Türkiye’nin Stratejik Özerkliği ve Bu Özerkliğin Kısıtları

Yazarlar Hakkında

Zhao Juanjuan, PhD, Zhengzhou Üniversitesi Siyaset ve Kamu Yönetimi Fakültesi’nde öğretim görevlisi ve Zhengzhou Üniversitesi Çağdaş Kapitalizm Araştırmaları Merkezi’nde araştırmacıdır.

Wang Huan, PhD, Xi’an Jiaotong Üniversitesi Marksizm Okulu’nda Yardımcı Doçenttir.

Arap Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 2, 2026

Özet

Büyük güç rekabetinin derinleşmesi ve Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasının dramatik bir şekilde yeniden yapılanmasıyla birlikte, Türkiye, kalkınma ve güvenlik arayışıyla hareket ederek, giderek artan bir şekilde stratejik özerklik arayışı eğilimi sergilemektedir.

Stratejik özerklik, Türkiye’nin dış politikasının temel bir ilkesi ve “Türkiye Yüzyılı” devlet stratejisinin önemli bir bileşenidir. Türkiye’nin stratejik özerklik pratiği, savunma sanayii, ekonomi, politika ve diplomasi dahil olmak üzere birden fazla düzeyi kapsamaktadır. Büyük dünya güçlerinin stratejik ayarlamalarından ve Orta Doğu düzeninin yeniden yapılanmasından kaynaklanan dış baskılar, Erdoğan’ın yönetim tarzının ve siyasi çizgisinin özellikleri, Türkiye’nin yükselen ulusal gücünün getirdiği olumlu koşullar ve ulusal güvenlik endişeleri ile yönlendirilen Türkiye, stratejik özerklik arayışını hızlandırmaktadır.

Stratejik özerklik arayışının temel amacı, ABD ve Rusya gibi büyük güçlere olan aşırı bağımlılığını azaltmak, jeopolitikte stratejik inisiyatif arayışı ve bölgesel ve küresel politikada etki ve nüfuzunu arttırmaktır.  Ancak, kırılgan ekonomik yapısı, jeopolitik dinamiklerin ikili doğası ve bölgesel güvenlik ikilemleri tarafından kısıtlanan Türkiye’nin stratejik özerkliği, bağımlılık ve özerklik arayışı arasında yapısal bir gerilim içinde sıkışıp kalmıştır. Bunlar Türkiye’nin “sınırlı bir özerklik” pratiği içinde olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin dış borçlanma, ekonomik, finansal ve teknoloji açılarından bağımlılığı devam etmektedir, fakat bu bağımlılık oldukça çeşitlenmiştir: ABD, AB, Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve Körfez sermayesi

Metin

Günümüzde küresel sistem hızla evrilmekte ve Orta Doğu’nun jeopolitik manzarası yapısal ayarlamalardan geçmektedir. Bir yandan, dış güçlerin güç yansıtmasının zayıflaması ve bölgesel devletlerin özne olma duygusunun uyanışı tarihsel bir yakınsama yaratmıştır. Diğer yandan, geleneksel jeopolitik rekabet modelinin yerini, siyaset, ekonomi ve güvenliği kapsayan çok boyutlu ve karmaşık bir jeopolitik ekosistem almaktadır.

Bu durum, giderek artan sayıda orta gücün veya bölgesel gücün stratejik özerkliklerini güçlendirme eğilimi sergilemesine yol açmakta ve karmaşık jeopolitik stratejilerden oluşan yeni bir ekosistem ortaya çıkarmaktadır. Türkiye, Orta Doğu’da kilit bir oyuncudur. “Kazançları ve kayıpları jeopolitikten kaynaklanan” eşsiz coğrafi konumu ve kalkınma ile güvenlik arayışı, Türkiye’nin stratejik özerklik arzusunu sürekli olarak güçlendirmiştir. Özellikle, Erdoğan tarafından 2022’de yayımlanan “Türk Yüzyılı” ulusal stratejik vizyon belgesi, yalnızca Erdoğan rejiminin siyasi meşruiyetini korumak için bir program değil, aynı zamanda Yeni-Osmanlıcı ideolojik mirasın ve gerçekçi çıkarların entegrasyonu yoluyla Türkiye’nin stratejik özerkliğini teşvik eden bir süreçtir.

“Türkiye Yüzyılı”, Erdoğan’ın uzun vadeli siyasi vizyonu ve ulusal stratejisi olup, Türkiye’yi dünyanın ilk on siyasi, ekonomik, teknolojik ve askeri gücünden biri yapma hedefini ve dış politikasının gelecekteki yönünü açıkça tanımlamakta ve bir “Türkiye ekseni” inşa etmeye kararlıdır. “Türkiye Yüzyılını” gerçekleştirmenin temel bir yolu olarak, stratejik özerklik arayışı, Türkiye’nin değişen jeopolitik ortamda ulusal konumunu, kimliğini ve gücünü yeniden değerlendirmesi ve bölgesel liderlik arayışı için stratejik bir yoldur. Günümüzde stratejik özerkliği artırmak, Erdoğan’ın “Türk Yüzyılı”nı başlatmak için büyük stratejisinin temel bir ilkesi haline gelmiştir. Ancak, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışında güçlü bir farkındalığı ve net hedefleri olmasına rağmen, çeşitli kısıtlamalar nedeniyle yörüngesi sınırlı ve belirsiz kalmaktadır. Devam eden bağımlılık ve özerklik gerilimi ortasında, “sınırlı özerklik”, Türkiye’nin mevcut stratejik özerklik pratiğinin öne çıkan bir özelliğidir.

Bölüm I. Türkiye’nin Stratejik Özerkliği Üzerine Son Araştırmalar

Türkiye’nin stratejik özerkliği üzerine mevcut akademik araştırmalar konuya üç boyuttan yaklaşmaktadır. Birinci boyut, stratejik özerkliğin oluşum mekanizmasına odaklanmakta, temel olarak dış politikayı açıklayıcı bir değişken olarak kullanarak onun stratejik özerklikle etkileşimini araştırmaktadır. İkinci boyut, uluslararası ilişkiler perspektifini vurgulayarak, Türkiye ile Batılı müttefikleri arasındaki yapısal çelişkileri ve bölgesel stratejik taleplerini analiz etmektedir. Üçüncü boyut, iç politika perspektifine odaklanarak, Türkiye’nin stratejik özerkliğini inşa ettiği içsel yönlendirici mekanizmaları incelemektedir.

Dış politika ve stratejik özerklik arasındaki etkileşim mekanizması çalışmasında, akademide iki yorumlayıcı yol bulunmaktadır. Birincisi, politika pratiği odaklı yaklaşım, Türkiye’nin diplomatik dönüşüm yoluyla stratejik özerklik alanını şekillendirdiğini vurgulamaktadır. Bazı akademisyenler, “Arap Baharı” öncesinde işbirliği ve ortak çıkar arayışının dış ilişkileri iyileştirmede öncelikli olduğuna işaret etmektedir. Türkiye, “komşularla sıfır sorun” ile “güvenlikten arındırma” ve “askerden arındırma” dış politikasına bağlıydı ve bu, temelde politika yakınsama stratejileri kullanarak küresel ortaklıklar kurma yoluyla sınırlı özerklik kazanmaktı.

Uluslararası sistemde çok kutupluluğun hızlanması ve ABD’nin Orta Doğu stratejisinin geri çekilmesiyle birlikte, Türkiye “Arap Baharı” sonrasında daha proaktif bir dış politika izledi ve konu bazlı ittifak yeniden yapılanması yoluyla özerk bir karar alma modeli oluşturdu. Daha önce birbirine bağımlı olan diplomatik mantık, giderek artan bir şekilde stratejik özerklik arayışını yansıtmaktadır.

İkincisi, sistemik determinist yaklaşım, uluslararası güç yapısındaki yapısal değişikliklerin stratejik özerkliğin temel itici gücü olduğunu savunmaktadır. Batı sonrası düzende, yükselen ekonomilerin kurumsal gücünün yükselişi, geleneksel büyük güçlerin orta gelirli ülkelerin davranışlarını disipline etme yeteneğini zayıflatmış ve Türkiye’nin özerk diplomasisini ilerletmesi için fırsatlar yaratmıştır. Özellikle, “Rusya ve Çin gibi küresel güçler daha güvenli ve rekabetçi dış politikalar benimsedikten sonra, Türkiye de kendi bölgesinde daha fazla özerklik aradı.” Türkiye, stratejik seçeneklerinin ayrıcalıklılığını azaltarak stratejik özerkliğini genişletme girişimi olarak, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa gibi geleneksel müttefiklerine olan bağımlılığını azalttı ve “işlemsel diplomatik ilişkiler” giderek Türkiye’nin Batılı ülkelerle etkileşim ilkesi haline geldi.

Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, odak noktası Türkiye ile Batılı müttefikleri arasındaki yapısal çelişkiler ve bölgesel stratejik özlemleridir. Tamseel Aqdas, Yeni-Osmanlıcılıktan etkilenen Türkiye’nin, stratejik özerkliğini artırmak için AB ve Atlantik ötesi ittifaktan giderek uzaklaştığını ve diplomatik odağını Çin, Rusya ve Küresel Güney’e kaydırdığını belirtmektedir.

Bu değerlendirme, Galip Dalay’ın ekonomik-diplomatik etkileşim modelinde daha da genişletilmekte olup, Türkiye’nin ekonomik gücünün sürekli güçlenmesi ve uzun süredir durmuş olan AB katılım sürecinin önemli bir gerilim yarattığını ve Türkiye’yi diplomatik odağını Orta Doğu’ya kaydırmaya ittiğini savunmaktadır. Hakan Yapar, Türkiye’nin “stratejik derinlik konseptinden” “Mavi Vatan doktrinine” stratejik kaymasını analiz ederek, Türkiye’nin ulusal stratejisinde derin bir dönüşümü ortaya koymaktadır.

Galip Dalay, Türkiye’nin stratejik ayarlamasının basit bir “doğuya ikame” olmadığını, aksine Batılı olmayan güçlerle işlevsel işbirliğinin seçici bir şekilde derinleştirilmesi, geleneksel Batılı ortaklıkları korurken stratejik pazarlık gücünü artırma ve hedging (riskten korunma) niteliğinde taktiksel bir ittifak sistemi inşa etme olduğunu savunmaktadır.

Alberto Gasparetto, Türkiye’nin bir “salıncak güç” (swing) haline geldiğine ve stratejik özerklik pratiğinin özünde iç milliyetçi siyaset ile bölgesel güç mücadeleleri arasındaki etkileşimin sonucu olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla, Batılı müttefikleriyle ilişkilerindeki yapısal gerilimler ve jeopolitikteki bölgesel stratejik özlemleri, Türkiye’nin stratejik kaymasını birlikte şekillendirmektedir.

Ülke içi perspektiften bakış, Türkiye’nin stratejik özerklik inşasının içsel yönlendirici gücünü ve yapısal kısıtlarını sistematik olarak ortaya koymaktadır. Siyasi destek düzeyinde, stratejik özerklik pratiği mutlaka geleneksel müttefiklerden kopmaya yol açmaz; aynı zamanda daha ihtiyatlı bir “özerklik maksimize etme politikası” uygulayarak iç desteği çekmeyi amaçlayan bir politika yönelimi de olabilir.

