İsrail-Türkiye: Erdoğan Neden İsrail’i Yok Etme Duası Yaptı
Kemal Okur, Haziran 2026

Dünyayı Sarsan Bir Beddua
Haziran 2026’da uluslararası kamuoyunu sarsan bir haber yayıldı: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, halka açık bir dini etkinlikte “İsrail’in yok edilmesi” için dua etti. İsrail Başbakanı Netanyahu, kabine toplantısında derhal yanıt verdi: “Erdoğan neredeyse her gün İsrail’in yok edilmesi çağrısında bulunuyor. Sözlerini çok ciddiye alıyoruz çünkü ulusal tarihimizden öğrendiğimiz en önemli derslerden biri, birisi sizi yok etmek istediğini söylediğinde bunu asla hafife almamanız gerektiğidir.” Netanyahu ayrıca İsrail’in “Amerika Birleşik Devletleri’nden bu meseleye ilgi göstermesini isteyeceğini” belirtti.
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett daha da ileri giderek uyarıda bulundu: “Türkiye yeni bir tehdit oluşturuyor. Sizi uyarıyorum: Türkiye bir sonraki İran’dır. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’i kuşatmaya çalışan deneyimli ve tehlikeli bir hasımdır.”
Bu ayın başlarında, Türkiye İçişleri Bakanı “Kudüs’ün kurtarılması” çağrısında bulundu. Bu arada İsrail kabinesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere yönelik katliamını “soykırım” olarak tanıyan bir kararı onayladı ve bu durum, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın, bunu “Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilere karşı işlediği suçları örtbas etme” amacı taşıyan “siyasi manipülasyon” olarak yalanlamasına yol açtı.
Erdoğan neden İsrail’e karşı bu kadar şiddetli bir düşmanlık sergiliyor? “İsrail’i yok etme” çağrısının ardında hangi derin yatan mantık var? Bu makale, tarihsel kızgınlıklar, ideoloji, iç siyaset, jeostrateji ve yakın tarihli tetikleyiciler gibi çok boyutlu bir perspektiften bu konuyu sistematik olarak analiz edecektir.
Tarihsel Kızgınlıklar: Stratejik Ortaklıktan aUzlaşmaz Düşmanlığa
İsrail Eski Stratejik Ortak
İsrail ve Türkiye, Orta Doğu’da bir zamanlar Arap olmayan az sayıdaki müttefikten ikisiydi. İki ülke siyasi, güvenlik ve ekonomik alanlarda yakın ilişkiler sürdürüyordu. Orta Doğu’daki Arap olmayan iki ülke olarak Türkiye ve İsrail, Soğuk Savaş döneminde Arap dünyasından gelen baskıyla başa çıkmak için bir araya gelmiş ve derin bir askeri ve istihbarat işbirliği ilişkisi tesis etmişti.
Ancak bu “balayı dönemi”, Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte giderek dağıldı.
İlişkilerin Bozulmasındaki Kilit Noktalar
Özerk Barcelona Üniversitesi’nden Profesör Édouard Solaire Lecha, Türk-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın başlangıcını 27 Aralık 2008 tarihine dayandırıyor. O gün İsrail, Erdoğan İsrail ile Suriye arasında bir barış anlaşması sağlamak için arabuluculuk yaparken kendisine önceden haber vermeksizin Gazze Şeridi’ne yönelik büyük çaplı bir saldırı olan Dökme Kurşun Operasyonu’nu başlattı. Bu diplomatik aşağılanma, Erdoğan’ın İsrail’e karşı tavrında bir dönüm noktası oldu.
2010 yılında İsrail güçleri, İsrail ablukası altındaki Gazze Şeridi’ne yardım malzemeleri taşıyan Türk yardım gemisi Mavi Marmara’ya müdahale ederek 10 Türk vatandaşının ölümüne neden oldu. Türkiye bunun üzerine İsrail büyükelçisini sınır dışı etti ve iki ülke arasındaki ilişkiler dibe vurdu.
2018 yılında, İsrail-Filistin çatışması tırmanırken ve İsrail güçleri Gazze Şeridi’nde çok sayıda Filistinlinin ölümüne yol açınca, Türkiye İsrail nezdindeki büyükelçisini geri çağırdı ve İsrail büyükelçisini sınır dışı etti.
