak parti üyelerine ve adaylık sürelerine yönelik şartlar da farklıydı. Başka partilerden ayrılan kişilerin RKP(B)’ye kabul edilmesi ise ancak istisnai durumlarda mümkündü; bunun için en az beş yıllık parti kıdemi olan beş üyenin referansı, üretim birimindeki parti hücresinin incelemesi ve Merkez Komite’nin onayı şart koşuluyordu.
RKP(B) değişen koşullarla birlikte kendini dönüştürmedi; parti inşa mantığını tıpkı devrim dönemindeki gibi sürdürerek sorunları sözde proleter çıkarlar noktasından ele almaya devam etti. Bu yüzden daha sonra bir dizi vahim hata birbirini izledi: Sovyetler Birliği’nin somut koşullarına son derece uygun olan Yeni Ekonomik Politika yapay bir şekilde kesintiye uğratıldı; NEP döneminde zenginleşen köylüler yabancı bir güç olarak dışlandı; proletarya diktatörlüğünün çıkarları ve sanayileşmeyi hızlandırmak adına Stalin, tarımda topyekûn kolektifleştirmeye giderek köylülerin iradesine aykırı olan ve tarımın gelişmesini engelleyen kolektif çiftlik (kolhoz) sistemini kurdu.
Köylülerin görüşlerini dile getirebilecekleri normal ifade ve temsil kanalları ve onları temsil edecek siyasi örgütleri olmadığı için, proletarya diktatörlüğünün mutlak gücü karşısında boyun eğmekten başka çareleri kalmadı. Üretici güçlerin gelişmesini açıkça baltalayan bu önlemlerin zorla yürütülmeye çalışılması, Sovyetler Birliği’ndeki büyük kırılmanın taşlarını erkenden döşedi.
İkinci neden, Parti’nin toplumun gelişmesi ve ilerlemesiyle birlikte, devlet yönetimini halk adına üstlenmekten, halkın devleti yönetmesine öncülük etmeye doğru bir geçiş yapamamış olmasıdır.
Proleter devlet yeni tipte bir devlettir; dünyanın en demokratik devleti olması, kapitalizmden daha yüksek ve daha gerçekçi bir demokrasi sistemi kurması, halk egemenliği ilkesini gerçekten hayata geçirmesi gerekir.
Marx ve Engels, Paris Komünü deneyiminden yola çıkarak eski devlet mekanizmasının yerini alacak yeni bir iktidar biçimi keşfetmişlerdi: Yani bu, “sadece sınıf egemenliğinin monarşik biçiminin değil, sınıf egemenliğinin kendisinin de yerini alan bir cumhuriyetti.” “Komün, Paris’in çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilen belediye meclis üyelerinden oluşuyordu. Bu üyeler sorumluydular ve her an görevden geri alınabilirlerdi. Doğal olarak bunların çoğunluğu işçilerden ya da işçi sınıfının kabul görmüş temsilcilerinden oluşmaktaydı. Komün, parlamenter bir kurum değil, aynı anda hem yürütme hem de yasama organı olan aktif bir yapıydı. Polis, merkezi hükümetin bir aracı olmaktan çıkarıldı, siyasi işlevlerinden derhal arındırılarak Komün’e karşı sorumlu ve her an görevden alınabilir görevlilere dönüştürüldü. Devletin diğer tüm idari dallarındaki memurlar için de durum aynıydı.”[4]
Paris Komünü’nün özü şurada yatıyordu: Devlet, halkı ezen bir organ olmaktan çıkıp halka hizmet eden bir organa dönüşmüştü; halk ise ezilen bir kesim olmaktan çıkıp devletin gerçek efendisi haline gelmişti. Lenin de Sovyet devletini tasarlarken, Paris Komünü tarzı bir devlet kurulması gerektiğini vurgulamıştı. Devlet ve Devrim adlı eserinde Lenin, komün tarzı bir devlet sisteminin ve yönetim biçiminin ne olduğunu ayrıntılarıyla ele almış; bunun özünün, devlet idarecilerini halkın “efendileri” olmaktan çıkarıp halkın “hizmetkarları” haline getirmek olduğunu belirtmişti.