Mustafa Kutlay ve Ziya Öniş, stratejik özerkliğin Türk hükümetinin ülke içinde seçim tabanını harekete geçirmesine, muhalefeti bölmesine ve halk desteği kazanmasına yardımcı olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı büyük ölçüde iç siyasi meşruiyet ihtiyacına hizmet etmektedir.

Ekonomik perspektiften bakıldığında, bir çevre ülkesi ekonomisi olarak Türkiye’nin politika alanı kazanmak için cesur girişimlerde bulunması gerekmektedir, ancak ekonomik yapısının dışa bağımlılığı stratejik özerkliğinin sınırlarını belirlemektedir. Bu yapısal çelişki, Türkiye’yi savunma sanayinin yerelleştirilmesi yoluyla stratejik manevra alanını genişletmek gibi “gömülü özerklik” stratejisi benimsemeye itmektedir. Güçlü ve modernize edilmiş bir savunma sanayii, Türkiye’nin aktif ve proaktif bir dış politika uygulaması için önemli bir güvence oluşturmaktadır. Savunma sanayinin özerk bir sektöre dönüşümü, stratejik özerklik arayışının önemli bir tezahürü olarak, Türkiye’nin “stratejik derinlik” diplomatik felsefesini uygulaması ve bölgesel ve hatta küresel bir güç olma hedefini aramasının kaçınılmaz bir gereğidir.

Mevcut araştırmalar, akademide Türkiye’nin stratejik özerkliği konusunda bir fikir birliği olduğunu göstermektedir: Türkiye’nin stratejik uygulamaları, Batı’nın hakim olduğu uluslararası sistemin içine yerleştirilmiştir ve bu da onu “dış güçler tarafından giderek bölgesel anlaşmazlıkları çözebilecek, bölgesel ve küresel konularda yeterli etkiyi uygulayabilecek kilit bir oyuncu olarak görülmesine” neden olmaktadır. Özellikle mevcut jeopolitik manzaranın dramatik bir şekilde yeniden yapılanması ve Türkiye’nin orta güç olarak yükselişinin devam etmesi göz önüne alındığında, stratejik özerklik arayışı, ulusal büyük stratejisinin birincil hedefi haline gelmiştir. Türkiye’nin stratejik özerkliği üzerine araştırmalar, uluslararası siyaset çalışmalarında önemli bir konu haline gelmiştir.

Bölüm II. Türkiye’nin Stratejik Özerklik Konusunda İzlediği Pratikler

Stratejik özerklik arayışı, 1923’ten itibaren modern Türkiye’nin gelişimi boyunca süregelen bir stratejik hedef olmuş ve uzun vadeli pratikte savunma sanayii, ekonomi, politika, diplomasi ve diğer yönleri kapsayan sistematik bir stratejik düzene evrilmiştir.

(I) Savunma sanayiinin kendi kendine yeterliliğini teşvik ve karmaşık bir savunma sistemi inşa edilmesi

1974’teki Kıbrıs Savaşı sırasında Türkiye’ye uygulanan ABD silah ambargosu, Türkiye’nin bağımsız bir savunma sanayii kurması için bir uyarı işlevi görmüştür. Özellikle Orta Doğu’daki değişiklikler, Suriye iç savaşının yayılma etkileri, artan ABD-Rusya rekabeti ve Kürt sorununun “bölgeselleşmesi” gibi karmaşık güvenlik tehditleri, Türkiye’yi askeri yetenek inşasını “değerli yalnızlık” stratejik çerçevesine dahil etmeye ve savunma sanayiinin gelişimini ulusal bir öncelik haline getirmeye itmiştir.

Türkiye, savunma sanayiinde kendi kendine yeterlilik için hem iradeye hem de yeteneğe sahiptir ve halihazırda karmaşık bir “askeri-sanayi-politika-araştırma” sistemi oluşturmuştur.

Birinci olarak, hükümet savunma sanayiinin gelişimine büyük önem vermekte, kurumsal yetkilendirme ve stratejik planlamanın koordineli evrimini aktif olarak teşvik etmektedir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi “Savunma Sanayii Yasasını” kabul ederek savunma sanayiinin gelişimi için yasal güvenceler sağlamış; karar alma, silah tedariki, finansman ve modern silah araştırma, geliştirme ve üretimini koordine etmek için uzmanlaşmış bir hükümet liderliğindeki yönetim kurumu oluşturulmuş; hatta Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Vakfı doğrudan Cumhurbaşkanı’nın yönetimine verilmiştir. “2023 Siyasi Vizyon”, “2019-2023 Stratejik Planı” ve AK Parti’nin 2023 seçim beyannamesinde Türk hükümeti, savunma sanayiinin gelişimini sürekli olarak ulusal stratejik bir öncelik olarak belirlemiştir.

İkinci olarak, Türkiye, deniz, kara ve hava operasyonlarını entegre eden Türk Silahlı Kuvvetleri Vakfı’nı (TSKGV) kurmuş ve vakfın desteğiyle birkaç büyük savunma sanayii kümesi oluşturmuştur.

2025 yılına kadar, beş şirket—Aselsan (Askeri Elektronik Sanayii), TUSAŞ (Havacılık Sanayii), Roketsan (Roket Sanayii ve Ticaret), Asfat (Askeri Gemi İnşa) ve MKE (Makine ve Kimya Endüstrisi)—dünyanın en büyük 100 savunma sanayii şirketi arasına girmiştir. Aynı zamanda Türkiye, Havacılık ve Uzay Sanayii Kümelenmesi Derneği (HUKD), Eskişehir Havacılık ve Bursa Havacılık gibi, savunma sanayiinde çeşitli ürünlerin üretimi ve hizmetinde uzmanlaşmış küçük ve orta ölçekli işletmeler oluşturmuştur. Ayrıca “Milli Gemi” proje ofisini kurmuş, geliştirme planları hazırlamış ve 2023’te %75 yerli malzemeyle inşa edilen insansız hava aracı (İHA) gemisi “Anadolu” hizmete girmiştir.

Günümüzde İHA’lar Türkiye’nin savunma sanayiinin temel sektörü haline gelmiş olup, bağımsız ve kontrol edilebilir gelişimleri Türkiye’nin askeri sanayi kendi kendine yeterliliğini teşvik etmiştir. İstatistiklere göre, Türkiye’nin askeri sanayiye olan bağımlılığı 2002’de %80’den 2023’te %20’ye düşmüştür ve yaklaşık 1.500 yerli şirket savunma sanayiinde faaliyet göstermektedir.

Üçüncü olarak, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge), Türkiye’nin savunma sanayiinin gelişiminde çok önemli bir rol oynamaktadır. 2012’de Türkiye, savunma sanayiinde Ar-Ge personeli yetiştirmeyi ve yurt dışı tedariklerin yerine yerli Ar-Ge’yi teşvik etmeyi amaçlayan bir savunma sanayii geliştirme araştırma personeli programı başlattı. 2018 itibarıyla, Koç Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi dahil 31 üniversite ve 355 savunma sanayii şirketi bu araştırma projesine katılmıştır. Türkiye ayrıca, öncelikle üniversiteler ve sanayi kuruluşları arasındaki işbirliği yoluyla bilim, teknoloji ve ürün dönüşümünü sağlamak için ulusal düzeyde bir Silikon Vadisi teknoloji parkı kurmuştur. Savunma sanayiinin Ar-Ge’ye yaptığı önemli yatırım, özgün yerli üretimi teşvik etmek ve küresel çapta etkili bir “Türk markası” yaratmaya çalışmak, Türkiye’nin sanayileşmesine ve teknolojik ilerlemesine yardımcı olmakta ve silah yerelleştirme hedefine daha da ulaşılmasını sağlamaktadır. Günümüzde Türkiye’nin savunma sanayii, ağırlıklı olarak dışa bağımlı bir tedarik modelinden, ithalat absorpsiyonu ve bağımsız Ar-Ge’yi birleştiren kendi kendine yeterli bir modele geçmiş ve stratejik özerkliği teşvik etmenin önemli bir aracı haline gelmiştir.

(II) Ekonomik yeniden yapılanmayı teşvik ve bağımsız bir ekonomik sistem inşa etme çabası

Türkiye, daha yetenekli bir bölgesel aktör haline gelmekte ve ekonomik büyüme yavaşlamasına ve Amerika Birleşik Devletleri’nden etkilenen oldukça nüfuzlu bir ekonomik duruma rağmen, kısıtlayıcı bir kalkınma çerçevesi içinde kendi kendine yeterli bir ekonomik kalkınma modeli aracılığıyla daha fazla stratejik özerklik kazanmaktadır.

1. Bağımlı ekonomik ilişkileri kırmak ve çeşitlendirilmiş bir uluslararası ticaret işbirliği ağı inşa etme çabası

Birinci olarak, Türkiye ABD’nin zorbalığına ve yaptırımlarına aktif olarak direnmiştir. Bir yandan, Erdoğan “dolarizasyondan çıkışı” teşvik etmiştir.

Türkiye’nin egemen para birimi olan lira, küresel finans sisteminde ABD dolarının egemenliğinden büyük ölçüde etkilenmektedir. Erdoğan, “doların dünyayı kur baskısı altına soktuğunu, oysa altının hiçbir zaman bir baskı aracı olmadığını” savunarak altın standardı çağrısında bulunmuştur. 2018’de Türkiye, Rusya’yı takip ederek ABD Hazine tahvili varlıklarını büyük ölçüde azaltmıştır. Ocak ayında varlıkları 49,6 milyar ‘a düşmüş ve ABD Hazine tahvili varlıklarını en fazla net azaltan ülke ve bölgeler arasında dördüncü sırada yer almıştır. Aynı zamanda, Türkiye birçok sektörde Rusya ve Çin ile işbirliği yaparak, ABD dolarını atlayarak ruble veya kendi para birimleriyle ödeme yapmıştır.

Diğer yandan, Türkiye ABD’nin ekonomik yaptırımlarına karşı aktif olarak misilleme tedbirleri almıştır. Mart 2018’de ABD, Türk çelik ve alüminyum ürünlerine sırasıyla %25 ve %10 gümrük vergisi uygulamış, Ağustos ayında bu oranlar %50 ve %20’ye yükseltilerek Türk lirasının ABD doları karşısında tarihi en düşük seviyesine (1 ABD doları karşılığı 7,1326 lira) düşmesine neden olmuştur. Buna karşılık Türkiye, bazı ABD ürünlerine karşı da misilleme tedbirleri uygulamıştır. 21 Haziran’da Türkiye, toplam değeri 266,5 milyon olan ABD mallarına kısıtlama getirmiştir.  

İkinci olarak, Türkiye ekonomik diplomasisinde bir dönüşümü teşvik etmektedir.

Alternatif ekonomik ortaklar arayarak, Türkiye çeşitlendirilmiş bir uluslararası ticaret işbirliği ağı kurmaya çalışmaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) gibi finansal kurumlar Türkiye’ye önemli rehberlik ve destek sağlamıştır.