Ağustos 2022’de iki ülke kısa süreliğine diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edildiğini duyurdu. Ancak El Kassam Tugayları ile birlikte 7 Ekim 2023’te yeni bir İsrail-Filistin çatışması patlak verdikten sonra ilişkiler yeniden sert bir şekilde bozuldu. Kasım 2023’te Türkiye, İsrail nezdindeki büyükelçisini geri çekti. Mayıs 2024’te Türkiye, İsrail ile tüm ithalat ve ihracat ticaretini durdurduğunu açıkladı. Kasım 2024’te Erdoğan, “Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini kestiğini” açıkça ifade etti.
Tam “Kopuş”
2025 yılına girildiğinde, Türkiye İsrail üzerindeki baskısını daha da artırdı. Ağustos 2025’te Türk Dışişleri Bakanı Fidan, Türkiye’nin İsrail ile ticari bağlarını tamamen kestiğini, İsrail gemilerinin Türk limanlarını kullanmasını yasakladığını, Türk gemilerinin İsrail limanlarına sefer yapmasını yasakladığını ve hava sahasını İsrail’e kapattığını duyurdu. Türkiye ayrıca İsrail ile ilgili deniz taşımacılığına kapsamlı kısıtlamalar getirdi—İsrail bayraklı veya İsrail şirketlerine ait gemilerin Türk limanlarına girişi yasaklandı. Fedan, “İsrail’e silah ve mühimmat taşıyan konteyner gemileri limanlarımıza giremez” ifadesini açıkça kullandı.
Eski stratejik ortaklardan bugünün tam “kopuşuna” ve açık düşmanlığına, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki, Erdoğan’ın 20 yılı aşkın iktidarı boyunca “yakın dost”tan “kanlı düşman”a doğru tam bir dönüşüm geçirdi.
İdeoloji: Yeni-Osmanlıcılık ve İslami Hâkimiyet
Yeni-Osmanlıcılığın Siyasi Alt Katmanları
Erdoğan’ın İsrail’e karşı tavrını anlamak için öncelikle onun arkasındaki ideolojiyi anlamak gerekir.
Erdoğan 20 yılı aşkın süredir Türkiye’de iktidardadır ve siyasi ideolojisinin temel unsurlarından biri Yeni-Osmanlıcılıktır—bu, belirli bir ölçüde, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam dünyasının lideri olmasına ilişkin tarihsel hafızasının yeniden vurgulanmasıdır. Bu anlatı çerçevesinde Türkiye, yalnızca modern bir ulus-devlet değil, aynı zamanda tüm İslam dünyasının “doğal lideri”dir.
İsrail’in yokolması, Erdoğan’ın Yeni-Osmanlıcı anlatısında özel bir sembolik öneme sahiptir. Eski Osmanlı toprakları üzerinde kurulan İsrail, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyişine ve çöküşüne tanıklık eder hem de İslam dünyasının modern çağda uğradığı aşağılanmayı simgeler. Erdoğan için İsrail’e meydan okumak, yalnızca diplomatik bir oyun değil, aynı zamanda tarihsel adaletin peşinden koşmak ve imparatorluk ihtişamını yeniden canlandırma çabasıdır.
Filistin Meselesinin Sembolik Anlamı
Filistin meselesi, Yeni-Osmanlıcılık çerçevesinde özel bir sembolik öneme sahiptir—uzun zamandır İslam dünyasının kolektif duygusal odak noktası olmuş ve aynı zamanda Türkiye’nin diğer Orta Doğu ülkelerinden ayrışmasını ve ahlaki liderlik vasfını göstermesini sağlayan siyasi sermayeyi temsil etmektedir.
Devam eden Gazze çatışması sırasında Erdoğan kendisini Filistin davasının en kararlı savunucusu olarak konumlandırdı. İsrail’i “nefretin yönlendirdiği bir soykırım ağı” olarak nitelendirdi, İsrail’i Gazze’de “açık bir soykırım” yapmakla suçladı ve “Gazze’den gelen fotoğrafların, Nazi toplama kamplarındakilerden daha kötü ve daha insanlık dışı olduğunu” iddia etti. Ayrıca Batılı ülkeleri İsrail’e “siyasi sığınak” sağlamakla defalarca suçladı.