Ancak, Ekim Devrimi’nden sonraki pratik bu kitaptaki düşünceyi hayata geçiremedi. Halkın özyönetimi ile emekçilerin doğrudan yönetimi ve denetimi giderek zayıfladı. Sovyet iktidarı yasal düzeyde emekçilerin yönetime katılması önündeki engelleri kaldırmış olsa da Sovyet organları “kültürel seviyenin bu denli düşük olması nedeniyle, Sovyetler parti programına göre emekçiler aracılığıyla yönetilen birer organ olmaları gerekirken, pratikte emekçi kitleler tarafından değil, proletaryanın ileri katmanı tarafından emekçiler adına yönetilen organlar haline geldiler.”[5]
Bu “ileri katman” Parti’nin kendisiydi. Ne var ki SBKP, halkın kültürel seviyenin yükselmesine paralel olarak halkın siyasete katılım ve bilgi edinme haklarını genişletmedi, halk egemenliği ilkesini uygulamaya koymadı.
Stalin’den itibaren SBKP, önderlerin mutlak otoritesi ve demokratik olmayan ilkeler temelinde şekillendi; aşırı merkeziyetçi siyasi yapı sürekli olarak tahkim edildi. 1934 yılında Partinin 17. Kongresi’nde, oblast (eyalet) ve üzeri parti komitelerinde çeşitli “üretim ve işletme departmanları” kurulması; Parti Merkez Komitesi bünyesinde ise hükümet organlarıyla birebir örtüşecek şekilde Tarım, Sanayi, Ulaştırma, Planlama-Maliye-Ticaret, Kültür ve Propaganda departmanlarının oluşturulması kararlaştırıldı.
Stalin’den sonra başa gelen Hruşçov, partinin devlet rollerini üstlenmesi (parti-devlet iç içeliği) durumunu daha da keskinleştirdi; üretimi doğrudan komuta edebilmek adına kray (kraylık) ve oblast düzeyindeki parti komitelerini “sanayi parti örgütleri” ve “tarım parti örgütleri” olarak ikiye böldü.
Brejnev dönemine gelindiğinde, partinin devletin yerine geçme durumu değişmediği gibi, parti ve devlet kurumlarının üst-üste çakışması ve idari personel şişkinliği daha da ileri boyutlara ulaştı.
Parti yöneticilerinin aynı zamanda hükümet görevlerini de üstlenmesi genel bir kural halini aldı; her kademeden kadro, görev başında yaşlanıp ölmedikçe ya da daha yüksek bir makama terfi etmedikçe görevden alınmaz oldu; parti kongrelerinin kararları doğrudan yasa hükmü kazandı.
Parti ve devlet tek bir gövdede eridi, parti devlet mekanizmasının organik bir parçası haline geldi. 1936 Sovyet Anayasası dünyanın en demokratik anayasası olarak kabul ediliyordu ancak kağıt üzerinde kalan bir metne dönüştü; nitekim bu anayasanın kabul edilmesinden kısa süre sonra Sovyetler Birliği’nde, hukuk düzenini ağır şekilde ihlal eden ve eşi benzeri görülmemiş bir ölçeğe ulaşan Büyük Temizlik hareketi başladı.
Hruşçov kendi döneminde Sovyet demokrasisini niyet bazında güçlendirmek istediyse de bu durum biçimsel olmaktan öteye gidemedi; halkın, SBKP’nin kararları ve kadro atamaları üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Brejnev dönemi monokrasiye doğru bir adım daha attı; Gorbaçov’un getirdiği demokrasi ise hukuki altyapıdan yoksun olduğu için ülkede tam bir kaosa yol açtı.
SBKP’nin 70 yılı aşkın iktidarı boyunca devletin tüm işleri, halkın “vekili” sıfatıyla her zaman parti tarafından yönetildi. Çok sayıda kadro sadece üstlerine karşı sorumluluk hissetti, halkın dertlerine sırtını döndü; parti ve devlet organlarında çalışanlar kendi özel çıkarlarını yaratarak halk kitlelerinden kopuk bürokratik bir zümre oluşturdular.