Ancak, bu kurumlardan ekonomik yardım kabul ederken, Türkiye genellikle bunu onların dayattığı reform koşullarıyla takas etmek zorunda kalmıştır. Örneğin, 20. yüzyılın başlarında Türkiye, IMF’den 18 milyar $ kredi başvurusunda bulunmuş, ancak karşılığında mali ve parasal politikalarında ayarlamaları kabul ederek ekonomik politikalarını daha piyasa odaklı ve serbest hale getirmek zorunda kalmıştır. Uluslararası finans kurumlarından yardım isteyerek bazı ekonomik özerkliğini kaybetmekten kaçınmak için Erdoğan, Türkiye’nin dış sermayeye ihtiyacı olmadığını ve ekonomisini kendi finanse edebileceğini kamuoyuna açıklamıştır.

Bu aynı zamanda, IMF gibi uluslararası kurumların Türkiye’nin ekonomik reformlarına ve kalkınmasına yönelik piyasalaşma ve serbestleşme karşıtı ideolojik ve normatif rolünün zayıfladığı anlamına gelmektedir. İstatistikler, 2016 ile 2019 arasında Katar’ın Türkiye’deki yatırımının neredeyse %500 arttığını ve Türkiye’nin ikinci büyük doğrudan yabancı yatırımcısı haline geldiğini göstermektedir. 2021’de BAE liderliği Türkiye’ye 10 milyar ABD doları yatırım yapacağını açıklamıştır.  milmilyar dolara  ulaşmıştır. Küresel jeopolitik manzaradaki değişimler ve ABD’nin Orta Doğu stratejisinin daralmasıyla birlikte, Türkiye ve Suudi Arabistan tarihi bir uzlaşma sağlamış ve 3 Şubat 2026’da 2 milyar $’lık yenilenebilir enerji yatırım anlaşması imzalamıştır. Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik dönüşümü, artık tamamen IMF gibi dış normatif güçlere tabi olmadığını ve çeşitlendirilmiş bir uluslararası ticaret işbirliği ağının inşasının bu özerkliği yansıttığını göstermektedir.

2. İçsel büyüme modelini teşvik etmek ve ekonomik politikalar ile sanayi yapısını aktif olarak ayarlama çabası

Birinci olarak, Türkiye yatırım ve ihracatı ekonomik büyümenin ana itici güçleri olarak önceliklendirmektedir.

Türkiye’nin Batı yanlısı, ihracata dayalı ekonomik modeli Türkiye’ye kalkınma avantajları getirirken, yabancı sermaye girişlerine olan ağır bağımlılığı, derin yapısal ekonomik sorunları da ortaya çıkarmıştır.

Uluslararası makroekonomideki düşüş dalgalanmaları ve iç ekonomik büyümedeki durgunluk göz önüne alındığında, Türkiye, ekonomik büyümenin iki ana itici gücü olarak yatırım ve ihracata daha fazla önem vermekte, böylece dış ekonomik kısıtlamalardan kurtularak ekonomik özerkliğini artırmaktadır.

Bir yandan, Türkiye yatırım çekme politikalarını şiddetle teşvik etmekte ve iç yatırım ortamını iyileştirmektedir. 2003’ten bu yana Türkiye, özel bir doğrudan yabancı yatırım yasası çıkarmış ve ABD, Rusya, Avrupa ve Çin dahil olmak üzere birçok ülke ve bölge ile ikili yatırım anlaşmaları imzalamıştır. Ayrıca, belirlenmiş az gelişmiş bölgeler için yatırım teşvik programları geliştirmiştir. 2021’den bu yana, Türk Yatırım Ajansı, “Doğrudan Yabancı Yatırım Stratejisi (2021-2023)” ve “Doğrudan Yabancı Yatırım Stratejisi (2024-2028)” olmak üzere art arda iki strateji yayınlamıştır. Bu stratejiler, uluslararası yatırımcılar için uygun bir iş ortamı sağlamakta ve Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınmasını teşvik etmektedir. İki stratejik belgeye göre, Türkiye 2004 ile 2023 arasında 261 milyar ‘ın iki katından fazla olarak 178,3 milyar $’a ulaşmıştır. Ayrıca Türkiye, teknoloji ve stratejik yatırımlar için 300 milyar liralık uygun finansman koşulları sağlayan bir yatırım taahhüdü ön kredi mekanizması başlatmıştır. 18 Eylül 2024 itibarıyla, 238 proje başvuruda bulunmuş ve toplam yatırım ölçeği 125,8 trilyon liraya ulaşmıştır. Erdoğan, “Türkiye’nin hedefi ‘Türk Yüzyılı’nı bir yatırım yüzyılı yapmaktır” şeklinde kamuoyuna açıklamada bulunmuştur.

Diğer yandan, Türkiye ekonomik kalkınmayı yönlendirmek için ihracat yapısını optimize etmektedir.

Ulusal ekonomik kalkınmanın itici gücü olarak ihracat, Türkiye’nin dört öncelikli kalkınma hedefinden biridir. Bugüne kadar Türkiye, beş yıllık döngüyle on ikinci “Kalkınma Planı”nı yayınlamış olup, üretim, teknoloji ve ihracat en önemli kalkınma yolları olarak kabul edilmektedir. Ekim 2022’de Türk hükümeti, üretimin düşük teknolojili sektörlerden yüksek katma değerli alanlara kaydırılmasını ve böylece ihracat ürünlerinin yapısının iyileştirilmesini savunan “2023 İhracat Stratejisi”ni özel olarak tanıtmıştır. İstatistikler, Ocak-Temmuz 2024 arasında Türkiye’nin toplam ihracatının yıllık bazda %4,1 artışla 1,4807 trilyon ‘a ulaştığını ve bunun sonucunda ticaret açığının %32,4 azaldığını göstermektedir. İmalat ürünleri toplam ihracatın %94,3’ünü oluştururken, yüksek teknolojili ürünler imalat ürünleri ihracatının %3,4’ünü oluşturmuştur. Başlıca ihracat ortakları Almanya (toplam ihracatın %10’u), İngiltere, BAE, Irak ve ABD (her biri %6), İtalya (%5) ile Fransa ve İspanya (her biri %4) olmuştur. Türkiye’nin ulusal stratejisinin temel taşı olan pazar çeşitlendirme ihracat stratejisi, Türkiye’nin ekonomik risklere dayanma yeteneğini artırmasına ve kendi kendine yeterli kalkınma modeli aracılığıyla küresel pazardaki inisiyatifini güçlendirmesine yardımcı olmaktadır.

İkinci olarak, Türkiye imalat sektörünün gelişimine öncelik vermektedir.

Büyük bir küresel üretici ve tedarikçi olan Türkiye, “küresel bir üretim merkezi” olmaya kararlıdır. Türkiye, 1980’lerde ithal ikameci kalkınma modelinden ihracata dayalı sanayileşme stratejisine geçiş yaparken, ekonomik ve güvenlik amaçlı sanayiyi önceliklendirme hedefi değişmemiştir. Sanayi, uzun süredir Türkiye’nin ulusal ekonomik kalkınmasının stratejik odağı ve temeli olup, emek yoğun sektörlerden (tekstil, gıda işleme) ve sermaye yoğun sektörlerden (enerji, kimya) otomobil, beyaz eşya, çelik ve makine hakimiyetine dönüşmüştür. İstatistikler, 2022’de Türkiye’nin imalat çıktısının GSYH’sinin %19’unu oluşturduğunu ve işlerin %18’ini yarattığını göstermektedir. 2014’ten 2023’e kadar, Orta ve Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki imalat projeleri, Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırımının %22’sini oluşturmuş ve bu, önceki on yılın 4,5 katı olup, bu bölgelerde lider bir konuma yerleşmiştir. İhracat performansı, iç ekonomik yapıyı yansıtmakta olup, bu, 2024’ün ilk yarısında imalatın Türkiye’nin toplam ihracatındaki mutlak oranına katkıda bulunan kilit bir faktördür.

(III) Türkiye siyasi sisteminde Batı kurumsal paradigmasını aşmaya ve siyasi gelişme için özerk bir yol keşfetmeye çalışıyor

Türkiye, uzun süredir Batılı ülkelerin siyasi sistemlerinden ve kalkınma modellerinden etkilenmiş ve müdahale görmüştür. “Öğrenme”den “taklit etme”ye ve ardından “yeni modeller keşfetme”ye kadar, Türkiye, siyasi sistem inşasında ve ideoloji seçiminde dış modellerin kısıtlamalarından giderek kurtulmuş ve yerel tarihsel geleneklerine, kültürel genlerine ve pratik ihtiyaçlarına dayanarak kendi siyasi gelişim yolunu bağımsız olarak keşfetmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kurulmasından bu yana, Mustafa Kemal Atatürk Batılılaşma reformlarını şiddetle teşvik ederek Batı’nın modernleşme yolunu örnek almıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, iki büyük blok arasındaki çatışma ortamında ve ABD ekonomik desteğiyle, Türkiye’nin siyasi gelişimi giderek Batılılaşmış ve çok partili demokrasinin uygulanmasına yol açmıştır. Ancak, olgunlaşmamış bir siyasi sistemde, çok partili demokrasinin uygulanması, kırsal çoğunluk tarafından seçilen İslami kökenli politikacıların, kamuoyunu yatıştırmak için uzun süredir devam eden laik reformlardan kaçınılmaz olarak sapmasına neden olmuştur.

Bu noktada, laik reformların sözcüsü ve “denetçisi” olarak ordu, Atatürk reformlarının kazanımlarını savunmak için müdahale ederdi. Bu nedenle, çok partili demokratik siyasi model, sık sık siyasi çalkantılar ve toplumsal krizler getirmiş ve Türkiye’yi yeni siyasi gelişme modellerini yeniden keşfetmeye itmiştir.

Otoriter Yönelim

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiyle, Kemalizm’e bağlı geleneksel siyasi seçkinler giderek marjinalleştirilmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi başlangıçta Batı yanlısı politikalar benimsemiş ve AB standartlarına göre demokratik reformlar izlemiş, istikrarlı bir laik demokratik sistem kurmuş ve bu, ABD tarafından beğenilmiş ve hatta Orta Doğu’da bir reform modeli olarak övülmüş olmasına karşın Türk hükümeti Orta Doğu’daki çalkantıların ardından Batının demokratik paradigmasından sapmış ve belirgin otoriter özellikler taşıyan siyasi bir dönüşüm geçirmiştir.

2016’daki başarısız askeri darbe girişiminin ardından, Erdoğan’ın iç tasfiyeleri Batılı ülkeler tarafından “demokratikleşme gerilemesi” olarak şiddetli eleştirilere maruz kalmış ve Türkiye ile Batı arasındaki ilişkilerin keskin bir şekilde bozulmasına yol açmıştır. 2018’de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş, yetkilerin yüksek derecede Erdoğan’ın elinde toplanmasıyla sonuçlanmış, bu da orijinal Batılı demokratikleşme modelini daha da olumsuz etkilemiş ve belirgin Türk başkanlık sisteminin Batılı ülkeler tarafından yoğun eleştirilere maruz kalmasına neden olmuştur.

Türkiye’nin Batılı siyasi gelişme modelinden ayrılması, laiklik arayışından laiklik ve İslam’ın birleşimini aramaya geçişinde de kendini göstermektedir.

