Dikkat! Türkiye’de Batı Tipi Demokrasi İstihbarat Demokrasisine Dönüştü
Deniz Alaz Gürbüz, Haziran 2026
Binlerce yıldır devam eden siyasal kısır döngünün, illüzyonun ve yanıltmacaların kitlelerin bilincinde hüküm sürdüğü bir dönemin içindeyiz. “İdeal”, “uygar” batı dünyasının tartışılamaz bir şablon olarak dikte ettiği “temsili demokrasi” “insan hakları” “hür dünya” kavramlarıyla kitlelerin özlemleri ve çıkarları arasındaki çelişki giderek artmaktadır.
Fernand Braudel’in tabiriyle belirli bir coğrafi mekân kendi içine kapalı, sınırları olan bir ekonomik evrendir. Kendi içinde coğrafi ve ekonomik bir bütünlük oluşturan, kendi kendine yeten ve belirli bir merkez etrafında örgütlenmiş özerk bir ekonomik alanı tanımlamak geliştirdiği ekonomi-dünya tabirini kullanır. Dünyada ne geçmişte ne de günümüzde tek bir ekonomi-dünya oluşmamıştır. Her ekonomi-dünyanın ticareti, sermayeyi ve bilgiyi yöneten baskın bir metropolü (merkezi) vardır ve yapısı, özelliği, değerleri, işleyişi diğer ekonomi-dünyalardan farklıdır.
Haliyle günümüzde Atlantik kampında billurlaşmış emperyalist sistem tamamen batı değerleriyle organize olmuş, batının sömürgeci, yağmacı geçmişinin tevarüs ettiği değerler manzumesine haizdir. Bundan dolayı bu kampın ne altyapısal ne de üstyapısal öğeleri genel kitlelerin çıkarlarıyla uyumlanamaz. Bu sistem her zaman küçük bir azınlığın çıkarına fayda sağlamakta ve genelin zararına neden olmaktadır.
Günümüzün dünyasındaki genel eğilim ‘karşılıklı fayda ortak kazanca dayalı işbirliği’dir. Bir ülke gelişmek isterse başka ülkelerinin de gelişmesine saygı duymalıdır. Farklı ekonomik ve politik kamplar ancak birbirlerinin çekirdek çıkarlarına ve ciddi kaygılarına saygı göstererek uzun vadeli istikrarlı bir iş birliği ilkesiyle ancak bir arada var olabilirler. Birine fayda herkese faydadır aynı zamanda birine zarar herkese zarardır. Genel eğilime zarar veren kampın kaderini tarih belirlemektedir.
Genel eğilime uymayan ve hatasında ısrar eden bu tarz kampların sonu tarihin tozlu sayfalarıdır.
Çok kutuplu dünya değerlerini kabul etmeyen ve bütün dünyada savaş açmış Atlantik kampındaki çöküşü açıklamak için bu sefer bu kampın siyasal yönetim modeline bir göz atmanın faydalı olduğu kanaatindeyim. Bundan dolayı bu yazımda batı dünyasında siyasal hakimiyetin aslında kimde olduğunu açılamaya çalışacağım.
“Kapitalizm altında, sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılması yoktur ve olamaz, çünkü en demokratik durumlarda bile kapitalizm koşulları altında hükümetler halk tarafından değil, tam tersine Rothschild ve Stinnes, Rockefeller ve Morgan’lar tarafından kurulduğundan, tek başına bu bile, kapitalizm koşulları altında sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılmasının yokluğunu tanıtlamaya yeter.
Kapitalizm altında demokrasi, kapitalist bir demokrasidir, sömürülen çoğunluğun haklarının kısıtlanmasına dayanan ve bu çoğunluğa karşı yönelen, sömürücü azınlığın demokrasisidir.”(Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:50)
“Temsili demokrasi” “insan hakları” “hür dünya” “milli egemenlik” kavramları altında pazarlanan batı tipi demokraside hükümetlerin halk tarafından değil mali oligarşi tarafından belirlenip son kertede bu sınıfın çıkarına hizmet ettiğini bugün daha net bir biçimde görebiliyoruz.
“Batı temsili demokrasi sisteminde, vatandaşlar oylarını kullandıktan sonra kenara çekilir ve ülke meseleleri “siyasi elitler” tarafından kararlaştırılır. Batı seçim sistemindeki “tek kişi tek oy” ilkesi eşit görünse de, aslında siyasi gücün burjuvazinin sol elinden sağ eline, sonra da sağ elinden sol eline geçmesinden ibarettir; parlamento ve hükümet gücünü elinde tutanlar daima “siyasi elitlerdir”.