İstatistiklere göre, Gorbaçov iktidara geldiğinde Sovyetler Birliği’nde birlik düzeyindeki kurum ve bakanlık sayısı 110’u bulmuş, her türden idari personel sayısı ise 18,6 milyona ulaşmıştı. Sovyet halkının %85’i iktidarın kendilerini temsil etmediğini, sadece parti-devlet bürokrasisini ve kurum çalışanlarını temsil ettiğini düşünüyordu. Kadrolar ile kitleler arasındaki çelişkiler keskinleşmişti ve SBKP halk çoğunluğunun desteğini kaybetmişti.
Üçüncü neden, SBKP’nin Parti olarak kendi öz inşasına önem vermemesi, kitlelerin denetimini bilinçli bir şekilde kabul etmemesi ve öncü niteliğini kaybetmesidir.
SBKP, devletin demokratikleşme inşasına önem vermediği gibi, en üst düzey önderin belirlenmesine yönelik kalıcı bir usul ve mekanizma da geliştiremedi. Lenin, devrimci mücadele içinde tüm partinin ortak kabulüyle önder olmuştu; devrimci mücadelelerde kim haklıysa onun kitleleri harekete geçirme gücü vardı. Lenin hem bir teorisyen hem de bir pratik insanıydı, tartışmasız bir önderdi. Ancak iktidar ele geçirildikten sonra önderin belirlenmesi sürecinin kuşkusuz kurumsallaşması gerekirdi.
SBKP’nin pratiğine bakıldığında, en üst düzey önderlerin bir kısmı parti içindeki şiddetli iktidar mücadelelerinin ardından bu makama gelmiş (Stalin, Hruşçov), bir kısmı ise darbe gibi olağan dışı yöntemlerle başa geçmişti (Brejnev gibi).
Geri kalan kadrolar ise Siyasi Büro içindeki güçlü hiziplerin uzlaşısıyla belirlenmiştir. Sıradan parti üyelerinin, hatta parti içindeki üst düzey kadroların bile yöneticileri seçme hakkı yoktu. Daha da önemlisi, partinin en üst düzey önderinin (fiilen devletin de en üst önderinin) görev süresi sınırının bulunmaması, yaptığı hataların düzeltilmesini imkânsız kılıyordu.
Bu yüzden SBKP’de şöyle kendine has trajik bir olgu ortaya çıktı: En üst önder (Lenin hariç) öldüğünde veya görevden ayrıldığında, halefinin yaptığı ilk iş haleflik makamına oturur oturmaz selefinin hatalarının hesabını sormak ve tasfiyeye girişmek oluyordu.
SBKP’nin her kademedeki önderinin siyasi geleceği esas olarak üstlerinin iki dudağı arasındaydı. Birçok memur yetkilerini kullanırken aşağıya değil yukarıya, halka değil makama yaranma mantığıyla hareket etti.
SBKP ayrıca kadroların rütbelerine göre farklı ayrıcalıklar kullandırıldığı bir “kadro imtiyaz sistemi” uyguladı; bu sistem, parti ve devlet kadrolarını satın almanın bir aracı haline geldi. Arbatov’un da belirttiği gibi: “Ayrıcalıkların varlığı, parti, devlet ve ordu yöneticilerinin bu ayrıcalıkları kaybetmekten korkmasına yol açıyordu ve yaşam standartlarının ciddi bir şekilde düşmesinden korkuyordu. Ayrıcalıklar, itaati sağlamanın ve üst kademelerle uyum içinde kalmanın oldukça etkili bir yoluydu. Madalyonun ters yüzü ise bu ayrıcalıklardan yararlanamayan insanların kıskançlık ve nefretini kolayca körüklemesiydi.”[6] Bu etkenler, Sovyet insanının emeğine ve emeğinin kalitesine göre değil, sadece işgal ettiği makamın yüksekliğine göre pay alması sonucunu doğurdu.
SBKP tüm iktidarı elinde tutuyordu ama Parti hiçbir denetime tabi değildi.