Türkiye’nin demokratik olarak seçilmiş ilk cumhurbaşkanı ve aynı zamanda bir İslam savunucusu ve Batılılaşma karşıtı bir teşvikçi olarak Erdoğan, bir dizi liberal reform çağrısında bulunurken, Osmanlı İslami söyleminden etkilenmiş ve İslam ile demokrasinin uyumluluğu ve etkili entegrasyonuna dayanan yeni bir söylem ve yeni bir Türk modeli bulmaya çalışmış ve bunu AK Parti’nin siyasi söyleminin çekirdek bir parçası haline getirmiştir. Hem laiklik hem de İslam, Türkiye’nin siyasi gelişiminin ihtiyaçlarına hizmet eder, ancak Türkiye’nin altta yatan İslami siyasi karakteri ve demokratikleşmesinin zayıflaması, entegrasyon yolunda Batılı siyasi gelişme modelinden temel ve sürekli bir sapmayı oluşturmuştur. Siyasi krizi çözme çabalarının bir ürünü olarak, yeni Türk modeli, kültürel olarak uyumlu bir yönetişim sistemi kurarak öznel bir duruşu vurgulamakta ve ulusal stratejik özerkliği korumaktadır.

(iv) Jeopolitik çevrenin kısıtlamalarını kırmak ve dengeli bir diplomatik strateji uygulama çabası

Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, aynı zamanda sistemik baskı ve iç taleplerin ikili baskısı altında bir orta gücün uluslararası rolünü yeniden şekillendirme girişiminde de yansıtılmaktadır. NATO üyeliği statüsünü korurken, Türkiye jeopolitik stratejisini ayarlamakta, geleneksel ittifak yolunu revize etmekte ve dengeli bir diplomatik strateji inşa etmektedir. Türkiye’nin amacı, çok kutuplu rekabette stratejik alanını genişletmek ve coğrafi alan ile stratejik çıkarlara dayalı olarak kademeli olarak bir jeopolitik zihniyet ve özerk uygulama yolu oluşturmaktır.

1. Avrasya jeopolitik işbirliğini derinleştirme ve Yükselen ekonomilerle stratejik ortaklıkları güçlendirme çabası

Soğuk Savaş sonrasında Türkiye, Rusya ile stratejik ortaklığını yeniden yapılandırarak kendisini bir “Batılı güvenlik uydusu”ndan “Avrasya jeopolitik ekseni”ne dönüştürmüştür. Soğuk Savaş sırasında, iki ülke karşıt kamplara ait olarak çatışma halindeydi ve Türkiye, SSCB’yi birincil güvenlik tehdidi olarak görüyordu, bu da işbirliğini çok sınırlı kılıyordu. Ancak, 1980’lerin ortalarına gelindiğinde Türkiye, SSCB ve Batılı güçlerle ilişkilerini çok daha iyi yönetmiş ve ikili ticaret, 1987’de 476 milyon ‘a dolara önemli ölçüde artmıştır.

1990’lara gelindiğinde, Rusya’nın bol enerji kaynakları ile Türkiye’nin tüketim malları ve inşaat mühendisliğindeki karşılaştırmalı avantajları arasındaki ekonomik tamamlayıcılık, ikili ilişkileri daha da güçlendirmiştir. 1992’de, Türkiye’nin öncülük ettiği Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Türk-Rus ortaklığını kurumsallaştırmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden sonra, Türk-Rus ilişkileri olumlu bir gelişme eğilimi göstermiş ve her iki ülke yatırım, ticaret, enerji, turizm ve insan değişimlerinde karşılıklı bağımlılıklarını daha da genişletmiştir. 2008’de Rusya, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden sonra ikinci büyük ticaret ortağı olmuştur. Arap Baharı’nı takiben, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı ve Orta Doğu ile yeniden bağlantı kurma arzusu yoğunlaşmıştır. Türk-Rus ilişkileri artık geçmişteki ekonomik karşılıklı bağımlılık mantığıyla sınırlı kalmayıp, siyasi kimlik ve kolektif güvenlik konularını da kapsamaktadır. Ticaret ve enerji işbirliğinden, Türkiye’nin 2019’da diğer NATO üyelerinin muhalefetine rağmen Rusya’dan S-400 hava savunma füze sistemini satın almasına kadar, Türk-Rus ilişkileri niteliksel bir değişim geçirmiştir. Şubat 2022’de patlak veren Rusya-Ukrayna çatışması sırasında bile, Türkiye Rusya’yı ahlaki ve politik olarak kınarken, Rusya’ya ekonomik yaptırım uygulamayan tek NATO üyesi olmuştur. Bazı akademisyenler, “Türk siyaseti ve ekonomisinin, devlet kapitalizmi özellikleri taşıyan bir Rus otoriter modeline doğru ilerlediğine” işaret etmektedir.

Türkiye, Avrasya Kara Köprüsü’nün jeopolitik değerini stratejik bir kaldıraca dönüştürmeye çalışarak, Çin ile stratejik işbirliğinde bir orta gücün sistemik kısıtlamaları kırma konusundaki benzersiz yolunu göstermektedir. 2010’dan bu yana, Türkiye’nin enerji, ticaret, altyapı, teknoloji ve kültürle ilgili 13 yasa aracılığıyla Çin ile stratejik bir işbirliği ilişkisi kurmasından bu yana, ikili işbirliği derinleşmiştir. 2015’te iki ülke, Kuşak ve Yol Girişimi ile Orta Koridor’un uyumlaştırılmasına ilişkin bir mutabakat zaptı imzalamış ve bu, ikili ekonomik ve ticari işbirliğini hızlandırmıştır. 2019’da, Xi’an’dan hareket eden ilk Çin-Avrupa yük treni Türkiye’den geçmiş ve ekonomik ve ticari bağların daha da güçlendirilmesi için önemli destek sağlamıştır. Bu yıl aynı zamanda Çin ve Türkiye arasında Kuşak ve Yol Girişimi’nin ortak inşasının beşinci yıldönümü olup, ikili ticaret 2025’te 44,62 milyar $’a yükselmiş ve bu, 27 kattan fazla bir artışa denk gelmektedir.

Türkiye ayrıca, Batılı olmayan ülkelerin hakim olduğu uluslararası örgütlerle etkileşimlerini güçlendirmiştir. Nisan 2013’te Türkiye…Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) “diyalog ortağı” olmuş ve bu ilişkiyi kuran ilk NATO üyesi olmuştur. Batı yanlısı Türk akademisyen Erdemir, “Avrupa ailesi içindeki katı siyasi denetim ve eleştiriyle karşılaştırıldığında, otoriter bir lider olarak Erdoğan, ŞİÖ’ye yakın olmayı tercih ediyor” şeklinde görüş belirtmektedir.

Nisan 2015’te Türkiye, resmi olarak Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) kurucu üyesi olmuştur. 3 Eylül 2024’te Türkiye, BRICS ülkelerine katılmak için resmi başvurusunu sunmuştur; kabul edilmesi halinde Türkiye, BRICS ülkeleri arasındaki ilk NATO üyesi olacaktır. Türkiye’nin Rusya, Çin ve Küresel Güney’deki Batılı olmayan ülkelerle işbirliğini güçlendirmesi—bu görünüşte çelişkili kimlik kombinasyonu—aslında özenle tasarlanmış bir stratejik kaldıraçtır. NATO güvenlik çerçevesini jeopolitik riskleri azaltmak için kullanmakta, BRICS mekanizması aracılığıyla kalkınma kaynakları elde etmekte ve ŞİÖ platformu aracılığıyla bölgesel güvenlik gündemini şekillendirmektedir. Bu, Türkiye’nin yeni jeopolitik değişim altında stratejik özerklik arayışının önemli bir tezahürüdür.

2. Atlantik Ötesi İlişkileri Yeniden Yapılandırma ve  Rekabet ve İşbirliğinin Yeni Dinamik Denge Mekanizması İnşa Etme Çabası

Uzun bir süre boyunca, Kemalizm Türkiye’nin iç ve dış politikalarına yön veren resmi ideoloji olarak hizmet etmiştir. Özellikle AB katılım müzakerelerinin başlamasının ardından, Adalet ve Kalkınma Partisi, Batı odaklı Kemalist dış politika vizyonuna bağlı kalmış, Avrupa’yı demokrasinin, refahın ve yönetişim standartlarının “vadedilmiş toprakları” ve Türkiye’nin evriminin doğal yönü olarak görmüştür. “Avrupalılaşma” ve ardından “Batılılaşma”yı teşvik etmek, aynı zamanda Türkiye’nin diriliş hedeflerine ulaşması için tek uygulanabilir yol olarak kabul edilmiştir.

21.yüzyılın başından itibaren, büyük Avrupa ülkelerinde muhafazakar demokrasiye doğru kayış ve Avrupa genelinde sosyal demokrasinin gerilemesi, AB içinde Türkiye’ye yönelik desteği zayıflatmıştır.

 Avrupa’daki muhafazakar sağ partiler, Türkiye’nin değerler ve kültür açısından “Avrupalılığını” sorgulamış ve Türkiye’nin ortak bir Avrupa kimliğine sahip bir üye devlet değil, daha çok ortak ekonomik ve güvenlik çıkarlarına sahip “ayrıcalıklı bir ortak” olduğunu savunmuştur. Son yıllarda, Türkiye ile ABD ve Batılı ülkeler arasındaki ilişkiler giderek uzaklaşmıştır. Türkiye için, Kıbrıs çıkmazı ve AB katılım çabalarındaki aksaklıklar gibi faktörler, AB içinde güvenilirlik kaybına yol açmış ve AB’nin Türk siyaseti üzerindeki dönüştürücü etkisini azaltmıştır. AB için ise Türkiye, giderek bir ortaktan ziyade, mülteci akınını Avrupa’ya engelleyen bir “tampon bölge” olarak görülmektedir. Sonuç olarak, Batılı ülkeler giderek “öteki” ve “Türk siyasetinde istenmeyen işgalciler” olarak yeniden konumlandırılmakta ve Türkiye üzerindeki normatif etkilerini giderek kaybetmektedir. Erdoğan, “AB’ye katılımın Türkiye için stratejik bir öncelik olduğunu” defalarca belirtmiş olsa da, giderek daha iddialı dış politikası, AB katılımına zarar veren eylemlere yol açmıştır.

Türkiye’nin dış politikasındaki kayma, Batılı ülkelerle bağların tamamen koparılması anlamına gelmemektedir. Bunun yerine, Türkiye “jeopolitik esneklik” yoluyla Atlantik ötesi ilişkileri yeniden inşa etmekte, ne Batı’nın hakim olduğu düzeni devirmekte ne de tek taraflı kuralların kısıtlamalarına boyun eğmektedir. Bu diplomatik kayma, bir kimlik veya strateji ikamesi değildir; aksine, çeşitlendirilmiş dış politikası, Türkiye’nin bağımsızlığını ve özerkliğini göstermekte ve bu, Batı sonrası dünya düzeninde bir orta gücün hayatta kalma stratejisi olarak görülebilir.