Batı parti elitleri körü körüne kişisel çıkar gütmek, alt tabaka halk kitlelerinden kopmakta ve oy kazanmak için genellikle boş vaatlerle halka yaranmaya çalışmaktadır. Parti liderleri ve siyasi elitler ülke yönetiminde çaresiz, ülkenin darboğazdan çıkışına yol göstermekten acizdir… Batı temsili sistemi, karmaşık siyasi demokrasiyi bir dizi seçim prosedürüne indirgemiş, “tek kişi tek ay ve çok partili rekabeti demokrasinin tek ölçütü olarak kabul etmiştir. Gerçekte, çok partili rekabetin halkın umduğu, halk için yönetim sergileyecek bir hükümeti ortaya çıkaracağını garanti etmek zordur. Para siyasetinin hakim olduğu bir ortamda, oylarla halkın beklentilerine uygun bir liderin seçilmesi pek mümkün değildir.” (Kitap, Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)
“Deng Xiaoping, kapitalist ülkelerin çok partili sistemini “burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki çekişme ve rekabetin bir sonucu” olarak değerlendirdi ve “bu partilerin hiçbiri emekçi kitlelerin çıkarlarını temsil etmiyor” diye eleştirdi… Böylece toplumun azınlığını ve azınlık çıkar gruplarını temsil eden eski parti sisteminden etkin bir şekilde uzaklaşmıştır. Batı siyaset bilimi veya parti teorisinin sözlüğünde bir “parti”, halkın bir “kısmının” temsilcisidir.” (Kitap, Li Junru, Çin’in Parti Sistemini Tanıyor Musunuz?)
Batı siyasal sistemindeki çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğu Çin’in güncel akademik isimleri de son derece isabetli bir şekilde tanımlamışlardır. Kendi dar ikballerinden başka bir derdi olmayan batı tipi politikacıların ne kendi ülkelerinin ne de dünyanın mevcut sorunlarına çözüm sunacak bir nitelikleri vardır. Potansiyelleri ve entelektüel kapasiteleri bir hayli sınırlı olan batı tipi politikacılardan ne yasama ne yürütme görevi yapmasını bekleyemeyiz. Kitap bile okuyamayıp eline verilen kitap özetlerini okuma kapasitesine sahip bu güruhun herhangi bir ülkeyi yönetmesi gerçekle örtüşmemektedir. Haliyle batı dünyasında siyasal iktidar ve politikacılar seçimle değil verili devletin bu konuda deneyime ve bilgiye sahip olan bürokratik mekanizması tarafından belirlenmektedir. Batıda bu kurum ‘istihbarat servisleri ya da teşkilatlarıdır.’
Uykucu Joe Biden’ın ya da mahalle kabadayısı edasıyla başkanlık eden Trump’ın ABD’yi yönettiğini düşünmek oldukça saf bir bakış açısıdır. Keza günümüzde ‘tek adam’ Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi yönettiğini söylemekte gerçeğin önemli bir kısmını ıskalamaktır.
Eski CIA ajanı John Kiriakou, Harici isimli medya platformunda “Her salı günü Beyaz Saray’da, öldürülecek kişilerin haftalık listesini hazırlarlardı!” isimli videoda verdiği röportajda ABD’yi: “seçimleri manipüle etmeye başlayan ve dizginlenemeyen “yüksek eğitimli sosyopatlardan oluşan federal bürokrasi” ağı”nın, yönettiğini iddia etmektedir. Röportajın devamında batıdaki temsili demokrasi tiyatrosunu gerçek yüzünü oldukça etkileyici bir şekilde ifşa etmektedir:
“CIA analistleri (ofislerinde oturup büyük teoriler üreten ve geleceği tahmin etmeye çalışan grup), ABD Başkanı için “İlk Müşteri” (The First Customer) ifadesini kullanırlar… CIA Analiz departmanının ürettiği tüm gizli raporlar, brifingler ve stratejik tahminler nihai olarak tek bir kişi için hazırlanır; o da ABD Başkanıdır.