Kitlelerin denetimi sözde kalmıştı, partinin kendi denetim sisteminin yetkileri de giderek daraltıldı. 1934 yılındaki 17. Parti Kongresi, Merkez Denetim Komisyonu’nu “Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) Merkez Komitesi’ne Bağlı Parti Denetim Komisyonu” haline getirdi. Görevi sadece partinin ve Parti Merkez Komitesi kararlarının uygulanmasını denetlemekle sınırlandırıldı; böylece Lenin döneminde denetim komitesi üyelerinin parti komitelerinin karar alma süreçlerine katılma ve bunları denetleme hakkı ellerinden alındı.
1939 yılındaki 18. Parti Kongresi ise Merkez Denetim Komisyonu’nu, Merkez Komite’ye paralel bir organ olmaktan çıkarıp Merkez Komite’nin bir alt organı haline getirdi; üyeleri de artık Parti Kongresi tarafından değil, Merkez Komitesi Genel Kurulu tarafından seçilmeye başlandı. Böylece partinin en üst yönetim organı ve özellikle de en üst önderin bizzat kendisi denetimin tamamen dışına çıktı.
18. Kongre, Merkez Denetim Komisyonu’nun yerel denetim komisyonları üzerindeki dikey önderlik yetkisini henüz koruyordu. Brejnev döneminde bu dikey önderlik de kaldırılarak yerel denetim komisyonları tamamen bulundukları bölge parti komitesinin birinci sekreterine tabi kılındı; böylece yerel partinin birinci sekreteri de denetlenemez bir figür haline geldi.
SBKP’nin örgütsel ilkesi demokratik merkeziyetçilikti ancak bu ilke pratikte kişisel merkeziyetçiliğe dönüştü.
Lenin döneminde parti içi demokrasi nispeten daha güçlüydü; önemli kararlar parti kongrelerinde alınır, üyelerin ve her kademeden parti örgütünün kendi hakları bulunurdu, Pravda gazetesinde tartışma sayfalarına yer verilirdi.
1920’li yılların sonundan itibaren partinin kararları sadece birkaç kişiden oluşan dar bir çevre içinde alınmaya başlandı; Siyasi Büro üyeleri bile partinin izleyeceği hat ve politikalar hakkında görüş bildirmek hakkını kaybetti, sıradan üyelerin ise uygulamak ve itaat etmekten başka seçeneği kalmadı.
Bu kişi temelli merkeziyetçi sistem birçok karar hatasına yol açtı ve bu hataların bazıları ölümcül oldu: Köylülerin çıkarlarını hiçe sayarak zorla kolektifleştirmeye gidilmesi, uzun süre boyunca “halkı baskılayıp orduyu büyütme” ve “savunma öncelikli” kalkınma stratejisinde ısrar edilmesi, Afganistan’a asker gönderilmesi gibi adımların tümü, Sovyetler Birliği’ndeki büyük çözülmede göz ardı edilemeyecek roller oynadı.
SBKP giderek ideolojik olarak katılaştı ve inovasyondan yoksun kaldı.
SBKP, sosyalist kültür dışındaki tüm evrensel kültürel kazanımlarını dışladı ve reddetti; Parti karmaşık düşünsel sorunlar karşısında aşırı basit, kaba ve hoyrat yöntemlerle çözüm aramaya kalkıştı. Stalin döneminden itibaren Sovyetler’deki sansür mekanizması giderek büyüdü, sansür yetkileri giderek merkezileşti ve sansürün somut kriterleri özellikle çok geniş tutuldu. Bu sansür sistemi altında, yenilikçi fikirler henüz daha filizlenme aşamasındayken tamamen yok ediliyordu.
Bunun en bariz örneği, Sovyet teorik çevrelerinde meta ekonomisi yerine “ürün ekonomisi” görüşünün sürekli hakim olması ve pazar ekonomisi teorisinin her zaman revizyonizm olarak görülüp eleştirilmesidir; bu durum sosyalist reform sürecini ciddi şekilde engelledi. Teorisyenlerin görevi önderleri övmek ve onlara yaranmaktan ibaret hale geldi, SBKP’nin teorileri ve sloganları on yıllar boyunca hiç değişmedi. Gorbaçov diğer fikir akımlarının varlığına izin verdiğinde, SBKP’nin parti ideolojisi çok kısa sürede çöktü.