Bölüm III. Türkiye’nin Stratejik Özerklik Arayışının İtici Gücü

Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, hem büyük güç hırslarının bir tezahürü hem de iç ve dış ortamındaki değişikliklere karşı sistematik bir yanıttır. Bu süreç, büyük güç rekabeti, bölgesel manzaranın evrimi, iç siyasi mantık, kapsamlı ulusal gücün artması ve ulusal güvenlik talepleri dahil olmak üzere çoklu faktörler tarafından yönlendirilmektedir.

(I) Büyük Güçlerin Stratejik Ayarlamaları ve Orta Doğu’daki Durumdan Kaynaklanan Dış Baskılar

Birinci olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki stratejik geri çekilmesi ve Batılı olmayan meydan okuyucuların giderek daha aktif hale gelmesi, Türkiye’ye küresel siyasi statüsünü yükseltme fırsatı sağlamıştır.

Orta Doğu, büyük güç rekabeti için önemli bir arenadır, ancak uluslararası durumdaki dramatik değişiklikler ve Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasının çalkantı ve yeniden yapılanmasıyla birlikte, bölgedeki ülkeler artık büyük güç rekabetine pasif olarak dahil olmamakta, bunun yerine iç ve dış gündemlerini ilerletmek ve stratejik çıkarlarını aktif olarak takip etmek için dış güçler arasındaki rekabeti giderek daha fazla kullanmaktadır. Küresel liderliğini tehdit eden büyük güçlerle stratejik rekabete daha fazla stratejik kaynak yönlendirmek için Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’nun ABD stratejik kaynaklarına aşırı bağımlılığını azaltmak amacıyla Obama yönetimi sırasında Orta Doğu’dan stratejik bir geri çekilmeye başlamıştır. Bu arada Rusya, Suriye iç savaşına müdahalesi yoluyla Akdeniz’deki askeri varlığını tesis etmiş ve Türkiye ile silah ticareti ve enerji işbirliğini genişleterek bölgesel nüfuzunu artırmıştır. Çin, Rusya ve bölgesel bir meydan okuyucu olan İran’ın Orta Doğu’daki etkisi büyümeye devam ederken, bölgedeki büyük ülkeler ABD’ye olan bağımlılıklarını giderek azaltmakta ve “ABD’den kopuş” ile karakterize edilen bir stratejik özerklik eğilimi gelişmektedir. Türkiye, ABD ve Avrupalı güçlere olan güvenlik bağımlılığını giderek azaltmakta ve Batılı müttefikler artık siyasi normlar için kriterler olmaktan çıkmaktadır. “Sorun temelli” işlemsel diplomasi, Türk dış politikasının bir özelliği haline gelmekte ve Türkiye’ye stratejik özerklik için alan yaratmaktadır.

İkinci olarak, Orta Doğu’daki değişen durum da Türkiye’nin dış politikasında bir kaymaya neden olan önemli bir faktördür.

2010’un sonunda patlak veren Orta Doğu’daki çalkantılar, yalnızca küresel gücün çok kutuplu bir dünya düzenine doğru kaymasına işaret etmekle kalmamış, aynı zamanda komşu ülkelerdeki artan belirsizlik, Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” dış politikasının çökmesine de yol açmıştır. Suriye iç savaşı ve Libya savaşı gibi jeopolitik zorluklarla karşı karşıya kalan Türkiye, çevresindeki güvenlik tehditlerine ve zorluklarına daha esnek bir şekilde yanıt vermek için stratejik özerklik arayışını, ulusal çıkarlarını korumak ve stratejik konumunu geliştirmek için önemli bir yol haline getirmiştir. Ayrıca, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, “batıya hareket edememesinin” bir sonucu olarak pasif bir seçimdir. AB katılım girişimindeki aksaklıklar ve ABD yaptırımları, gelişmiş ekonomiler küresel ekonomik ağırlık merkezlerini kaydırırken, Türkiye’nin geleneksel Batılı müttefikleriyle kurduğu son derece dengesiz karşılıklı bağımlılığın yapısal kusurlarını ortaya çıkarmıştır. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olmasına rağmen, NATO üyeliği aynı zamanda en büyük siyasi değeridir. Bu nedenle, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı yalnızca ulusal bir seçim değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik ayarlamalarının ve Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasının evriminin bir sonucudur.

(II) Erdoğan’ın yönetim tarzı ve siyasi rasyonalitesi

Parlamenter sistemde başbakanlıktan başkanlık sisteminde cumhurbaşkanlığına kadar, Erdoğan yaklaşık 23 yıldır Adalet ve Kalkınma Partisi’ni Türkiye’de iktidara taşımıştır. Erdoğan dini ve siyasi meşruiyeti birleştirerek Türkiye’yi “kayıp” bir ulustan İslam dünyasının çekirdek devletine dönüştürmüştür.

Demokratik düşünceyi ve İslami kimliği bütünleştirme yeteneği, Türkiye’ye Orta Doğu’da bir model ünü kazandırmış ve Kemalizm ile kıyaslanabilir yeni bir çağ yaratmıştır. Dışarıda, Erdoğan’ın iddialı diplomatik tarzı, yapısal çelişkiler ve NATO kısıtlamaları altında ABD ile kırılgan bir ittifak sürdürmesine olanak sağlamıştır.

Siyasi akılcılığa ve çıkarlara dayanan bu dinamik denge, geleneksel müttefiklerle tam bir kopuştan kaçınırken, aynı zamanda bir hedging (riskten korunma) stratejisi aracılığıyla Türkiye’ye stratejik özerklik kazandırmıştır.

İçeride, Erdoğan Kürt sorunu ve başarısız darbe girişimi gibi kilit siyasi anları muhalefet güçlerini tasfiye etmek için kullanmış, ulusal güvenlik söylemini yeniden inşa ederek meşruiyetini güçlendirmiş ve böylece iç siyasette mutlak bir hakimiyet elde etmiştir.

Tüm bunlar, Erdoğan rejiminin stratejik özerklik pratiğinde oluşturduğu güçlü adam siyasi paradigmasını doğrulamakta ve ulusal iradeyi derinlemesine “kişiselleştiren” bu yönetim modeli, Türkiye’nin iç ve dış stratejilerini yeniden şekillendirmektedir.

Erdoğan’ın yönetim tarzı ve siyasi rasyonalitesi, ulusal politikayı etkilemekte olup bu, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışının kilit bir kaynağıdır.

Bir yandan, Erdoğan’ın siyasi kariyeri Türk-İslamcı siyasi hareketiyle yakından iç içe geçmiştir. Refah Partisi üyeliğinden AK Parti liderliğine kadar, partileri her zaman İslami dini ideolojiye derinlemesine bağlı kalmıştır. 2002’de iktidara gelmesinden bu yana, AK Parti beş genel seçim kazanarak Cumhuriyet Halk Partisi’nden sonra en uzun süre iktidarda kalan parti haline gelmiş ve Batı’dan uzaklaşma ve İslamcılığı canlandırmayı amaçlayan bir dizi önlemin siyasi temelini oluşturmuştur.

Diğer yandan, başbakan seçilmesinden Türkiye’nin demokratik olarak seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olmasına kadar, Erdoğan siyasette, ekonomide ve İslami siyasi partilerin gelişimindeki çoklu krizlerden ustaca yararlanarak iktidarı ele geçirmiştir. Periyodik askeri müdahale söylemini yapıbozuma uğratmış, ilerlemeyi yönlendirmek için ulusun özgür, bağımsız ve özerk iradesine güvenilmesini vurgulamıştır.

Güçlü siyasi tarzı ve diplomatik yaklaşımıyla Türk siyasi sistemini yeniden şekillendirmiş ve kendi söylemi ile “yeni Türkiye”yi inşa ederek, Türk geleneğini sürdüren modern siyasi kültürün tipik bir özelliği olarak güçlü adam imajı oluşturmuş ve böylece ulusal kalkınma ve siyasi inşaya yön vermiştir.

Böylece İslami siyasi güçlerin Erdoğan’ın iktidara gelmesinin yolunu açtığı, ve bu ,slami güçlerin Erdoğan’ın siyasi stratejileri ve taktiklerinin ise iktidar konumunu sağlamlaştırmak ve siyasi özerkliği teşvik etmek için ana dayanağı oluşturduğu söylenebilir.

Ulusal stratejik özerklik arayışı, Erdoğan’ın ideolojik değişimlerine ve uluslararası ilişkilere ilişkin düşüncelerine de yön verecektir.

Stratejik özerklik, yalnızca Türkiye’nin jeopolitikte izlediği bir politika ve hedef değil, aynı zamanda onun iç meşruiyet söylemi içinde bir “güvenlik” aracı oluşturmaktadır. Erdoğan için, bir yandan dış politika, “yeni Türkiye” vizyonunun doğal bir uzantısıdır ve gerçekleşmesi için ona gerek duyduğu iç siyasi desteği sağlamaktadır.

“Sertlik”, Erdoğan hükümetinin dış politikasının bir özelliği olup, Türkiye’ye geniş bir uygulama arenası sağlamakla kalmayıp, Erdoğan’ın iç prestijini de artırmakta ve siyasi ve ekonomik krizler arasında cumhurbaşkanlığı seçim zaferinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Ancak, bu proaktif dış politika, şişirilmiş bir kimlik duygusu üzerine inşa edilmiştir.

 Erdoğan, Türkiye’nin Müslüman dünyasında büyük bir güç ve Küresel Güney’de kilit bir oyuncu olduğuna inanmakta ve Eylül 2019’da New York’taki 74. BM Genel Kurulu’nda “Dünya beş ülkeden büyüktür” sloganını öne sürmüştür. Aynı zamanda, stratejik özerklik söylemi, Erdoğan’ın muhalefeti zayıflatması için bir politika aracı haline gelmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara yükselişine bakıldığında, iç muhalefetin Erdoğan hükümetinin iktidarı sağlamlaştırmasındaki en büyük zorluk olduğu açıktır.

Örneğin, Erdoğan 2023 cumhurbaşkanlığı seçimini iki turlu oylamanın ardından dar bir oy çoğunluğuyla kazanmış; Adalet ve Kalkınma Partisi genel seçimi bir koalisyon (Cumhur İttifakı) aracılığıyla kazanmıştır. Küresel yerlicilik ve popülist siyasetin bir uygulayıcısı olarak Erdoğan, stratejik özerklik kavramını iç siyasetini meşrulaştırmak için bir söylem olarak kullanmış ve yaygın milliyetçi duyguyu körüklemiştir.

Ayrıca, dış politikadaki stratejik özerklik retoriği aracılığıyla iç siyasi ve ekonomik konulardan dikkati başka yöne çekmeye çalışmış ve dış politikayı eleştirenleri yerli olmayan veya ulusal olmayan aktörler olarak damgalayarak muhalefeti bölmüştür. Ana akım medya üzerindeki kontrolü, muhalefetin dış politikayı eleştirme alanını daha da daraltmıştır.

Günümüzde Türkiye, “Türk Yüzyılı”nın başladığını duyurmuş olup, Erdoğan bunun bir devrim habercisi olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaset, ekonomi, teknoloji, askeriye ve diplomaside küresel olarak ilk on ülke arasına gireceğini öngörmektedir. Türkiye’nin dış politikasının çekirdek mimarı olarak Erdoğan’ın yönetim tarzı ve siyasi rasyonalitesi, Türkiye’nin stratejik özerklik hızını ve yolunu etkileyecektir.