Raporların hitap etmesi, tatmin etmesi ve ikna etmesi gereken yegane “müşteri” başkandır… Analistler, ürettikleri bilgilerin başkan tarafından okunmasını ve onun politika kararlarını şekillendirmeyi isterler. Bu yüzden hazırladıkları her şeyi doğrudan başkanın karakterine, okuma alışkanlıklarına ve ilgi alanlarına göre “özelleştirerek” sunarlar.
Başkanın politik kararlarını etkilemeyi (manivela olmayı) çok isterler. Bu yüzden hazırladıkları ürünü, tıpkı bir ticari şirketin müşterisinin zevkine göre ürün tasarlaması gibi, doğrudan başkanın kişisel tarzına ve tercihlerine göre özel olarak hedeflerler…Bu profile göre “terzi usulü” (tailoring) özel olarak dikilir. İstihbarat Teşkilatı, başkanın hangi kelimelere veya tehdit senaryolarına nasıl tepki vereceğini çok iyi bildiği için, raporların dilini ve vurgularını başkanı istedikleri politika çizgisine getirecek şekilde manipüle eder.”(Harici WEB sitesi: Her salı günü Beyaz Saray’da, öldürülecek kişilerin haftalık listesini hazırlarlardı!)
Türkiye’de Neler Oluyor: İstihbarat Gölgesi
Batı tipi demokrasilerde “halkın oyuyla” seçilen başkanların hali içler acısıdır. Başkanlar bir terzi misali onlar için özel dikilmiş politik ajandaları seçmekte ve uygulamakta “özgürdürler”. Özetle batı tipi demokrasilerinde politik kararları ve genel jeopolitik kararları verenler halkın oyuyla seçilenlerden ziyade müşterileri için zorlu bir “hizmet sektörü” çalışanı olan istihbaratçılardır.
İstihbaratın bu yapısı salt ABD için değil Türkiye için de geçerlidir. Türkiye’deki istihbarat teşkilatı olan MİT yeni döneme ayak uydurarak nasıl çalıştığı hakkında daha fazla bilgi vermek için eski personeline bu konuda kitaplar yazdırmaktadır. Tövbekar istihbaratçı ve eski MİT memuru Ali Burak Darıcılı ‘istihbaratı’ şu şekilde tanımlamaktadır: “İstihbarat ne bilim ne de sanattır. İstihbarat pratik, analitik, görsel zekânın ve entelektüel kapasitenin sıklıkla ve mecburen kullanıldığı, hem haber toplama hem de haber analiz faaliyetlerinde zaman içinde edinilen melekeler ve ustalıkla başarının ortaya konulduğu bir profesyonel meslektir… İstihbarat servisleri, bağlı olduğu devletin stratejik istihbarat ihtiyacını karşılamak için, kısa-orta-uzun vadeli stratejik analiz üretmekle görevlidir. Bu amaç doğrultusunda, bir istihbarat servisi, karar vericiler için bölgesel ve küresel gelişimleri yakinen izler, toplumsal dinamikleri tahlil eder, birbirinden bağımsız görünen olaylar arasındaki nedensellik bağını ortaya çıkararak öngörüde bulunmaya çalışır… Stratejik istihbarat üretilmek istenen sorun veya vaka ile ilgili olarak saha tecrübesi olmayan ve konusuna hakim olmayan bir personelin, hatalı analizlere bulunması oldukça olasıdır. Siyasi karar vericilerin, ulusal güvenlik ile ilgili alacakları kararlar hayati öneme sahiptir. Bu nedenle karar verici, en isabetli kararı verebilmek için doğru, güvenilir ve vereceği kararlar ile ilgili yol gösterici nitelikte bilgiye ihtiyaç duyar. İşte bu tür hassas kararların alınması noktasında, stratejik istihbarat, devlet yöneticilerinin ihtiyaç duyduğu söz konusu tüm hassas bilgiler bütünü olarak kabul edilebilir… Bu itibarla Thomas Kent, stratejik istihbaratı; “politika yapıcılar ve karar alıcıların rakip ve dost devletlere karşı, kendi politika ve taahhütlerine, zarar vermeyecek şekilde sürekli sahip olunması gereken bilgi türü” şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımda karar vericiler için kendi devletlerinin yanı sıra müttefiklerinin de çıkarları için en isabetli kararların almasını sağlayacak olan bilgiye sürekli olarak sahip olunması vurgusuna dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır.” (Kitap, Ali Burak Darıcılı, İstihbarat 101)
John Kiriakou’yla Ali Burak Darıcılı’nın istihbarat konusundaki tanımları ve faaliyet misyonları oldukça benzerdir. Birbirlerinden son derece farklı, benzer bir mesleki geçmişse sahip bu kişilerin örtüştüğü nokta ise istihbarat servislerinin görevlerinden birinin müşterilerini manipüle etmek olduğu oldukça rahat bir şekilde görülmektedir.