Dördüncü neden, SBKP’nin uzun süre boyunca Stalin modeline körü körüne bağlı kalması ve yapısal reformları gerçekleştirememiş olmasıdır.
Stalin modeli oluştuktan sonra (1930-40) giderek katılaştı ve olumsuz yönleri günden güne daha belirgin hale geldi; Stalin öldüğünde Sovyetler Birliği ciddi bir gıda krizi ve toplumsal krizle karşı karşıyaydı. Hruşçov’un reformları, Stalin döneminde hararetle çalışan baskı mekanizmasını durdurdu, topluma taze bir nefes getirdi ve üretici güçlerin gelişmesini de belirli ölçüde teşvik etti; nitekim Sovyetler Birliği insanlığın ilk yapay uydusunu fırlatarak uzaya açılma hayalini gerçekleştiren ilk ülke oldu. Ancak Hruşçov geleneksel teorik kalıplardan sıyrılamadığı, öznel ve fevri davrandığı için reformlar yarım kaldı; eski sistemin çerçevesinin dışına çıkılamadı ve bu durum beraberinde kaos getirdi, sonunda Hruşçov’un kendisi de bir tür darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı.
Brejnev döneminde Kosigin tarafından yürütülen reformlar belirli sonuçlar verdi ancak Brejnev buna destek çıkmadı; “Çek Prag Baharı”nın bastırılmasının ardından Sovyetler’deki reform süreci de kesintiye uğradı. Brejnev istikrarı korumak adına değişimden korktu, günü kurtarmaya çalıştı, eski kalıplara sıkı sıkıya sarıldı; hatta “reform” kelimesini bile kullanmaz oldu.
Gorbaçov, Stalin sisteminin çelişkilerini ve sorunlarını fark etmişti; bu sistemi kökten reforma tabi tutmak ve sosyalizmini yenilemek istiyordu ancak ne acıdır ki Gorbaçov, Stalin modelini terk ederken adeta “denize düşen yılana sarılır” misali bir uçtan diğer uca savruldu, partinin önderlik rolünden vazgeçti ve reformun toplumsal bir kaosa dönüşmesine neden oldu.
Geniş emekçi kitleler bu Gorbaçov reformlarından hiçbir somut çıkar elde edemediler; Sovyet halkı için bu reformlar “daha çok çalışıp daha az kazanmak” anlamına geliyordu. Böylesi bir reformun halk kitleleri tarafından kabul görmesi ve desteklenmesi zaten mümkün olamazdı, nitekim hiçbir sonuç da vermedi. Sonunda SBKP, ağır bir ekonomik kriz içinde varlığını daha fazla sürdüremez hale geldi.
SBKP’nin iktidarı kaybetmesinin derslerinden yola çıkarak şu önemli çıkarımlara varabiliriz:
Birincisi, parti içi demokrasiye önem verilmelidir. Geniş üye topluluğunun demokratik hakları güvence altına alınmalı, üyelerin bilinç ve seviyelerine güvenilmelidir; üyelerin demokratik haklarını partinin davasını büyütmek için kullanmayı öğrenmelerini sağlayacak mekanizmalar kurulmalıdır.
İkincisi, kitlelerin ve halkın en geniş kesiminin denetimi bilinçli bir şekilde kabul edilmelidir.
SBKP’nin yaptığı gibi denetim komisyonunu kendi düzeyindeki parti komitesine tabi kılmak, denetimin otoritesini ve etkinliğini güvence altına alamaz; denetleyenin denetlenene tabi olması yürüyebilecek bir yöntem değildir, gücü sınırlandırması ve yolsuzluğun önüne geçmesi kesinlikle mümkün olamaz. Denetim organlarının otoritesi güçlendirilmeli, yukardan aşağıya partinin her kademedeki önderi istisnasız bir şekilde denetime tabi tutulmalıdır. Denetim içerikleri somutlaştırılmalı ve uygulanabilirliği artırılmalıdır. Aynı zamanda, internet çağının gelişim gereksinimlerine uyum sağlayacak şekilde toplumsal denetim ve kamuoyu denetimi güçlendirilmelidir.