İsrail’in Müslümanların Mescid-i Aksa’da namaz kılmasını yasaklama kararına yanıt olarak Erdoğan, 1967’den bu yana ilk kez Mescid-i Aksa’da bayram namazının engellendiğini ve bunun 2 milyar Müslümanın inancına yönelik “uygar olmayan” bir saldırı olduğunu belirtti.
Bir “İslami Eksen” İnşa Etme Çabası
İsrail merkezli bir politika araştırma kuruluşu olan Kudüs Güvenlik ve Diplomasi Merkezi’nin 2024 tarihli bir raporu, Türkiye’nin İsrail’in etkisine karşı koymak için “Sünni Ülkeler Birleşik Cephesi”ni alenen önerdiğine ve bir dizi sert açıklamayla kendisini “İslam dünyasının temsilcisi” olarak konumlandırdığına dikkat çekti.
Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi “geleneksel rakipleriyle” ilişkilerini aktif olarak onarıyor ve “İsrail karşıtı etki” ağı inşa ediyor. İsviçre gazetesi Neue Zürcher Zeitung’un analizine göre, Türkiye ile Katar arasında yeni bir “eksen” oluşuyor gibi görünüyor—Katar finansal sağlayıcı, Türkiye ise askeri öncü konumunda.
Bu ideolojinin etkisiyle Erdoğan’ın İsrail’e yönelik düşmanlığı anlık bir hevesten ibaret değil, bütüncül bir stratejik anlatının kaçınılmaz bir uzantısıdır. İsrail yalnızca jeopolitik bir rakip değil, aynı zamanda Erdoğan’ın “Yeni-Osmanlı” kimliğini inşa etme yolunda aşması gereken bir engeldir.
Türkiye İç Siyaseti: Ekonomik Darboğaz ve Milliyetçi Seferberlik
Türkiye’nin Kötüleşen Ekonomik Durumu
İdeolojinin ötesinde, iç siyasi baskı, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik sert tutumunu yönlendiren bir diğer kilit nedendir.
Son yıllarda Türk ekonomisi sürekli baskı altındadır. Yüksek enflasyon, değer kaybeden lira ve yaygın yoksulluk ülkeyi sarmış durumda. Haziran 2026’da liranın dolar karşısındaki kuru 13’ün altına gerileyerek tek günde %15 değer kaybetti. Sadece üç ay içinde lira neredeyse yarı yarıya değer yitirdi. Yıllık enflasyon %20’nin üzerine fırladı. Erdoğan’ın merkez bankasına faiz indirtme baskısı devam etse de ekonomik sıkıntı hafiflemedi.
Milliyetçi Duyguların Siyasi İşlevleri
Ekonomik zorluklarla karşı karşıya kalan yöneticiler, iç çatışmaları başka yöne yönlendirmek ve halk desteğini toplamak için sıklıkla dış düşmanlar bulmak zorundadır. Bir analiste göre: “Türkiye’nin ekonomisi berbat durumda, lira çakılıyor, enflasyon fırlıyor ve ABD hâlâ ekonomik yaptırımlar uyguluyor. Erdoğan’ın neye ihtiyacı var? Milliyetçi duyguları körükleyecek bir dış düşmana ihtiyacı var. İsrail’e karşı çıkmak en ucuz seçenek—ne para gerekir ne askeri müdahale, sadece sözler yeterli.”
Bu, yalnızca Erdoğan’a özgü bir strateji değildir. Uluslararası siyasette iç birliği sağlamak için “dış düşman yaratmak” yaygın bir siyasi manevradır. Erdoğan, kendisini bir “İslam savunucusu” ve “Filistin koruyucusu” olarak resmederek, içeride muhafazakar ve milliyetçi seçmenler arasında sağlam bir destek tabanı elde etmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Siyasi Tabanı
Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi, uzun süredir dini muhafazakarların ve milliyetçilerin desteğine dayanmaktadır. Devam eden Gazze çatışması ortamında, Filistin ile dayanışmayı vurgulayan sert bir duruş, içerideki muhafazakar seçmenlerin beklentilerini karşılamakta ve aynı zamanda Türkiye’ye Arap dünyası, Afrika ve diğer İslam ülkelerindeki kamuoyu nezdinde avantaj sağlamaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın “İsrail’i yok etme” söylemi büyük ölçüde iç seçmene yönelik siyasi bir çıkıştır —siyasi tabanını sağlamlaştırmak ve İslam davasına sarsılmaz bağlılığını göstererek ekonomik zorluklardan kaynaklanan baskıyı dengelemek amacını taşıyor.