Türkiye gibi iki partili parti sistemine sahip İngiltere’de İskoç dilinde at hırsızı anlamına Whig’lerle, İrlandaca kanun kaçağı bir papaz için kullanılan Tory’ler arasındaki kayıkçı kavgası günümüzde Muhafazakar parti ve İşçi partisi arasında devam etmektedir.
Türkiye’de ise son yıllarda değişen parti sistemi sayesinde bu kayıkçı kavgası AKP ile CHP arasında hüküm sürmektedir. Bu iki niteliksiz siyasi partiyi ise deneyimli kuklacılar olan istihbarat servisleri yönetmektedir. Bu tarz bir sisteme sahip olan bir ülkelerde demokrasinin olduğunu iddia etmek insan aklıyla alay etmektir. Bu tarz bir siyasal sisteme ve ‘demokrasi’ anlayışına sahip ülkelerin kendi değer yargılarını ve siyasal modellerini kabul etmeyen diğer ülkeleri “totaliter” “otoriter” sisteme sahip ülke diye yaftalaması oldukça gülünçtür.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız istihbarat servislerinde olan ülkelerin dünyaya verecek tek bir katkısı ve dersi olamaz. Bundan dolayı Batı ülkeleri, Rusya, Çin, İran, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba vb. ülkelerin demokrasi modellerini eleştirisini yapacak bir pozisyonda olmadığı görülmektedir.
ABD ve İsrail’in istihbarat servisleri salt kendi ülkelerinin politik hayatını belirmekle kalmayıp Atlantik kampına dahil ve NATO üyesi olan bütün ülkelerin siyasal hayatını belirlemektedirler. Direkt ulusal egemenliğe saygı göstermeyen bu anlayışın son örneğini Sibel Edmonds’un Youtube kanalında çektiği son video serilerinde görmekteyiz. Edmonds, Türkiye’deki siyasal hayatın CIA ve MOSSAD eliyle nasıl şekillendirildiğine dair çarpıcı örnekler sunmaktadır.
Black Cube Şirketi 2010 yılında İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve İsrail istihbarat birimlerinden seçilmiş özel bir grup tarafından kurulmuştur. Bu şirket “Özel Mossad” takma adıyla da bilindiğini söyleyen Edmonds, bu şirketin gözetim, siber silahlar, siyasi casusluk, şantaj, algı yönetimi, sahte kimliklerle operasyon yürütme ve ülkelerin seçimlerine müdahale etme gibi gayrimeşru misyonları bulunduğunu söylemektedir.
Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı yakın çevresine yönelik üst düzey istifalara yol açan gizli operasyonlarda, Slovenya’da ise Gazze operasyonlarını eleştiren Başbakan Golob hükümetini yolsuzluk videolarıyla tuzağa düşürme faaliyetlerinde şirketin rol oynadığı iddia eden Edmonds, Türk hükümetinin Black Cube ile 2022 yılından beri aktif olarak ve toplamda 3 ayrı kontrat çerçevesinde çalıştığını iddia etmektedir
Black Cube Türkiye’de
Edmonds, İsrail merkezli özel istihbarat şirketi Black Cube’un 2022’den beri, özellikle de 2025 başından itibaren Türkiye iç siyasetine müdahale ettiğini ileri sürmektedir. Muhalefet partilerindeki (CHP ve diğer küçük partiler) karizmatik figürlere sahte/montaj videolarla şantaj yapıldığını, bazı küçük partilerin bu şantajlar neticesinde organik değil “sentetik” bir şekilde AKP-MHP blokuna katılmaya zorlandığını iddia ediyor. Ayrıca seçim yazılım şirketlerinin bu yapının kontrolünde olduğunu savunarak olası bir seçime güvenilmemesi gerektiğini söyler.
Türk hükümetinin muhalifleri bastırma ve şantaj yöntemiyle, önde gelen muhalif figürlere karşı yolsuzluk skandalları üretmek, koalisyon süreçlerinde partilere şantaj yapmak ve siyasi rakipleri saf dışı bırakmak amacıyla bu şirketle çalıştığını ileri sürmektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılanma ve tutuklanma sürecinde Black Cube’un önemli bir rol oynadığı iddia edilmiştir. Batı dünyasının (ABD derin devleti ve İsrail) Türkiye için hiçbir zaman gerçek bir demokrasi öngörmediğini belirten Sibel Edmonds, planlanan yeni yapının; Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt veya Birleşik Arap Emirlikleri benzeri antidemokratik sistem olduğunu ileri sürmektedir.
Bu operasyonlardan önce muhalefetin AKP hükümetini seçim yoluyla devireceğine kesin gözle bakan CIA ve MOSSAD, daha kullanışlı ve şantaja daha açık bulduğu AKP ve Erdoğan’la yola devam etme kararını hayata geçirmek için bu komployu hazırlamıştır. Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO zirvesinde, İsrail’in liderliğinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkelerin katılımıyla İran ve Rusya’ya karşı gayri resmi bir “Arap NATO’su” kurulmasının temellerinin atılacağını iddia eden Edmonds, ayrıca AKP hükümetinin Trump’ın İbrahim Anlaşmalarının hayata geçirilmesi konusunda oldukça istekli olduğunu belirtmektedir.
Sibel Edmonds, Erdoğan ve hükümetinin, Türk halkının ve Türkiye’nin doğrudan zararına olmasına rağmen, tamamen İsrail’in, ABD’nin ve NATO’nun ajandalarını ve emirlerini yerine getirdiğini savunmaktadır.
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın sıklıkla Erdoğan hakkında “Benim en sevdiğim lider, istediğimiz her şeyi yapıyor, emirlerimizden hiç çıkmıyor” dediğini aktarmaktadır Edmonds, bir ülkenin liderinin başka bir ülkenin çıkarlarına bu derece hizmet etmesinin kendi makamına ve ülkesine ihanet olduğunu söylemektedir.
Edmonds, Donald Trump’ın Türkiye’ye 700 milyon doların üzerindeki jet uçak motoru satışına onay vermesini, Türkiye hükümetinin ABD ve İsrail’in taleplerini harfiyen yerine getirmesine karşılık bir “ödüllendirme veya rüşvet” olarak okumaktadır.
Edmonds’un bu gazetecilik başarısıyla dünya kamuoyu batı dünyasındaki ülkelerde seçimli bir demokrasiden ziyade istihbarat operasyonlarıyla belirlenen kukla hükümetler olduğunu rahatlıkla gözlemlemektedir. Bütün bu gelişmelerin ışığında sormak gerekir. Ey Batı! Demokrasi dediğin bu mu? Yoksa Xi Jinping’in aşağıdaki tanımı mı?
“Xi Jinping Demokrasi Süs Değildir başlıklı konuşmasında demokrasinin gerçekçi bir tanımını verdi: “Bir ülkenin siyasi sisteminin hakikaten demokratik ve etkili olup olmadığını değerlendirmenin en iyi yolu, politik liderlerin değişiminin düzenli ve hukuka dayalı olup olmadığına, halkın devlet ve toplum işlerini, ekonomik ve kültürel girişimleri hukuka uygun olarak yönetip yönetemediğine, halkın bizzat kendi talep ve ihtiyaçlarını açık kanallar aracılığıyla ifade edip edemediğini, toplumun tüm kesimlerinin ülkenin siyasi işlerine etkin bir şekilde karılıp katılamadığına bakmaktır.”
(Kitap, Li Junru, Çin’in Parti Sistemini Tanıyor Musunuz?)
Anlaşılan o ki Batı dünyasının ve Atlantik kampının alması gereken daha çok yol bulunmakta. Üç beş tane yüksek eğitimli sosyopat istihbarat uzmanı 8,3 milyar nüfuslu dünyanın kaderini tayin edemez. Batının değer yargıları, demokrasi ve siyasal sistemi vs. özetle bütün “uygar” değerleri dünyanın genel trendine terstir. Türkiye’nin bu tarz köhne yönetim tarzı ve politik hatta ısrar etmesinin olumsuz sonuçlarını en kısa zamanda göreceğine kimsenin kuşkusu olmasın. Ülkedeki en acil sorunların başında istihbaratın siyasal yaşamın seyrine yaptığı müdahaleler yatmaktadır. Ülkenin bir an önce istihbarat kontrolünden kurtulması gerekiyor.