(III) Ulusal gücün ve uluslararası statünün artmasına dayalı öznel koşullar

Ulusal güç, bir ülkenin gücünü ve zayıflığını değerlendirmek için bir ölçü ve standarttır ve aynı zamanda bir ülkenin stratejik planlamasını ve güvenlik eylemlerini analiz etmek ve incelemek için temeldir. Orta Doğu’nun en önemli aktörlerinden biri olarak Türkiye, iç ekonomik reformlara bağlı kalmış, ulusal ekonomik kalkınmasını teşvik etmiş ve 21. yüzyılın başında en hızlı büyüyen yükselen ekonomilerden biri haline gelerek sürekli olarak dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer almıştır.

2002’den 2023’e kadar, Türkiye’nin GSYH’si 240 milyardolardan ‘a yükselmiş ve bu %362’lik bir büyüme oranına denk gelmektedir.

ABD doları cinsinden, ABD ekonomisi 2002’de Türkiye’den 45,5 kat daha büyükken, 2023’te bu oran yalnızca 24,6 kat; Japonya’nın büyüklüğü 17,4 kattan 3,8 kata; Fransa’nın 6,3 kattan 2,7 kata; ve İngiltere’nin 7,5 kattan 3 kata düşmüştür.

Bu arada, Türkiye’nin küresel ekonomideki payı 2002’de %0,7’den 2023’te %1,1’e yükselmiştir. Türkiye’nin güçlü ekonomik yükselişi, büyük güçlerle pazarlık gücünü giderek artırmıştır. Örneğin, NATO’nun “Baltık Savunma Planı” hakkında Erdoğan, “NATO müttefikleri Türkiye’nin Suriye’deki eylemlerini terör örgütleriyle mücadele olarak tanımazlarsa, plana karşı çıkacaklardır” şeklinde konuşmuştur.

Son yıllarda, insansız hava aracı (İHA) teknolojisinin gelişimi ve ilerlemesi, Türkiye’nin kapsamlı ulusal gücünü ve uluslararası etkisini önemli ölçüde artırmıştır. İstatistikler, Türkiye’nin savunma ihracatının 2017’de 850 milyondolara  ‘a çok daha yükselmesinin beklendiğini göstermektedir.

2019’da, Türk şirketi Baykar tarafından Türk ordusu için geliştirilen sadece altı TB2 İHA’sı ihraç edilmiş ve tek müşteri Katar olmuştur. Günümüzde Türkiye, küresel bir askeri İHA tedarikçisi haline gelmiş olup, askeri İHA sistemleri küresel olarak %65 pazar payına sahiptir.

Türkiye’nin ihracatının temel bir ürünü olarak TB2 İHA’sı, Dağlık Karabağ Savaşı, Rusya-Ukrayna Savaşı, Etiyopya İç Savaşı ve Suriye İç Savaşı’na katılmış ve Ukrayna, Katar ve BAE orduları tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. 2020’de TB2, Dağlık Karabağ çatışması sırasında önemli bir ilgi kazanmış, Azerbaycan’ın savaşın gidişatını değiştirmesine yardımcı olmuş ve Türkiye’nin askeri sanayisinin bir sembolü haline gelerek Türkiye’nin etkisini büyük ölçüde artırmıştır.

TB2 İHA’sının bu ülkeler arasındaki popülaritesi, büyük ölçüde ekonomik olmasından kaynaklanmaktadır; birim maliyeti Batılı İHA’lardan önemli ölçüde düşüktür ve bu, bazı küçük ve orta ölçekli ulusların asimetrik saldırı yeteneklerine sahip olmasını sağlamakta ve Türkiye’ye bölgesel manzarayı kademeli olarak yeniden şekillendirme gücü vermektedir.

Türkiye’nin savunma sanayii modernizasyonunda bir dönüm noktası olan İHA endüstrisi, Türkiye’nin yüksek teknoloji sanayi zincirinin gelişimini teşvik etmiş, önemli ekonomik faydalar ve istihdam fırsatları yaratmıştır. Gelişmiş muharebe etkinliği, Türk ordusunun modernizasyon seviyesini ve bölgesel operasyonel yeteneklerini de artırmıştır. Başarılı teknoloji ihracatı, Türkiye’nin uluslararası askeri ticaret pazarını ve jeopolitik etkisini önemli ölçüde genişletmiştir. Sonuç olarak, İHA teknolojisi doğrudan Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki sesine ve uluslararası etkisine dönüşmekte ve onu giderek göz ardı edilemeyecek yükselen bir küresel güç haline getirmektedir. Türkiye’nin yükselen ulusal gücü, stratejik özerklik için maddi temel oluştururken, aynı zamanda çevresindeki meselelere aktif olarak müdahale etme ve “çok yönlü” bir diplomatik duruş için daha fazla güven getirmiştir. Türkiye, benzersiz coğrafi konumundan yararlanarak, usta tek taraflı ve çok taraflı manevralar yoluyla jeopolitik kazanımlarını da maksimize etmekte ve kendisini Avrasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bölgesel ve hatta küresel düzenin tartışmalarına katılan ağır sıklet bir jeopolitik aktör olarak görmekte ve olmayı arzulamaktadır.

(iv) Türkiye’nin ulusal güvenliğinin ve stratejik çıkarlarının genişlemesi

İster “Batı yanlısı” ister “Doğu’ya bakış”, ister “laikleşme” ister “İslamlaşma” olsun, tümü Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hizmet etmektedir.

Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, özünde, ulusal strateji düzeyinde gerçekçi uluslararası siyaset mantığının somut bir tezahürüdür. Avrasya’yı kapsayan kilit bir ülke olarak Türkiye’nin dış politika stratejisi, sistemin kısıtlamaları içinde özerk atılımlar arayarak “güvenlik marjlarını maksimize etme” ilkesine sürekli olarak bağlı kalmıştır.

Bu politika yönelimi, yapısal güvenlik kaygılarından kaynaklanmaktadır. Güvenlik, ulusal çıkarın temel bir unsurudur ve çıkarlar ile güvenlik ihtiyaçları, Türkiye’nin dış politikasının ana itici gücünü oluşturmaktadır. “Türk Yüzyılı” stratejik vizyonunun önemli bir bileşeni olarak, stratejik özerklik arayışı aynı zamanda Türkiye’nin yeni dönemdeki ulusal çıkarlarıyla da uyumludur. 1970’lerin sonlarından itibaren, ABD’nin Orta Doğu stratejisi tarafından yönlendirilen ve hem SSCB’den gelen tehditlerden hem de diplomatik kısıtlamalardan etkilenen Türkiye, Batılı ülkelerle taraf olmayı seçmiş ve ABD ile ittifak yoluyla Orta Doğu’daki önemli çıkarlarını korumak için ekonomik ve askeri yardım almıştır.

Ancak, Türkiye’nin son dönemdeki “Doğu’ya bakış” politikası, Batılı ülkelerle ilişkileri feda etme pahasına olmuyor. Türkiye, komşularıyla “sıfır sorun” dış politikasını savunurken, aynı zamanda AB üyeliği için müzakere ederken AB düzenleme ve normlarına uygun bir dizi reform uygulamıştır. Savunma özerkliğini takip ederken Türkiye, NATO üye devleti olarak fiili çıkarlarından vazgeçmemiş, yalnızca NATO askeri işbirliğine kapsamlı bir şekilde katılmakla kalmamış, aynı zamanda NATO dönüşümünü aktif olarak teşvik ederek NATO’daki sesini arttırmıştır.

Ulusal çıkarlara dayanarak Doğu ve Batı arasında stratejik bir denge aramak ve Batılı ülkelerin kısıtlamalarından kurtulmak, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışının önemli bir tezahürüdür. Kıbrıs’a askeri müdahalesi, Rusya’dan S-400 füze sistemi satın alması ve Suriye ile İran’a yönelik politikaları, Türkiye’nin stratejik özerkliğinde ulusal çıkarlarına öncelik verdiğini göstermektedir. Sonuç olarak, Türkiye, ABD ve Batı’nın gözünde “kilit bir salıncak (swing) ülke” olarak kabul edilmektedir.

Bölüm IV. Türkiye’nin Stratejik Özerklik Arayışının Sınırları

“Güçlü stratejik özerklik, uluslararası kurallara dayalı sistem içinde kuralları formüle etme, değiştirme ve uygulama gücüne sahip olmak anlamına gelir, başka ülkeler tarafından belirlenen kurallara pasif bir şekilde uymak değil.”

Ancak, özerklik görecelidir. Yalnızca diğer ülkelerin stratejik kararlarına veya onların müdahalesine tabi olmakla kalmaz, böylece “eylem özgürlüğünün” gerçekleşmesini engeller, aynı zamanda aktörlerin yetenekleri nedeniyle uygulama zorluklarıyla da karşı karşıya kalır. Ulusal bir tercih olarak Türkiye’nin stratejik özerkliği, uzun vadeli bir süreçtir ve şu anda “bağımlılık” ile “özerklik” arasında var olup, birden fazla yapısal kısıtlamaya tabi olan sınırlı bir özerklik özelliği göstermektedir.

(a) Ekonomik kırılganlık: Stratejik özerklik arayışındaki arzu ile güç arasındaki uyumsuzluk

Son on yılda, Erdoğan hükümeti, stratejik özerklik kavramı etrafında merkezlenen bir dış politika çerçevesi oluşturmuştur. Türkiye’nin dış politika gündeminin kilit bir unsuru olarak, stratejik özerklik arayışı, “Türk Yüzyılı”nın yeni ulusal stratejik vizyonunun gerçekleştirilmesinin çok önemli bir bileşeni haline gelmiştir.

Önemli bir bölgesel aktör olarak Türkiye, Orta Doğu’daki oyunun kurallarını proaktif olarak değiştirmiş ve “bölgesel güvenlik sağlayıcısı” rolünü aktif olarak oynamıştır. Erdoğan, “Türkiye  askeri veya ekonomik bir süper güç olmasa da, Irak, Suriye ve diğer bölgelerdeki çözümlere katkıda bulunarak ‘küresel bir lider’ haline geldi” şeklinde kamuoyuna açıklamada bulunmuştur. Ancak, stratejik özerklik arayışı yalnızca siyasi aktörlerin iradesine değil, daha da önemlisi ulusal güç ve yeteneğe bağlıdır.

Aslında gerçekçi bakarsak, Erdoğan’ın gerçekçi olmayan siyasi hırsları ve Türkiye’nin küresel bir oyuncu olarak stratejik özerklik arayışından kaynaklanan jeopolitik vizyonları ve talepleri ile emperyal Osmanlı’nın halefi olarak kaçınılmaz çok uluslu kimliği, Türkiye’nin orta güç olarak gerçek statüsünden ve ulusal yeteneklerinden sapmaktadır.

Türkiye’nin hızlı ekonomik büyümesi, onu bir zamanlar Orta Doğu’da bir model ülke haline getirmişti. 2002’den 2007’ye kadar, Türkiye’nin GSYH’si yıllık ortalama %7’nin üzerinde büyümüş ve 2011 ile 2021’de büyüme oranı hatta %11’i aşarak Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı için sağlam bir maddi temel sağlamıştı.

Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü stratejik özerklik için gerekli bir koşul oluştururken, ekonomik faktör donanımındaki yapısal eksiklikler ekonomik kalkınmasının sürdürülebilirliğini ciddi şekilde kısıtlamaktadır.

Örneğin, “2023 Siyasi Vizyon”da belirlenen hedefler—2023’e kadar dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girme ve kişi başına 25.000 $ GSYH’ye ulaşma—gerçekleştirilememiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden bu yana ekonomik kalkınma eğilimine bakıldığında, Türkiye’nin GSYH büyüme oranı da son derece istikrarsız olmuştur; 2008 mali krizinden etkilenen Türkiye’nin 2009’daki GSYH büyüme oranı  eksi %4,9 olmuştur.

Genel olarak, Türkiye’nin ekonomik kalkınma başarıları, hem dikey hem de yatay olarak inkar edilemez. Bunlar yalnızca Türkiye’nin uluslararası statüsünü yükseltmekle kalmamış, aynı zamanda Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rejimini de sağlamlaştırmıştır. Ancak, yatay olarak Türkiye’nin ekonomisi hala önemli risklerle karşı karşıyadır. Küresel enflasyon temelde tersine dönmemiştir. Erdoğan lira devalüasyonu yoluyla ihracatı teşvik etmeye çalışsa da, dış borcunun GSYH’ye oranı %50’nin üzerinde kalmaktadır.

Dış sermaye girişi ve borç genişlemesine dayanan bu kalkınma modeli, stratejik özerkliği temelden kısıtlamakta ve sistemik darboğazların üstesinden gelmeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca, 2023’te Türkiye’nin GSYH’si küresel olarak 17. sırada yer almış olup, bu rakam Erdoğan’ın mevcut uluslararası sistem içinde stratejik özerklik için aşırı yüksek beklentilerini desteklemek için yetersizdir. Bu nedenle, “2023 Siyasi Vizyon”da dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olma hedefi gerçekleşmeyince, Erdoğan hükümeti stratejik odağını daha riskli jeopolitik manevralara kaydırmak zorunda kalmış ve maliyetli diplomatik maceralar aracılığıyla yetersiz ekonomik ivmeyi telafi etmiştir. Bu telafi mekanizması, ekonomik sistemin kırılganlığını daha da kötüleştirerek stratejik özlemler ile fiili yetenekler arasında bir kısır döngü yaratmaktadır.

(II) Jeopolitik Anahtarlar: Coğrafi ve Tarihsel-Kültürel Stratejilerin İkili Doğasının Kısıtlamaları

Coğrafya ve tarih, iki sabit değişken, Türkiye’yi merkeze yerleştiren ve benzersiz kültürel canlılığını yaratan ana faktörlerdir. Avrasya’yı kapsayan coğrafi konumu ve benzersiz tarihi ve kültürüyle Türkiye, önemli jeopolitik varlıklara sahiptir. Coğrafi olarak, farklı bölge ve kıtaların kavşağında yer alan Türkiye topraklarının yaklaşık %96’si Asya’daki Anadolu Yarımadası’nda ve %4’ü Avrupa’daki Balkan Yarımadası’nda yer almaktadır. Üç tarafı denizlerle çevrili olup, ikisi Avrupa’da olmak üzere sekiz ülkeyle sınır komşusudur ve bu da Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında gerçek bir köprü haline getirmektedir. Aynı zamanda Türkiye, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan tek geçit olan Karadeniz boğazlarını kontrol etmektedir.

Bu boğazlar yalnızca Rusya’nın güneye yayılmasının önünde bir engel değil, aynı zamanda NATO’nun doğuya genişlemesinin de önünde bir engel oluşturmakta ve böylece ABD ile Rusya arasında denge kurmada kilit bir silah haline gelmektedir. Tarihsel olarak, Türkiye bir zamanlar üç büyük imparatorluğun merkeziydi, on üç farklı uygarlığın tarihsel mirasına sahipti ve Avrupa ile karmaşık bağlantılarını sürdürmektedir.

Din ve laiklik arasındaki çatışma, Türkiye’nin modern ulus inşasının tüm sürecine de nüfuz etmiştir.

Ancak, duygusal olarak ve ulusal politika açısından Türkiye uzun süredir Batı’ya yönelmiştir. Avrupa kıyılarına yakın olan batı bölgesi ekonomik olarak gelişmiştir ve halkın değerleri giderek Batılılaşmaktadır. Türkiye, siyaset, ekonomi ve kültürde Avrupa modelini benimsemektedir. Coğrafya ve tarihin bu ikiliği, Türkiye’nin “çok yönlü imajını” şekillendirmiş olup, bu, onun çeşitli siyasi manzaralarda gezinmedeki diplomatik başarısının hem kaynağı hem de temelidir.

Türkiye için, coğrafi ve tarihsel-kültürel stratejilerinin ikili doğası, uluslararası sistemde bağımsız ve daha avantajlı bir konum bulmasını ve böylece jeostratejik değerini maksimize etmesini sağlamakta ve onu uluslararası düzenin dönüşümünde önemli bir katılımcı haline getirmektedir. Fakat, tam da coğrafya ve tarihin ikili özelliklerine dayanan Türkiye’nin “ulusal kimlik değişimi” ve Türk seçkinlerinin jeopolitik kimlik ve bir dizi söylem pratiği yoluyla inşa ettiği “istisnacılık”, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışını ve jeopolitik vizyonunu sınırlamaktadır.

AB üyeliği aday ülkesi ve NATO üyesi olarak Türkiye, “yarı-Avrupalı” ulusların ve Batılı ülkelerin kilit bir müttefikidir.

Bu ittifak sisteminin “muğlak”, “kırılgan” veya “farklı” olmasına bakılmaksızın, Türkiye’nin NATO’nun “güney kanadı” olarak kimliği Batılı ülkeler tarafından yeri doldurulamaz bir kimlik olarak görülmektedir.

Türkiye bunu jeopolitik sermaye ve kaldıraç olarak kullanarak “Avrupalı ulus statüsü” kazanmakta, Avrupa ile savunma entegrasyonu aramakta, AB ile bir gümrük birliği için çaba göstermekte ve ABD ile kırılgan bir ilişki sürdürmektedir.

Ancak, AB’ye katılmak artık Türkiye’nin tek seçeneği değildir. Bir yandan, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurucu üyesi ve İslam dünyasının önemli bir üyesi olarak, laikleşmeyi ve Batılılaşmayı çekirdek olarak benimseyen Kemalizm, artık Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar mücadelesini belirleyen münhasır siyasi sembol ve araç değildir.

Diğer yandan, Türkiye’nin kontrolündeki boğazlar Rusya’nın güneye Akdeniz ve Hint Okyanusu’na açılması için stratejik bir engel olan ve uluslararası ticaretin tek kanalıdır.

Türkiye’nin Batı tarafından teşvik edilen “Orta Doğu’da model demokrasi” rolünden ayrılması, Batılı ülkelerle Türkiye arasında kimlik farklılıklarına yol açmıştır. Ayrıca, ABD’nin Kürt silahlı gruplarına verdiği destek, Türkiye’nin ulusal güvenliğine zarar vermiş ve Türkiye’nin “güvenliğin ABD’ye dayanması” şeklindeki geleneksel zihniyetinin sürdürülemez olduğunu ve ABD ile Batı ile gerçek bir ittifak oluşturmasını engellediğini fark ettirmiştir.

Coğrafi ve pratik çıkarlar, Türkiye’yi Rusya ile iyi ilişkiler sürdürmeye sevk etmiştir, ancak Türkiye’nin jeostratejik değerlendirmelerinde ABD, yalnızca ekonomik ve güvenlik faydaları sağlayıcısı değil, aynı zamanda bölgesel güç çeşitliliğini sürdürme hedefine hizmet eden vazgeçilmez bir dengeleyici güçtür.

Türkiye’nin özgün coğrafi ve tarihsel özellikleri, çeşitli bir stratejik kültür şekillendirmiş ve Doğu ile Batı etkilerini dengelemesi için ona bol miktarda alan ve avantaj sağlayarak onu çeşitli ülkeler için kilit bir hedef haline getirmiştir.

Ancak, büyük güç rekabetinin Orta Doğu’da norm haline gelmesiyle birlikte, Türkiye’nin kararsız tutumu ve kararsız davranışları güvenilirliğini azaltmıştır.

 Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki ilişki, Orta Doğu çalkantılarından bu yana keskin bir şekilde bozulmuş ve geleneksel bir ittifaktan “muğlak bir ittifaka” veya hatta bir ittifak olarak tanımlanması zor bir duruma dönüşmüştür. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin bölgesel güvenlik hakimiyeti için rekabet etmesi ve güvenlik açısından ABD’ye bağımlılığının görece azalması nedeniyle Türkiye’nin uyumuna tamamen güvenmeyecektir.

ABD için Türkiye, stratejik bir ortak değil, jeopolitik bir rakiptir.

Jeostratejik faktörler ve bölgesel güç yeniden düzenlenmesinin yapısal faktörleri, ABD-Türkiye ilişkilerini kısıtlamaktadır. Ayrıca, “NATO’nun lokomotifi” olarak ABD-Türkiye ilişkisi, Türkiye’nin NATO ile ilişkisini doğrudan etkilemektedir fakat aynı zamanda bunun tersi de geçerlidir.

Türkiye’nin NATO ile tek taraflı “bağımlılık-korunma” ilişkisinin yerini Türkiye’nin stratejik özerkliği almıştır. AB, Türkiye’nin AB katılım başvurusu sırasında AB kurallarına ve düzenlemelerine uygun bir dizi reform uygulaması gereği nedeniyle, demokrasi ve insan hakları konularındaki farklılıklarını görmezden gelmeyecektir.

Türkiye, potansiyel bir AB üye devletinden ziyade daha çok bir tampon devlet olarak görülmekte ve AB’nin Türkiye’ye yönelik politikası, çatışma ve yatıştırma arasında denge kurmakta ve tereddüt içinde bulunmaktadır.

Rusya, basitçe Türkiye kendisinden hava savunma füze sistemleri satın aldı diye Türkiye’ye tamamen güvenemez. İki ülkenin örtüşen çıkar alanlarındaki “farklılaştırılmış etkileşimi”, tamamen eşit ortaklar olmadıklarını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin Avrupalılaşma ve Avrupalılaşmadan çıkış arasında tercihi, aynı zamanda Yeni-Osmanlıcılık ile Avrasyacılık merkezli jeopolitik vizyonu arasında gidip gelen tercihleri ve stratejik özerklik arayışı her zaman ulusal çıkar peşinde koşmasına dayanmaktadır. Gerçekçi düşünceler, Türkiye’nin dış politikasındaki kaymanın temel dayanağını oluşturmakta ve ABD, AB ve Rusya ile ilişkilerindeki ve stratejik tercihlerindeki değişiklikleri karşılıklı olarak birbirini etkilemekte ve belirlemektedir.