Jeostratejik Hususlar: Güç Boşluğunu Doldurmak ve “Doğu’ya Yönelmek”
Orta Doğu’daki Güç Yapısında Çarpıcı Değişiklikler
Ekim 2023’te yeni bir İsrail-Filistin çatışmasının patlak vermesinin ardından İsrail, Hamas, İran, Lübnan Hizbullah’ı ve Yemen’deki Husilere karşı sert önlemlerle bölgesel güçlere saldırdı. Suriye’de Beşar Esad rejiminin çöküşüyle birleşen bu gelişmeler, Orta Doğu’nun siyasi haritasında büyük değişimlere yol açtı.
Bu çarpıcı gelişmeler Türkiye için benzeri görülmemiş bir stratejik fırsat yarattı. Yorumcular, Türkiye’nin “Orta Doğu’daki güç boşluğunu doldurmaya çalıştığını” ve dengeli bir diplomasi yürütürken gerçek bir stratejik özerklik arayışında olduğunu belirtiyor.
Türkiye’nin “Üç Yönelimi”
Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski, “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında Türkiye’nin durumunu şöyle özetlemişti: “Türkiye üç yön tarafından çekilmektedir—modernistler onun Avrupalı bir ülke olmasını ve dolayısıyla Batı’ya yönelmesini isterler; İslamcılar Orta Doğu’ya ve Müslüman ailesine eğilimlidir ve dolayısıyla Güney’e odaklanır; tarihsel perspektife sahip milliyetçiler ise Türkiye’nin Hazar Havzası, Orta Asya ve diğer bölgelerde yeni bir misyonu olduğunu görür ve dolayısıyla Doğu’ya odaklanır.”
Erdoğan’ın dış politika stratejisi, bu üç yön arasında bir yeniden dengeleme arayışındadır. Kamuoyuna yaptığı açıklamada, “Ne Doğu’yu bırakıp Batı’ya yöneleceğiz, ne de Batı’yı görmezden gelip Doğu’ya yöneleceğiz” ifadesini kullanmıştır. Bu çerçevede İsrail’e karşı sert bir duruş, hem “Güney”e (İslam dünyası) yönelik bir iyi niyet jesti hem de “Doğu” stratejisine bir yanıttır—ABD-Çin rekabeti ve Rusya-Ukrayna çatışması ortamında Türkiye, Orta Doğu’daki güçlü performansıyla stratejik değerini artırmaya çalışmaktadır.
İsrail’e Meydan Okumak = Bölgesel Etkiyi Artırmak
Erdoğan’ın stratejik oyununda İsrail’e meydan okumak, Türkiye’nin bölgesel etkisini artırmanın en doğrudan yoludur. Orta Doğu’nun nükleer silaha sahip tek ülkesi ve en ileri askeri teknolojiye sahip olan İsrail, uzun süredir “sorgulanamaz” bir varlık olarak kabul ediliyor. İsrail’e açıkça meydan okumaya cesaret eden her ülke, İslam dünyasında muazzam bir prestij kazanabilir.
Türkiye, büyükelçisini geri çekme, ticareti durdurma, hava sahasını ve limanlarını kapatma, yasal soykırım davası başlatma ve aşırı açıklamalar yapma gibi bir dizi eylemle İsrail üzerinde sürekli baskı kurmaktadır. Bu birleşik yaklaşımın temel hedefi, askeri tehditlerle değil, siyasi kuşatma yoluyla Netanyahu hükümeti üzerinde hem kamuoyu hem de yasal meşruiyet açısından baskı oluşturmaktır.
Bazı analistlerin belirttiği gibi, Erdoğan’ın söylemleri, ahlaki üstünlüğü ele geçirmeyi ve İsrail’in eylemlerine yönelik uluslararası hoşnutsuzluğu artırmayı amaçlayan “maksimum baskı yaratan diplomatik dilidir”.
Son Tetikleyici Olaylar: İran Savaşı ve Doğrudan Çatışma
ABD-İsrail’in İran’a Yönelik Saldırıları: Kırılma Noktaları
28 Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a karşı askeri bir saldırı başlattı. Erdoğan o akşam saldırıyı İran’ın egemenliğine yönelik bir ihlal olarak kınadı ve “komşular ve kardeşler olarak İran halkının acısını paylaştığını” belirtti. İsrail ise Erdoğan’ın bu sözlerinin İran’a “yakınlaştığını” düşündü.
Ardından İran balistik füzeleri defalarca Türk hava sahasına girdi ve NATO hava savunma sistemleri tarafından durduruldu. Türkiye protestoda bulunmasına rağmen İran’a karşı askeri bir misillemede bulunmadı. İsrail ise bunun, Türkiye’nin İsrail’e karşı tavrının İran’a karşı tavrından daha “sert” olduğunu gösterdiğine inanıyor.
“Askeri Konuşlandırma” Tehdidi ve Yasal Süreç
12 Nisan 2026’da Erdoğan, iktidara geldiğinden bu yana İsrail’e karşı yaptığı en sert açıklamayı yaptı: “Libya ve Azerbaycan’daki Dağlık Karabağ’a asker gönderdiğimiz gibi, barışı korumak için çatışma bölgelerine (Gazze veya Lübnan ima edilerek) de asker gönderebiliriz.”
Hemen hemen aynı anda Türk savcıları, Netanyahu da dahil olmak üzere 35 üst düzey İsrailli yetkiliye, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve işkence dahil suçlamalarla resmen dava açtı ve toplamda 4.500 yılı aşkın hapis cezası talep etti.
Netanyahu, sosyal medyada anında yanıt vererek Erdoğan’ın “kendi Kürt vatandaşlarını katlettiğini” söyledi; İsrail Savunma Bakanı Katz ise Erdoğan’ı “Müslüman Kardeşler üyesi” olarak nitelendirdi.
Askeri Tehditlerin Gerçek ve Hayali Yönleri
Askeri açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın askeri müdahale tehdidinin belirgin sınırları vardır. Türkiye ve İsrail kara sınırı paylaşmıyor; aralarında Suriye veya Akdeniz var. İsrail, Orta Doğu’nun en güçlü hava kuvvetlerine, gelişmiş bir füze savunma sistemine ve dış dünya tarafından yaygın olarak kabul gören nükleer caydırıcılığa sahiptir. Daha da kritik bir kısıt ise NATO çerçevesinden gelir—Türkiye bir NATO üyesidir ve ABD’nin Orta Doğu’daki kilit müttefikine yönelik askeri bir saldırı, öngörülemeyen zincirleme reaksiyonlara yol açacaktır.
Bu nedenle Erdoğan’ın “asker konuşlandırma” söylemi, gerçek bir askeri plandan çok, maksimum baskı uygulayan diplomatik bir manevradır. Ancak bu, bu sözlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez—Netanyahu’ya göre, “Sizi yok etmek isteyen birini asla hafife almamalısınız.”
Etkiler ve Gelecek: Sonu Olmayan Bir Çatışma mı?
Bölgesel Durum Üzerindeki Etki
Erdoğan ile Netanyahu arasındaki çatışma, söz düellosundan kapsamlı bir siyasi, ekonomik ve hukuki mücadeleye dönüşmüştür. İsrail, Türkiye’yi “bir sonraki İran” olarak görürken, Türkiye İsrail’i bir “katliam ağı” ve bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olarak görmektedir.
İki taraf arasındaki çatışmalar diplomatik arenadan tarihsel anlatılar alanına da yayılmıştır—İsrail, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere yönelik katliamını “soykırım” olarak etiketlerken, Türkiye bunun “Gazze’deki suçları örtbas etme” girişimi olduğunu ileri sürmüştür. Bu “tarih savaşının” tırmanması, iki taraf arasındaki çatışmanın siyasi realpolitikten kimlik ve tarihsel hafıza düzeylerine doğru derinleştiğini göstermektedir.
Türkiye’nin Stratejik Kazanımları ve Riskleri
Erdoğan için İsrail’e karşı sert bir tutum almak kısa vadede gerçekten siyasi kazanımlar sağlamıştır—içerideki tabanını sağlamlaştırmış, İslam dünyasındaki prestijini artırmış ve Türkiye’nin Orta Doğu’daki pazarlık gücünü güçlendirmiştir.
Ancak riskler göz ardı edilemez. Aşırı çatışma, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uçurumu derinleştirebilir (Trump’ın son dönemde F-35 gibi silahları Türkiye’ye satmaya hazır olduğuna dair açıklamalarına rağmen), Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini etkileyebilir ve Türkiye’yi Orta Doğu çatışmalarının girdabına sürükleyebilir. Eski İsrail Başbakanı Bennett, “Türkiye bir sonraki İran’dır” uyarısında bulunmuştur ve eğer bu nitelendirme uluslararası toplum tarafından kabul görürse Türkiye daha da büyük jeopolitik baskıyla karşı karşıya kalacaktır.
Altta Yatan Mantık Değişmeyecek
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Erdoğan’ın “İsrail’i yok etme” çağrısının altında yatan nedenler—Yeni-Osmanlıcılığın ideolojik itici gücü, iç ekonomik zorluklar altında milliyetçi seferberlik ve Orta Doğu’daki güç boşluğuna yönelik stratejik hırs—önümüzdeki dönemde temelde değişmeyecektir.
Özerk Barcelona Üniversitesi’nden Profesör Soler, Türkiye ile İran arasında zorlama paralellikler kurmanın tehlikeli bir uygulama olduğuna ve “amacının çatışmanın gelişi için kamuoyu oluşturmaktan başka bir şey olmadığına” dikkat çekmiştir. Ancak dış dünya bunu nasıl yorumlarsa yorumlasın, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik düşmanlığı Türkiye’nin diplomatik DNA’sına derinlemesine işlemiştir.
Sonuç
Erdoğan’ın “İsrail’i yok etme” çağrısı ne kadar şok edici ve aşırı bir ifade gibi görünse de, aslında bir dizi derinlemesine etkenin ürünüdür.
Tarih—2008’deki Dökme Kurşun Operasyonu’nun diplomatik aşağılamasından, 2010’daki yardım gemisi olayında 10 kişinin hayatını kaybetmesine ve 2023’ten bu yana Gazze çatışmasının sürekli tırmanışına kadar Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki, stratejik ortaklıktan tam düşmanlığa evrilmiş ve her adımda kolay kolay iyileşmeyecek yaralar bırakmıştır.
İdeoloji—Yeni-Osmanlıcılık, Türkiye’yi İslam dünyasının doğal lideri olarak konumlandırırken, İsrail’in varlığı Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün tarihsel bir yarasıdır; bu yara sürekli ifşa edilmeli ve tekrar tekrar deşilmelidir.
İç siyaset—Ekonomik zorluklar, iç çatışmalardan uzaklaşmak için dış düşmanları kullanmayı zorunlu kılarken, milliyetçi duygular “İslam savunucuları” rolünü üstlenecek bir figüre ihtiyaç duymaktadır.
Jeostratejik hususlar—Orta Doğu’daki güç boşluğu yeni bir doldurucuyu çağırıyor ve İsrail’e meydan okumak, bölgesel etkiyi artırmanın en doğrudan yolu….
Bu güçler birbiri ile etkileşir ve birbirini güçlendirerek Erdoğan’ın İsrail’e karşı sert tutumunun altında yatan mantığı oluşturur. Bu yapısal faktörler temelde değişmediği sürece Erdoğan ile İsrail arasındaki çatışma sona ermeyecektir. “İsrail’i yok etme” bedduası belki hiçbir zaman askeri eyleme dönüşmeyebilir, ancak siyasi bir beyan, ideolojik bir sembol ve seferberlik aracı olarak Orta Doğu semalarında yankılanmaya devam edecek.