Üçüncüsü, Parti araştırma ve yenilikçilik ruhuna sahip olmalı, çağın meydan okumalarına yanıt vermede mahir olmalıdır.
Küreselleşmenin günden güne geliştiği günümüzde, çeşitli ülkeler ve uluslar arasındaki ilişkiler giderek daha sıkı hale gelmektedir; devletler arasındaki rekabet artık sadece askeri ve ekonomik güç yarışı değil, aynı zamanda değerler ve kurumsal modeller yarışıdır. İleri bir parti olarak Komünist Parti, insanlık medeniyetinin tüm kazanımlarını özümsemede mahir olmalı, reformda kararlı ve ilerlemede cesur davranmalıdır; “insan odaklı” anlayışı tam anlamıyla hayata geçirerek halkın çıkarlarının gerçek temsilcisi olmalı, kitlelerin mutlu ve onurlu bir yaşam sürmesine öncülük etmelidir.
Deng Xiaoping Sovyetler Birliği’ni değerlendirirken şöyle demiştir: “Stalin sosyalist hukuk düzenini ağır bir şekilde ihlal etti; Mao Zedong Yoldaş bu tür olayların İngiltere, Fransa, Amerika gibi Batılı ülkelerde meydana gelmesinin imkansız olduğunu söylerdi… Önderlik sistemi, örgütsel sistem sorunları çok daha köklü, genel, istikrarlı ve uzun vadelidir. Bu sistem sorunu, parti ve devletin rengini değiştirip değiştirmeyeceği meselesiyle doğrudan ilişkilidir, tüm partinin buna en üst düzeyde önem vermesi gerekir.”[7]
Gorbaçov’un devasa bir partiyi tek kalemde feshedebilmiş olması, durumun vahametini tek başına gayet iyi açıklamaktadır. SBKP’nin iktidarı kaybetmesi ve partinin yok olması tesadüfi değildir; bunun temel nedeni, uzun süreli iktidarı boyunca çağın gelişim şartlarına ayak uydurarak bir devrimci partiden iktidar partisine dönüşümü tamamlayamamış olmasıdır.
SBKP kendi inşasına dikkat etmemiş, halk kitlelerinin çıkarlarının sadık bir temsilcisi olamamış, aksine giderek toplumsal gelişmenin önünde bir engel haline gelmiş ve Parti sadece kendi çıkarlarını temsil eden bir devlet aygıtına dönüşmüştür. Sonuç olarak Sovyet sistemi katılaşmış, sorunlar dağ gibi birikmiş, halkın hoşnutsuzluğu artmış ve nihayetinde SBKP, halkın kayıtsız bakışları altında iktidarını kaybetmiştir.
Dipnotlar:
[1] Lenin’in Tüm Eserleri (Cilt 12) [M]. 2. Baskı. Pekin: Renmin Yayınevi (Halk Yayınları), 1984: 127.
[2] Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kararlar Derlemesi (Cilt 2) [M]. Pekin: Renmin Yayınevi, 1964: 173.
[3] Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kararlar Derlemesi (Cilt 2) [M]. Pekin: Renmin Yayınevi, 1964: 238.
[4] Marx-Engels Seçme Eserler (Cilt 3) [M]. 2. Baskı. Pekin: Renmin Yayınevi, 1995: 55.
[5] Lenin’in Tüm Eserleri (Cilt 36) [M]. 2. Baskı. Pekin: Renmin Yayınevi, 1984: 155.
[6] G. A. Arbatov, Sovyet Siyasetinin İç Yüzü: Bir Görgü Tanığının İfadeleri [M]. Çev. Xu Kui vd. Pekin: Xinhua Yayınevi, 1998: 115.
[7] Deng Xiaoping’in Seçme Eserleri (Cilt 2) [M], Pekin: Renmin Yayınevi, 1983: 333.