(III) Bölgesel Güvenlik İkilemi: Türkiye’nin Müdahaleciliğinin ve Güç Kullanmasının Maliyeti

Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, Orta Doğu’nun güç yapısını bir ölçüde yeniden şekillendirmiştir. Türkiye yalnızca Suudi Arabistan, İran ve Mısır gibi geleneksel bölgesel güçlere meydan okumakla kalmamış, aynı zamanda ABD ve Rusya’yı dengeleyerek ve ittifak sistemini parçalayarak bu iki bölge dışı hegemonun (ABD ve Rusya’nın) Orta Doğu işleri üzerindeki tekelleşmiş kontrolünü zayıflatmıştır. Ancak, Türkiye’nin süregelen güç yansıtması ve çevre bölgelere aktif müdahalesi, bölgesel bir güvenlik ikilemine yol açmıştır.

1. Türkiye’nin askeri güç kullanmasının azalan marjinal getirileri

Son yıllarda, Türkiye’nin Suriye, Libya ve Somali’deki askeri bulunuşu etkisini genişletmiştir. Örneğin, 2023’te Türkiye, Suriye ateşkes bölgesinde yedi askeri tugay konuşlandırmış, Suriye’nin kuzeyinde yaklaşık 10.000 kişilik uzun vadeli bir asker varlığını sürdürmüş ve Suriye topraklarının %8’ini (15.000 kilometrekare) kontrol ederek “fiili özerklik” sağlayan bir tampon bölge oluşturmuştur.

Türk İHA’ları ayrıca çok sayıda iç ve uluslararası askeri operasyona katılarak, iç terörle mücadelede ve Libya ile Somali’deki askeri operasyonlarda dikkate değer sonuçlar elde etmiştir. Ancak, bu aynı zamanda Türkiye’yi çoklu vekalet savaşları bataklığına sürüklemiş ve ekonomik, askeri, siyasi ve uluslararası ilişkiler açısından çok boyutlu tükenmeye neden olarak askeri güç kullanmanın marjinal faydalarının azalmasına yol açmıştır.

Suriye savaşının Türkiye üzerindeki ekonomik yükünü örnek alalım.

Birinci olarak, Türkiye’nin Suriye’deki “Fırat Kalkanı”, “Zeytin Dalı” ve “Barış Pınarı” operasyonları gibi çok sayıda askeri operasyonu muazzam maliyetlere neden olmuştur. Suriye iç savaşının 2011’de başlamasından bu yana, Türkiye Esad karşıtı güçlere sürekli olarak mali ve askeri yardım sağlamış ve bu da mali yükünü daha da artırmıştır.

İkinci olarak, Suriye iç savaşı Türkiye’nin çok sayıda mülteciyi kabul etmesine yol açmış ve Türkiye’yi dünyanın en büyük mülteci ev sahibi ülkesi haline getirmiştir. İstatistikler, Mart 2021 itibarıyla Türkiye’nin 3,6 milyondan fazla Suriyeli mülteciyi kabul ettiğini ve sağlık, barınma ve eğitimleri için 40 milyar doların üzerinde ödeme yaptığını göstermektedir. AB bazı yardımlar sağlasa da, çok sayıda mülteci Türkiye’nin ekonomisi ve toplumu üzerinde muazzam bir baskı oluşturmuştur.

Üçüncü olarak, Türkiye’nin askeri operasyonları defalarca uluslararası yaptırımları tetiklemiş ve ülkeden sermaye çıkışlarına yol açmıştır. Örneğin, ABD, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze sistemi satın alması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulamış ve Türkiye’ye silah satışlarını azaltmakla tehdit etmiştir. Bu tür yaptırımlar, Türkiye’den yerli ve yabancı sermayenin çekilmesini ve liranın değer kaybını daha da kötüleştirmiş ve Türkiye’nin kırılgan ekonomisini daha da olumsuz etkilemiştir. Bu, Türkiye’nin Suriye politikasının kısa vadede jeopolitik varlığını artırmış olsa da, uzun vadeli maliyetlerin bunu sürdürme kapasitesini aştığını ve marjinal faydaların azalmasına yol açtığını göstermektedir.

2. “Sıfır sorun diplomasisi” iflas ve tecrit riskiyle karşı karşıya bulunuyor

Adalet ve Kalkınma Partisi ilk iki döneminde, “komşularla sıfır sorun” diplomatik ilkesine bağlı kalarak komşu ülkelerle ilişkileri aktif olarak iyileştirmişti.

 Bu, Suriye ile siyasi uzlaşma ve Yunanistan ve Ermenistan gibi ülkelerle gergin ilişkilerin iyileşmesiyle sonuçlanmıştı. Ancak, bölgesel durumdaki dramatik değişiklikler bu idealize edilmiş ön koşulu paramparça etmiştir. “Sıfır sorun” ilkesi, sorunların çözümü için uygun koşullar yaratmadan önce, Orta Doğu’da bir dizi siyasi çalkantı meydana geldi. Suriye iç savaşa sürüklendi, Kürt sorunu uluslararasılaştı, bölgede İslam içindeki mezhepsel çatışmalar tırmandı ve Erdoğan rejiminin dış politikası giderek “çok taraflılıktan” “güçlü milliyetçiliğe” kaydı ve bu, “sıfır sorun” ilkesiyle çelişti. Sonuçta AK Parti hükümeti, mevcut dış politikasını “değerli yalnızlık” olarak nitelendirdi.

“Değerli yalnızlık” diplomatik zihniyeti altında Türkiye, “muhalefeti destekleme ve mevcut hükümeti devirme” kurallarına göre oynamaya devam etmiştir. Mısır’da Mursi iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra bile Türkiye, Mısır Müslüman Kardeşler’i desteklemeye devam ediyor.  Rusya, Libya Ulusal Ordusu’nu desteklemek için Suriye’ye müdahale ettikten sonra bile Türkiye, Rusya ile birden fazla cephede rekabet stratejik duruşunu sürdürüyor… Erdoğan hükümeti ile Mısır, Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel güçler arasındaki ilişki sık sık dalgalanmakta ve hatta belirli anlarda gerginleşmektedir. Bu gerginliğin arkasında, özünde, Türkiye’nin bölgesel düzeni yeniden şekillendirme girişimi ile diğer bölgesel güçlerin kazanılmış çıkarları arasındaki derin çelişki yatmaktadır. Arap Baharı’nı takip eden güç mücadeleleri ve İslam dünyası içindeki söylem hakimiyeti yarışı gibi çoklu faktörler, Türkiye’nin çevre diplomasisinde önemli çalkantılara neden olmuştur. Yunanistan, Mısır ve İsrail tarafından oluşturulan Doğu Akdeniz ittifakı da doğrudan Türkiye’yi hedef almaktadır. Son yıllarda Türkiye, BAE, Suudi Arabistan ve İsrail ile ilişkilerini yumuşatarak diplomatik izolasyondan kurtulmak için durumunu iyileştirmeye çalışsa da, mezhepsel çatışmalar ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki jeopolitik rekabet gibi yapısal çelişkilerin ortadan kaldırılması hala zordur.

V. Sonuç

“Türk Yüzyılı”, Erdoğan’ın Türkiye’nin geleceği için tasarladığı plandır ve güçlü bir stratejik güvenin tezahürüdür. Erdoğan, Türkiye’nin “başkalarını takip eden” değil, başkalarının takip ettiği bir ulus haline geldiğini dünyaya ilan etmeye çalışmaktadır. Mevcut Batı merkezli uluslararası sistemden çok kutuplu bir sisteme geçiş zemininde, küresel uluslararası sistemin yapıbozumu ve yeniden inşası, bölgesel güçlerin uluslararası ilişkileri yönetmesi için daha fazla alan yaratmaktadır.

Fakat, Türkiye’nin özgün coğrafi konumu, kilit bir jeopolitik ülke olma statüsünden kaçmasını ve büyük güç oyununun dışında kalmasını zorlaştırmaktadır. “Türk Yüzyılı”nı gerçekleştirmenin temel bir yolu olarak stratejik özerklik, Türkiye’nin mevcut Orta Doğu ve uluslararası durumdaki yeni değişikliklere, kalkınma ve güvenlik arayışına dayanarak gösterdiği stratejik bir trenddir. Temel amacı, ABD, Rusya ve Avrupa gibi büyük güçlere olan yapısal bağımlılığını çözmek ve bölgesel liderliğini ve küresel etkisini yeniden şekillendirmektir.

Jeopolitik bir vizyon olarak Türkiye’nin stratejik özerkliği, “önce ulusal çıkar” olan bir özerkliktir. Batı sisteminden tamamen kopmadan, Türkiye yüksek riskli diplomatik denge taktikleri, savunma sanayii ve ekonomide bağımsız kalkınma ve İslam dünyasında kimlik seferberliği kullanarak geleneksel müttefiklerine olan aşırı bağımlılığını dengelemekte ve böylece ulusal çıkarlarını maksimize etmektedir.

Fakat, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, orta güç bir ülke olarak doğasında var olan sınırlamaları ve küresel sisteme yapısal bağımlılığı tarafından kısıtlanmaya devam etmektedir. NATO çerçevesinde güvenlik işbirliğini sürdürmesi ve aynı zamanda Karadeniz sevkiyat arabuluculuğu gibi konularda müzakereler yoluyla “salıncak ülke avantajları” elde etmeye çalışması gerekmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin stratejik özerkliği, bağımlılık ile kendi kaderini tayin arasında denge kuran “sınırlı bir özerklik”tir ve bu “bağımlılık içinde özerklik arayışı”, stratejik davranışlarında sıklıkla işbirliği ve çatışmanın çelişkili bir birliği ile sonuçlanmaktadır.

Günümüzde Türkiye, stratejik özerklik arayışında daha ustalaşmıştır. Ancak, gerçek stratejik özerkliği sağlayıp sağlayamayacağı, yalnızca Avrupa, Asya ve Afrika nezdindeki jeostratejik değerini güçlendirme yeteneğine bağlı değil, aynı zamanda büyük güçler arasındaki stratejik rekabetin yoğunluğuna, bölgesel çatışmaların yayılma etkilerini kontrol etme kapasitesine ve aynı zamanda Erdoğan’ın, “Erdoğanizmin ikili doğası” ve “askeri-siyasi ilişkilerin yeniden şekillenmesi ve bunun altında yatan riskler” tarafından biçimlenen gerilimleri ve Türkiye’nin stratejik tercihlerini kısıtlayan iç siyasi gerilimleri etkili bir şekilde yönetip yönetemeyeceğine bağlıdır.

Türkiye için stratejik özerklik, tek kutuplu uluslararası düzenden çok kutuplu bir düzene geçişe uyum sağlamanın bir yoludur. Jeopolitik ve tarihsel-kültürel stratejilerin ikili doğası tarafından kısıtlanan Türkiye’nin, çeşitli kimlik algıları ile evrensel ulusal çıkarlar arasında büyük güçler arasında stratejik bir denge bulması gerekmektedir. Jeopolitik yeniden yapılanmanın getirdiği sınırlı özerkliğin Türkiye’nin geleneksel yola bağımlılığını kırıp kıramayacağı ve ekonomik bağımlılık ve güvenliğe olan ikili bağımlılığın Türkiye’nin dış politika stratejisinin özerkliğini aşındırıp aşındırmayacağı, Türkiye’nin bölgesel ve küresel siyasi etkisini şekillendirecek çok önemli faktörler olacaktır.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir