Somut Ampirik Verilerle: Çin’in Küresel Güney Ülkelerine Sermaye İhracı ve Dış Ticareti Emperyalist Nitelik Taşıyor Mu?
Çin Alt-Emperyalist Bir Ülke Mi?
Bugünkü Dünya Ekonomik ve Siyasi Sisteminin Krizinin En Önemli Nedeni
Prof. Xu Zhun, Dr. Yan Zihao, Lü Daxing, Open Times Dergisi, Temmuz 2026
Prof. Xu Zhun, halen Sun Yat-sen Üniversitesi Lingnan Koleji’nde profesör ve doktora danışmanı olarak görev yapmaktadır. Daha önce Çin Renmin Üniversitesi’nde, ardından Howard Üniversitesi ve New York Şehir Üniversitesi’nde ders vermiştir. Araştırma alanları arasında politik iktisat, Çin ekonomisi ve düşünce tarihi yer almaktadır.
Çeviren: Ali Elik
Özet: Son yıllarda dünya siyasi ve ekonomik düzeni her düzeyde köklü bir çözülme ve kural tanımazlık emareleri göstermeye başlamıştır; bu da Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini ortaya koymaktadır. Uluslararası kamuoyu, günümüzün küresel altüst oluşlarını genelde Çin’in ve bir bütün olarak Küresel Güney’in yükselişiyle ilişkilendirmektedir. Buna karşılık düşünce dünyası; Çin’in dünya sistemindeki konumu, özellikle Batı ve Küresel Güney ile ilişkileri ve mevcut ABD merkezli emperyalist düzenle olan dinamik bağı konusunda taban tabana zıt yaklaşımlar üretmiştir.
Bu makale, Çin’in günümüz dünya sistemindeki konumu meselesinden hareketle Çin, Küresel Güney ve çağdaş dünya sistemi krizi arasındaki bağı sistematik bir biçimde incelemektedir. Emperyalizm teorisi ile dünya sistemi teorisini temel alan bu yazı, Marksist ekonomi politik yöntemiyle Çin’in dış yatırım ve dış ticaret istatistiklerini titizlikle tahlil etmektedir. Elde edilen bulgular, bir yandan Çin’in genel olarak Küresel Güney’in yükselişinin benzeri görülmemiş bir dinamizm açığa çıkararak ABD merkezli emperyalist düzeni derin bir krize sürüklediğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Çin, Küresel Güney, Emperyalizm, Kriz
I. Giriş
Geçtiğimiz birkaç yılda dünya siyasi ve ekonomik konjonktüründe her düzeyde önemli dönüşümler yaşandı. İktisadi boyuttan bakıldığında, ABD’nin başlattığı gümrük tarife savaşlarının ve ticaret savaşlarının gölgesinde küreselleşmiş ekonomik yapı ağır darbeler aldı. Bu dramatik gümrük vergisi savaşları bir yana, dünya ekonomisinin genel işleyiş normları dahi köklü bir dönüşüm geçirdi. Dünya Bankası verilerine göre 2023 yılında dünyada ticaret kısıtlaması vakaları yaklaşık üç bine ulaşmış olup bu sayı 2015 yılındakinin tam beş katıdır [1].
Siyasi ve askeri düzeyde ise yerküre genelindeki çatışmalar belirgin biçimde tırmanmıştır: Rusya ile Ukrayna arasında süregiden askeri çatışma, İsrail’in Filistin direnişine dönük acımasız kıyımı ve bastırma girişimleri, ABD’nin egemen bir devlet olan Venezuela’nın Devlet Başkanı Maduro’yu açıkça kaçırma cüreti, ABD ile Avrupa arasında Grönland’ın aidiyetine dair baş gösteren uyuşmazlıklar, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırıları ve çok daha geniş siyasi dosyalardaki gerilimler bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Yüzyıldır görülmemiş değişimlerin simgesi niteliğindeki bu gelişmelerin günümüzde iç içe geçmesi, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin artık dikiş tutturamayacağını göstermektedir. Soğuk Savaş nihayete erdiğinde, ABD ve Batı’nın temsil ettiği modernleşme çizgisi ile küreselleşme modeli yeryüzünde ezici bir ağırlığa sahipti; adeta tarihin “sonu” gelmiş gibiydi. Oysa aradan geçen yalnızca otuz yılın ardından günümüz dünyası, her alanda kadim kurumların ve kuralların yerle yeksan olduğu bir çözülüş sergilemektedir.
Genel çerçeveden bakıldığında, mevcut dünya sisteminin karşılaştığı meydan okumalar en az iki kaynaktan beslenmektedir:
Birincisi, ABD önderliğindeki Batı bloğunun kendi iç siyasi uzlaşısı dönüşüme uğramıştır. 1990’lar sonrasındaki kesitte ABD; sözde “kurallara dayalı uluslararası düzen” kisvesi altında siyasette “insan hakları silahı” ve liberal ideolojiyle, iktisatta teknoloji ve finans hegemonyasının yanı sıra Dünya Bankası ve IMF üzerindeki hâkimiyetiyle, askeri planda ise “söz dinlemeyen” rejimleri cezalandıran lokal savaşlarıyla ABD merkezli çağdaş uluslararası sistemin işleyiş kaidelerini esasen tahkim etmişti.
Ancak son on yılda ABD; keyfi yaptırımlar, ticaret savaşları ve sözde “ayrışma” (decoupling) hamleleriyle bizzat mimarı olduğu küreselleşme mimarisini kendi elleriyle dinamitlemiştir. Trump yönetiminin ekonomi danışmanı ve tarife savaşlarının baş teorisyeni Stephen Miran’ın yaklaşımına göre ABD, mevcut uluslararası siyasi ve iktisadi düzeni ayakta tutabilmek uğruna kendi sanayisizleşmesi dahil çok ağır bedeller ödemiştir; dolayısıyla ABD hegemonyasını korumak adına bir dizi küreselleşme karşıtı tedbiri devreye sokmak mecburiyetindedir. ABD’nin uzun yıllar vazgeçilmez birer amentü gibi vaaz ettiği liberal ilkeler ve “Washington Uzlaşısı”, böylelikle bizzat kendi eliyle ağır bir darbe almıştır [2].
Mevcut dünya sisteminden duyulan rahatsızlık, Batılı elitlerin ortak paydası haline gelmiştir. ABD örneğinde, Cumhuriyetçi Trump yönetiminden pek çok hususta tezat teşkil ediyormuş gibi görünen Demokrat Biden yönetimi dahi, selefinin koyduğu gümrük vergilerini ve yaptırımları aynen korumakla yetinmemiş, serbest piyasacı (laissez-faire) dogmayla taban tabana zıt sanayi politikalarını hararetle uygulamaya koymuştur.
Biden döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 2023 yılında “Yeni Washington Uzlaşısı” kavramını ortaya atmıştır. Sullivan, geçmişteki ABD merkezli dünya düzeninin yapısal kusurlar barındırdığını, dolayısıyla dünyanın yepyeni bir uzlaşıya muhtaç olduğunu açık yüreklilikle dile getirmiştir [3].
Ortaya koyduğu bu yeni uzlaşı; özelleştirme ve “liberal küçültülmüş devlet” takıntısını bir kenara bırakıp ulusal stratejik gayelere ulaşabilmek adına kamu yatırımlarını ve sanayi politikalarını merkeze almaktadır [4]. Böylesi bir siyasi kılavuzluk eşliğinde Batılı devletler, yürürlükteki dünya sistemini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirme ve dönüştürme iradesini açıkça ortaya koymuştur.
İkincisi, Küresel Güney’in ve bilhassa Çin’in yükselişi dünya sistemine yepyeni bir dinamizm ve dönüştürücü güç kazandırmıştır.
Çin Komünist Partisi’nin önderliğindeki Çin, “Washington Uzlaşısı”nı taklit etmek yerine küreselleşmiş iktisadi düzeni esnek bir maharetle kendi lehine işletmiş, kendi öz gücüne ve mücadelesine dayanarak devasa bir nüfusun modernleşmesini başarmıştır. Engin nüfusları, zengin kaynak rezervleri ve devasa pazar imkânlarıyla Küresel Güney ülkeleri de son yirmi yılda kayda değer iktisadi kazanımlar elde etmiştir.
Bunun da ötesinde Küresel Güney, adil bir uluslararası düzenin inşası için arayışlarını hızlandırmıştır. Çin ve diğer ortaklarının öncülüğünde BRICS teşkilatı son yirmi yılda olgunlaşarak uluslararası bir ağırlık merkezi haline gelmiştir. Günümüzün stratejik finans ve yatırım kuruluşlarından Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve Yeni Kalkınma Bankası (NDB), BRICS ülkelerinin desteğiyle faaliyete geçmiştir. Bu kurumlar, Küresel Güney ülkelerine Dünya Bankası ve IMF gibi Batı tekelindeki finans kuruluşlarının karşısında hayati alternatifler sunmuştur. Ayrıca BRICS bünyesinde hayata geçirilen Koşullu Rezerv Düzenlemesi (CRA), üye ülkelerin kısa vadeli ödemeler dengesi sıkışıklıklarında likidite sağlayarak hem Küresel Güney’in finansal istikrarını pekiştirmiş hem de küresel finans güvenliğine katkıda bulunmuştur.
Batılı siyasetçiler, Küresel Güney’in ve bilhassa Çin’in yükselişini jeopolitik bir tehdit diliyle hedefe oturtmaktadır.
Sözgelimi eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Nixon Kitaplığı’nda yaptığı tarihi konuşmasında, Nixon döneminden bu yana Çin’e karşı sürdürülen sürdürülen angajman dış politika çizgisinin muhasebesini yapmış; Çin ile temas kurup onu Batı güdümlü uluslararası düzene dahil etme stratejisinin umulan “barışçıl evrim”i sağlamadığını, aksine çok daha kudretli bir Çin doğurarak ABD’nin küresel tahakkümünü aşındırdığını iddia etmiştir [5].
Yukarıda bahsi geçen Bidenci Sullivan’ın “Yeni Washington Uzlaşısı” ve Trumpçı Miran’ın tarife savaşı teorisi de teorik arka planda doğrudan Çin’i hasım bellemektedir. Elbette bu siyasi söylemlerin kendisi birer propaganda ürünüdür ve doğrudan nesnel hakikatler olarak ele alınamaz. Ne var ki, en azından propaganda boyutunda dahi Çin’in (ve Küresel Güney’in) kalkınmasının, ABD ve Batı’nın oyunun kurallarını sil baştan yazma hırsının odak noktası haline geldiği aşikârdır.
Gelgelelim can alıcı mesele şudur: Alışılagelmiş pek çok kuramsal perspektiften bakıldığında Çin, dünya sistemini böylesi sarsıcı bir baş aşağı oluşa sürükleyen doğrudan bir fail değildir. Çin, dış politikasında barışçıl ve itidalli bir çizgiyi kararlılıkla korumuş; yüksek tempolu ekonomik kalkınması sadece kendi refahını artırmakla kalmayıp ABD başta olmak üzere Batılı ülkelere ve dünya geneline muazzam ekonomik getiriler ve kârlar sunmuş, uluslararası sistemde yapıcı bir rol oynamıştır. Batı ile Çin arasında siyasi rejim, ideoloji ve hatta ırkçılık saikli köklü zihniyet ayrılıkları elbette mevcuttur; ancak on yıllardır süregelen bu kronik farklılıklar, son on yılda dünya sisteminde kopan fırtınaları tek başına açıklamaya yetmemektedir.
Bu yazımızın odaklandığı temel problematik şudur: Çağdaş dünya sistemindeki sarsıcı dönüşümler nasıl kavranmalı; Çin’in ve bir bütün olarak Küresel Güney’in bu süreçteki nesnel konumu ve rolü nereye oturtulmalıdır?
Buradaki “dünya sistemi”, uluslararası makro düzlemde ABD’nin “kurallara dayalı uluslararası düzen” şeklinde cilaladığı, Marksist gelenekte ise “emperyalist düzen” olarak tanımlanan ABD merkezli dünya kapitalizmidir. Lenin’in bir yüz yıl evvel teşhis ettiği üzere: “Kapitalizm, bir avuç ‘ileri’ ülkenin yeryüzü nüfusunun ezici çoğunluğuna sömürgeci baskı ve mali boğma uyguladığı bir dünya sistemi haline gelmiştir.” [6] Lenin, dönemin emperyalizminin iç dinamiklerini irdelerken, emperyalist hegemonyanın maddi temelinin dünya ülkelerinin kahir ekseriyetinden sızdırılan artı-emeğin gaspına dayandığını ısrarla vurgulamıştır.
Emperyalist düzen yalnızca dış tahakkümünü değil, iç toplumsal uzlaşısını da bu artı-emek gaspı üzerine inşa eder. Lenin’in ifadesiyle: “Emperyalizm, dünyanın yalnızca tek bir ülkesini [Çin’i] değil, tamamını paylaşmak anlamına gelir; en zengin birkaç ülkenin tekelci yüksek kârlar elde etmesi demektir; bu nedenle bu ülkeler, proletaryanın üst tabakalarını ekonomik olarak satın alma, böylece oportünizmi besleme, biçimlendirme ve pekiştirme olanağına kavuşurlar.” [7]
Buradan anlaşılacağı üzere, ister iç düzeninde ister dış hegemonyasında olsun ABD merkezli emperyalist sistem; siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri boyutlardaki dayanaklara muhtaçtır; ancak bu sistemin nihai harcı, ABD başta olmak üzere merkez ülkelerin cebir ve cebir dışı araçlarla dünya sisteminden el koyduğu artı-değerdir. Şayet dünya sistemi yapısal bir krize sürükleniyorsa, bunun en temel sebebi emperyalizmin yeryüzünden artı-değer devşirdiği sömürü kanallarının tıkanmış olmasıdır.
Ekonomi politiğin emperyalizm ve artı-değer tahlilini rehber edinen bu makale, Çin’in çağdaş dünya sistemindeki konumunu başlangıç noktası alarak Çin, Küresel Güney ve çağdaş dünya sisteminin krizi arasındaki organik bağı sistematik biçimde masaya yatırmaktadır.
Yazının İkinci bölümünde, Çin’in gelişimi ve dünya sisteminin evrimi üzerine uluslararası ve Çin içi literatürdeki kuramsal tezler eleştirel bir süzgeçten geçirilmektedir. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde sırasıyla doğrudan yabancı yatırımlar ve dış ticaret verileri üzerinden ampirik incelemeler yürütülerek Çin’in konumu tahlil edilmektedir. Beşinci bölümde, 21. yüzyıl başından itibaren Çin, Küresel Güney ve merkez kapitalist ülkeler arasındaki artı-değer transferinin seyri incelenmekte ve sistem krizinin kök nedenleri aydınlatılmaktadır. Son bölümde ise araştırmanın teorik ve pratik bilançosu çıkarılmaktadır.
II. Mevcut Tartışmaların Eleştirel Bir Değerlendirmesi
Geniş anlamıyla Marksist ekonomi politik çerçevesinde, Çin ile dünya sistemi ilişkisini ele alan mevcut literatür esas itibarıyla iki temel teorik soru etrafında düğümlenmektedir.
Birinci soru, Çin’in dünya sistemindeki nesnel konumu, bilhassa Batı ve Küresel Güney ülkeleriyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Çin; devasa iktisadi cüssesi, caydırıcı kudreti, tavizsiz ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığıyla, göreli olarak geri kalmış ve kapsamlı milli gücü zayıf Küresel Güney ülkelerinden köklü biçimde ayrışmaktadır. Bazı araştırmacılar bu yapısal farklılıktan yola çıkarak Çin’in sistemin yeni bir merkez ülkesi haline gelebileceğini, yani bir emperyalistleşme eğilimi taşıdığını iddia ederken, diğer bir kesim bu tezi kesin bir dille reddetmektedir. Yukarıda vurgulandığı üzere ekonomi politik açısından bu ayrımın turnusol kâğıdı, ne bir ülkenin mutlak ekonomik büyüklüğü ne de hükümetinin Batı ile kurduğu diplomatik ilişkilerin mahiyetidir; asıl belirleyici ölçüt, o ülkenin dünya halklarının çoğunluğuna boyunduruk vuran ve onların artı-emeğini sömüren emperyalist kulübe dahil olup olmadığıdır.
İkinci soru da ilki kadar hayatidir: Çin ile ABD merkezli emperyalist düzen arasındaki dinamik etkileşimin yönü nedir? Küresel ölçekte belirleyici bir güç olarak Çin’in gelişimi, ABD merkezli düzeni tahkim mi etmiştir?
Bir kısım araştırmacı, Çin’in dünyaya ucuz sanayi malları arz ederek küresel iktisadi istikrara can suyu verdiğini, dolayısıyla pratikte ABD merkezli düzenin ömrünü uzatıp onu pekiştirdiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım ilk bakışta kimi ampirik verilerle desteklenir gibi dursa da karşı görüş ise, Çin’in yükselişinin ABD ve Batı dünyasının tekelindeki tarihsel ayrıcalıkları temelinden sarstığını ve dolayısıyla ABD merkezli düzeni yapısal olarak zayıflattığını savunmaktadır. Bu düğümü çözmenin yegâne yolu emperyalist tahakkümün maddi zeminine dönmektir; yani Çin’in kalkınmasının, ABD gibi yerleşik merkez ülkelerin dünya halklarından devşirdiği toplam artı-değer pastasındaki etkisini somut verilerle ortaya koymaktır.
Tablo 1: Çin ile Dünya Sistemi İlişkisine Dair Dört Kuramsal Yaklaşım
| Çin, ABD Merkezini Güçlendirdi | Çin, ABD Merkezini Zayıflattı | |
| Çin’in Emperyalist Eğilimi Var | İmparatorluk Tezi Versiyon 1: Alt-Emperyalizm | İmparatorluk Tezi Versiyon 2: Hegemonya Mücadelesi ve Hegemon Değişimi |
| Çin’in Emperyalist Eğilimi Yok | Uşak / Hizmetkâr Tezi | Emperyalist Düzen Krizi |
Yukarıdaki iki soruya verilen cevaplar ekseninde mevcut literatür dört temel yaklaşım altında tasnif edilebilir (bkz. Tablo 1):
1. Alt-Emperyalizm (İmparatorluk Tezi Versiyon 1): Çin’in yükselişinin ABD merkezli emperyalist düzeni zayıflatmadığı varsayımı kabul edilirse, bu durum Çin’in emperyalist hiyerarşinin alt basamaklarındaki tali bir ortağı haline geldiği sonucunu doğurur. “Alt-emperyalizm” kavramı ilk defa Ruy Mauro Marini tarafından 1960’lar ve 70’lerin Brezilya ekonomi politiğini açıklamak üzere geliştirilmiştir. Rosa Luxemburg’un sermaye birikimi kuramını referans alan Marini, emperyalizmin temelini imalat sanayisi ürünlerinin ihracatında görmüştür. Brezilya o dönemde hızla sanayileşmekte ve yoğun biçimde mamul madde ihraç etmekteydi; ancak sanayisi Batılı gelişmiş metropollerle rekabet edebilecek düzeyde değildi. Marini, Brezilya’nın bu bağımlı sanayileşme modelini “alt-emperyalizm” olarak adlandırmıştır [8].
Ne var ki bu teorik çerçeve metodolojik açıdan sakattır; zira sanayi malı ihracatı çoktan emperyalist merkezlerin tekelinden çıkmıştır. Sanayileşen bir Küresel Güney ülkesini sırf mamul madde ihraç ediyor diye “alt-emperyalist” ilan etmek, emperyalizm kavramının içini boşaltıp aşırı genelleştirilmesine yol açmakta ve emperyalizmin özü olan dünya çapında artı-değer gaspını perdelemektedir [9].
Günümüzde Güney Afrikalı akademisyen Patrick Bond, bu kavramı Çin ve Küresel Güney’e karşı kullananların başında gelmektedir. Patrick Bond, BRICS üzerine çalışmalarında, Çin dahil bu ülkelerin kurduğu yeni uluslararası finansal mekanizmaların “alt-emperyalist” bir karaktere sahip olduğunu savunmakta; üstelik bu kurumların emperyalist finans kapitali sarsmadığını, bilakis Batı’nın finansal hegemonyasını yeniden üreterek tahkim ettiğini iddia etmektedir [10].
2. Hegemonya Mücadelesi ve Hegemon Değişimi (İmparatorluk Tezi Versiyon 2):
Şayet bir araştırmacı Çin’in emperyalist bir doğrultuda ilerlediğini ve yükselişinin mevcut dünya düzenini tehdit ettiğini varsayarsa, varacağı mantıksal sonuç, Çin’in yükselişinin ABD öncülüğündeki Batı ile girişilen amansız bir küresel hegemonya kavgası olduğudur. Bu kavganın galibi kim olursa olsun, sonuç yalnızca bir emperyalist hegemonyanın yerini bir başka emperyalist hegemonun alması olacaktır. Bu yaklaşım Batı akademisinde ve strateji çevrelerinde oldukça yaygındır; nitekim yukarıda zikredilen Miran ve Sullivan’ın Çin’i doğrudan hasım belleyen tezleri bu zihniyetin bir tezahürüdür.
Uluslararası ilişkiler teorisyeni John J. Mearsheimer, palazlanan bir Çin’in her sahada kaçınılmaz olarak ABD’ye meydan okuyacağını, bu hasımlığın yapısal olduğunu ve hiçbir diplomatik manevrayla bertaraf edilemeyeceğini savunmaktadır [11]. Mearsheimer bunu “kaçınılmaz hasımlık” ve “büyük güç siyasetinin trajedisi” olarak resmeder. Benzer şekilde, “Tukidides Tuzağı” kavramsallaştırmasıyla ünlenen ve geniş kitleleri etkileyen Graham Allison da yükselen bir gücün yerleşik hegemon için oluşturduğu tehdit ve büyük güçler arası çatışma kaçınılmazlığı hususunda temelde aynı kuramsal çizgiyi takip etmektedir [12].
3. Uşak / Hizmetkâr Tezi: Üçüncü bir grup araştırmacı ise Çin’in hegemonik veya emperyalist bir nitelik taşımadığını kabul etmekle birlikte, yükselişinin mevcut emperyalist sistemin bekasına ve istikrarına hizmet ettiğini öne sürmektedir. Sözgelimi sosyolog Ho-fung Hung, New Left Review dergisinde yayımlanan makalesinde, Çin’in yükselişinin ABD hegemonyasını sarsamayacağını, bu sürecin tarihsel Doğu Asya kalkınma modelinin devasa boyutlarda tekrarlanmasından ibaret olduğunu iddia etmiştir. Çin’in sunduğu ucuz meta ve ucuz emek ordusu ABD hegemonyasının can simidi olmuş; ABD ise Çin’in devasa sınai üretimini masseden “nihai tüketici” rolünü üstlenmiştir [13]. Bu analizde Çin ile ABD arasında karşılıklı bağımlılık olduğu ancak yapısal bakımdan eşitsiz bir hiyerarşi kurgulanmakta; Çin ise bu tahakküm ilişkisinde ABD’nin bir tür “kâhyası” (head servant) derekesine indirilmektedir.
Bahsi geçen bu üç ana akım yaklaşım, uluslararası akademik çevrelerde derin bir etkiye sahiptir ve farklı siyasi yelpazeleri bünyesinde barındırmaktadır. Ne var ki bu kuramsal tezlerin metodolojik ve ampirik zaafları son derece barizdir:
Çin’i “alt-emperyalist” ilan edenler ne teorik ne de ampirik açıdan ikna edici kanıtlar sunabilmektedir; büyük bir devletin iktisadi gelişmesini kendiliğinden emperyalizmle, uluslararası diplomatik nüfuzunu ise doğrudan hegemonya arayışıyla bir tutmaktadırlar. Dolayısıyla varmak istedikleri “emperyalizm” yargısını kanıtlanması gereken bir sav değil, baştan doğru kabul edilen bir öncül olarak kullanmakta ve dünya sistemindeki dönüşümleri bilimsel temelde kavramaktan uzak kalmaktadırlar [14]. Çin’in yükselişinin ABD ve Batı hegemonyasını tehdit etmeyeceğini savunan uşak tezi savunucuları ise bir yandan Çin’in pek çok stratejik sanayide Batı’yı yakalayıp geride bırakması olgusunu açıklayamamakta, diğer yandan Batı’daki egemen siyasi ve iktisadi seçkinlerin Çin karşısında kapıldıkları kolektif histeri ve varoluşsal kaygıyı izah edememektedir.
4. Emperyalist Düzen Krizi: Bizim görüşümüz ise literatürde daha az temsil edilen dördüncü yaklaşımı savunmaktadır: Çin emperyalist bir devlet değildir; ancak yükselişi, ABD merkezli emperyalist düzeni temellerinden sarsmaktadır.
Dünya sistemi kuramının seçkin isimlerinden Giovanni Arrighi’nin olgunluk dönemi eseri Adam Smith Pekin’de, kısmen bu çizgide değerlendirilebilir [15]. Arrighi, Smith’in öngördüğü piyasa ekonomisi modeli ile daha sonra tarih sahnesine çıkan kapitalizmi birbirinden özenle ayırmış; Çin’in kalkınma tecrübesinin Smith’in betimlediği piyasa ekonomisine çok daha yakın durduğunu ve özgün bir yol çizdiğini savunmuştur. Arrighi’ye göre ABD’nin gerilemesi ve Doğu Asya’nın şahlanışıyla birlikte dünya, çok daha kadim ve çok merkezli bir küresel dengeye doğru evrilmektedir.
Bununla birlikte bizim yaklaşımımız Arrighi’ninkinden yöntemsel olarak ayrışır: Arrighi’nin analizi hem Marksist kuramsal çerçeveye dayanmamakta ve titiz ampirik verilerden yoksun kalmaktadır hem de “Smithçi piyasa ekonomisi”ni bağımsız bir tarihsel kategori olarak kurması akademik çevrelerde genel kabul görmüş bir tez değildir.
Bu çalışma, Marksist bir ekonomi politik perspektifine yaslanarak iki kuramsal soruya net yanıtlar getirmektedir. Emperyalist bir düzende bir ülkenin “emperyalist” nitelik kazanabilmesi için öncelikle dünya ölçeğinde aşırı artı-değer gasp etme kabiliyetine sahip bir merkez ülke konumuna yükselmesi şarttır. Bu artı-değerin transfer mekanizmaları ise dış sermaye ihracı (yatırım) ve dış ticaret olmak üzere iki ana kanaldan yürür:
1: Dış sermaye ihracı (yatırım) cephesinden bakıldığında aşırı artı-değer gasp etmek, en azından sermayenin ortalama kâr haddinin üzerinde bir getiri elde etmeyi gerektirir.
2: Dış Ticaret cephesinden bakıldığında ise aşırı artı-değerin ana kaynağı eşitsiz mübadeledir (unequal exchange); yani diğer ülkelerle girişilen ticari ilişkide daha az toplumsal gerekli emek-zamanı sarf ederek karşılığında daha fazla toplumsal gerekli emek-zamanına el koymaktır.
Makalemiz, bu kuramsal çerçeveye ve ayrıntılı ampirik verilere dayanarak sırasıyla şu iki temel tezi ispatlayacaktır:
- Çin, dünya sisteminde emperyalist bir konuma sahip değildir.
- Çin’in yükselişi, ABD merkezli emperyalist düzenin altını oymuş ve bu sistemi krize sürüklemiştir.
Artı-değer akışları ve özellikle eşitsiz mübadele trendleri incelenerek, Çin’in yükselişinin mevcut dünya sistemini neden böylesine köklü bir sarsıntıya soktuğu berraklaştırılacaktır.
III. Çin’in Sermaye İhracı ve Getirileri
Klasik Marksist emperyalizm kuramında sermaye ihracı kurucu bir konuma sahiptir. Lenin, sermaye ihracının geri kalmış coğrafyalarda çok yüksek kâr oranları yakaladığını, bu sayede İngiltere, Fransa ve Almanya gibi emperyalist metropollere devasa rantlar akıttığını ve bunun “dünyadaki halkların ve ulusların kahir ekseriyetinin emperyalist boyunduruk altına alınmasının ve iliğine kadar sömürülmesinin maddi temeli” olduğunu belirtmiştir [16]. Bu tespit kimi çevrelerde emperyalist sermayenin durmaksızın ve fütursuzca dışarıya akacağı yönünde yüzeysel bir algı yaratmıştır.
Oysa çağdaş küresel tecrübe göstermektedir ki sermaye ihracı mekanik ve kendiliğinden işleyen bir süreç değildir. Dünyanın askeri ve siyasi nüfuz alanlarına bölündüğü klasik sömürgecilik çağında bir avuç emperyalist güç, kendi sömürgelerine sermaye akıtmaktan çekinmemiş olabilir; ancak sömürge sisteminin tarihe karışması ve Küresel Güney’in bağımsız ulusal devletler çatısı altında örgütlenmesiyle birlikte emperyalist büyük tekelci sermaye, kaçınılmaz olarak borç geri ödemede zora düşme ve kamulaştırma gibi siyasi risklerle yüz yüze kalmıştır. Özellikle kendini kurtarma süresi on yılları bulan altyapı yatırımlarında hızlı ve fahiş kârlar garanti edilemediğinde zayıf ülkelere yabancı sermaye akışı derhal kesilmektedir. Nitekim pek çok Küresel Güney ülkesi on yıllardır dış yatırım bulamamaktan kıvranmakta; Batılı finans kapitalin kapısını çaldığında ise ancak egemenliğini ipotek altına alan ağır şartlara boyun eğerek kaynak bulabilmektedir ki bu durum ABD liderliğindeki Batı finansal hegemonyasının bizzat sacayağıdır. Dolayısıyla sınır ötesi sermaye hareketleri incelenirken somut tarihsel bağlam, sermayenin nispi büyüklüğü ve getiri hadleri titizlikle hesaba katılmalıdır.
21. yüzyıla girildiğinde Çin’in sınır ötesi sermaye ihracı, iç ve dış siyasi-ekonomik iklimden derinden etkilenen belirgin dönemsel dalgalanmalar sergilemiş; sürekli ve kesintisiz bir giriş ya da çıkış trendi göstermemiştir. 2000’lerin başında Çin’in dış sermaye ihracında bir sıçrama yaşanmışsa da bu durum büyük ölçüde devasa ihracat gelirlerinin ve hızla biriken döviz rezervlerinin (başta ABD Hazine tahvilleri olmak üzere) dış varlıklara yatırılmasından ileri gelmiştir. 2008 küresel krizinin patlak vermesiyle birlikte dış talepteki daralma ve uluslararası finans piyasalarındaki aşırı dalgalanmalar neticesinde finans sermaye hesabı çıkışları hız kesmiştir. 2018’de Trump’ın Beyaz Saray’a çıkıp Çin’e karşı topyekûn ticaret savaşını başlatmasıyla beraber Çin’den sermaye çıkışları yeniden yukarı yönlü bir ivme kazanmıştır.
Öncelikle saptanması gereken nesnel gerçek, Çin’in küresel yatırımlarından elde ettiği genel kazanç haddinin son derece düşük olduğudur. 2010 yılından bu yana Çin’in dış yatırımlarının getiri oranı ile yabancı sermayenin Çin’deki yatırımlarından elde ettiği getiri oranı yatay ve dar bir bantta seyretmiştir; Çin’in yabancı sermaye ihracından dış getiri haddi, yabancıların Çin’den elde ettiği getirinin istikrarlı biçimde gerisinde kalmıştır (bkz. Şekil 1) [17].
Mutlak meblağlar itibarıyla Çin’in dış dünyadaki sermaye ihracı yatırım varlıklarından elde ettiği getiri, yabancıların Çin pazarından sağladığı net kârın daima fersah fersah altında kalmıştır. Nitekim 2020 ile 2024 yılları arasında yabancı sermayenin lehine olan bu getiri makası, her yıl net 100 milyar doların üzerinde gerçekleşmiştir.

Aşağıda sınır ötesi sermaye akışları içerisinde reel ekonomiyi doğrudan şekillendiren doğrudan yabancı yatırımlar mercek altına alınacaktır. Çeşitli uluslararası sermaye hareketleri arasında iktisadi kalkınmayı ve üretim güçlerini en dolaysız biçimde tetikleyen kalem doğrudan yatırımlardır. Çin’de doğrudan yabancı yatırımlar bilançosu uzun yıllardır kesintisiz biçimde net sermaye girişi vermektedir; yani uluslararası sermayenin Çin’e yaptığı doğrudan yatırımlar, Çin’in dış dünyaya ihraç ettiği doğrudan yatırımlardan daima fazla olmuştur. Diğer bir deyişle Çin’in ekonomik mucizesi, dışarıya sermaye ihraç ederek artı-değer elde etme mekanizmasına dayanmamaktadır.
Çin’in doğrudan sermaye ihracı yatırımlarının dünya ülkelerindeki ağırlığı Dünya Bankası’nın kişi başına milli gelir sınıflandırması esas alınarak incelenmiştir. Bu yöntemin tercih edilmesinin başlıca nedenleri şunlardır:
- Ülkelerin Resmi döviz rezervleri hariç tutulduğunda, doğrudan sermaye ihracı yatırımları Çin’in dış varlıkları içerisindeki en hacimli kalemi oluşturmakta ve Çin’in portföy yatırımlarını (sıcak para hareketleri) fersah fersah geride bırakmaktadır.
- Portföy yatırımları ve spekülatif sıcak para gibi aşırı dalgalı, kriz anlarında derhal kaçan fonların aksine doğrudan yabancı sermaye yatırımları doğrudan reel üretime yönelmekte; uzun vadeli, kalıcı, yapısal ve istihdam yaratıcı nitelik taşımaktadır.
- Dünya Bankası ülkeleri kişi başına düşen Gayrisafi Milli Gelire (GNI) göre dört gelir grubuna ayırmaktadır; kişi başına milli gelir GSİYH ile kıyaslandığında kişi başına GNI, bir ülkenin küresel artı-değer bölüşümünde işgal ettiği gerçek iktisadi basamağı çok daha berrak biçimde yansıtır [18].

Tablo 2, 2016–2024 yılları arasında Çin’in yurt dışı doğrudan sermaye ihracının hedef ülkelerin aldığı toplam doğrudan sermaye girişleri içerisindeki payını göstermektedir.
Görüleceği üzere Çin’in düşük gelirli ülkelere dönük doğrudan yatırımları bir dönem bu ülkelerin çektiği toplam dış sermayenin %20’sini aşarak yüksek bir eşiğe ulaşmış, 2018 sonrasında ise kademeli bir düşüş trendine girmiştir. 2024 yılı itibarıyla Çin’in tüm 4 gelir grubunundan düzeylerindeki ülkelere yaptığı doğrudan yatırım akımları, o ülkelerin çektiği toplam doğrudan yabancı sermaye yatırım akışının ortalama %5’i civarındadır.
Tablo 2: 2024 Yılında Çin ve ABD’nin Doğrudan Dış Yatırım Stokunun Hedef Ülkelerin Toplam Yatırım Stokundaki Payı (Gelir Düzeyine Göre)
| Hedef Ülke Grubu (Gelir Düzeyi) | Düşük Gelir | Orta-Düşük Gelir | Orta-Yüksek Gelir | Yüksek Gelir |
| Çin Dış Yatırımları | %5,7 | %4,2 | %1,3 | %2,5 |
| ABD Dış Yatırımları | %0,2 | %5,0 | %6,2 | %23,3 |
Not: Çin / ABD’nin belirli bir gelir grubundaki ülkelere doğrudan yatırım stokunun payı = İlgili ülkenin o gelir grubundaki doğrudan yatırım stoku / O gelir grubundaki tüm ülkelerin çektiği kümülatif doğrudan yabancı yatırım stoku.
Veri Kaynağı: Çin Ticaret Bakanlığı, Ulusal İstatistik Bürosu, SAFE, 2024 Yılı Çin Dış Doğrudan Yatırım İstatistik Bülteni, Ek Tablo 2; ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA).
Yatırımların uzun vadeli birikim etkisi ve mülkiyet yapısı göz önüne alındığında, yıllık dış sermaye akımı verilerinden ziyade bir ülkedeki toplam dış sermaye stoku rakamı çok daha belirleyicidir.
UNCTAD BM veri tabanına göre Çin’in dış doğrudan sermaye yatırım stokunun ev sahibi ülkelerdeki ağırlığı; düşük gelirli, orta-düşük gelirli, orta-yüksek gelirli ve yüksek gelirli ülkeler hiyerarşisinde yukarıdan aşağıya doğru düzgün bir iniş sergilemektedir. ABD’nin sermaye stoku ise gelir düzeyine paralel olarak aşağıdan yukarıya doğru tam tersi bir dağılım göstermektedir. Bu çarpıcı karşıtlık son derece öğreticidir.
Tablo 2’de ortaya konduğu üzere Çin; düşük gelirli ülkeler haricindeki tüm diğer 3 ülke gruplarında %5’in altında bir paya sahiptir; düşük gelirli ülkelerdeki ağırlığı biraz daha yüksek olsa da %6 sınırını aşamamaktadır.
Buna mukabil ABD; düşük gelirli ülkeler dışındaki tüm gelir gruplarında Çin’in kat kat üzerinde bir paya sahiptir. ABD sermayesi, bilhassa yüksek gelirli gelişmiş kapitalist metropollerdeki toplam yabancı sermaye stokunun neredeyse dörtte birini (%23,3) tek başına elinde tutmaktadır. Buna karşın ABD finans sermayesi, düşük gelirli en yoksul ülkelere üretken sermaye aktarmaktan neredeyse tamamen kaçınmıştır (%0,2).
Bütün bu ampirik tablo şunu ortaya koymaktadır: Çin’in sınır ötesi sermaye hareketleri kendisine fahiş kârlar sağlamamakta, dış yatırımlarının getiri oranı Çin’e giren yabancı sermayenin Çin pazarındaki kârlılığının daima gerisinde seyretmektedir. Dolayısıyla Çin’in sermaye ihracı yoluyla yeryüzünden aşırı artı-değer gasp ettiğini iddia etmek ampirik temelden yoksundur. Doğrudan dış sermaye yatırımları cephesinde Çin’in üretken sermaye ihracı belirli bir büyüklüğe ulaşmış olsa da Çin’in küresel toplam sermaye ihracı içindeki payı halen son derece düşüktür.
Çin’in düşük gelirli ülkelere dönük üretken dış yatırımlarının ABD ile kıyaslanamayacak ölçüde yüksek olması, bir yandan azami kâr peşinde koşan tekelci Batı sermayesinin bu coğrafyaları tarihsel olarak kaderine terk ettiğini gösterirken, diğer yandan Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında Küresel Güney’in kalkınmasına somut ve güçlü bir kaynak aktardığını kanıtlamaktadır.
Elbette Çin’in bu yatırım projelerinin hiçbir eksikliği bulunmadığı iddia edilemez; ancak yukarıdaki veriler ışığında Çin’in düşük gelirli ülkelere dönük doğrudan yatırımları emperyalist bir sermaye ihracı olarak damgalanamaz. Aksine bu yatırımlar, Küresel Güney’in üretici güçlerini geliştiren somut bir destek ve Batı finansal vesayetine karşı paha biçilmez bir alternatif finansman kanalı olarak kavranmalıdır.
IV. Dış Ticaret ve Eşitsiz Mübadele Gerçeği
Kapitalist dünya sisteminde ülkeler; sanayi altyapısı, küresel piyasalardaki fiyat tekeli kurma gücü ve uluslararası para sistemindeki yüksek hiyerarşik konumları bakımından derin eşitsizlikler barındırır. Bu yapısal çarpıklık nedeniyle az sayıdaki gelişmiş kapitalist merkez ülke, daha az toplumsal gerekli emek-zamanı sarf ederek diğer çevre ülkelerin çok daha fazla toplumsal gerekli emek-zamanına el koyabilmektedir.
Doların dünya parası hegemonyası, bu yapısal sömürü mekanizmasını daha da tahkim etmektedir. Bu durum, gelişmiş kapitalist merkez ülkelerin uluslararası değişim yani dış ticaret süreçlerinde çevre ülkelerin artı-emeğine karşılıksız el koymalarını mümkün kılmakta ve emek-zaman açısından köklü bir eşitsiz mübadele (unequal exchange) düzeni yaratmaktadır.
Not: Birleşmiş Milletler UNCTAD’ın 2025 değişikliği öncesindeki temel istatistiksel çerçevesi, dünyayı iki ana gruba ayırıyordu: Gelişmiş Ekonomiler ve Gelişmekte Olan Ekonomiler. Gelişmiş Ekonomiler: Bu grup; Britanya, Avustralya, Kanada, Japonya, Yeni Zelanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği üyesi ülkeleri kapsıyordu. Gelişmekte Olan Ekonomiler: Bu grup, gelir düzeyine dayalı üç alt kategoriye ayrılmıştı. Bu sistem, 2025 yılının başlarına kadar yürürlükte kalmıştır. Yüksek Gelirli Gelişmekte Olan Ekonomiler: Bu grup; Çin, Brezilya, Şili, Meksika ve Türkiye gibi ülkeleri içeriyordu. Bu grup dışında Orta Gelirli Gelişmekte Olan Ekonomiler ve Düşük Gelirli Gelişmekte Olan Ekonomiler vardı.
Gelişmekte olan ekonomilere yönelik bu gelir temelli alt grupların, Mart 2025 itibarıyla resmen kullanımdan kaldırıldığını belirtmeliyiz.
Dış ticarette eşitsiz mübadele, emperyalist sömürü mekanizmasının anlaşılmasındaki kilit kavramdır.
Bu yazımız inceleme sınırlarını emek-zamanı düzeyindeki eşitsiz mübadele ve artı-emek transferiyle sınırlandırmaktadır [19].
Dış ticaretteki eşitsiz mübadelenin derecesi, “emek ticaret hadleri” (labor terms of trade) yöntemiyle somut olarak ölçülebilir.
Somut bir örnek vermek gerekirse: Çin’in 1000 dolar değerinde tekstil ürünü ihraç edip karşılığında Çin’in 1000 dolar değerinde ileri teknoloji elektronik mal ithal ettiğini varsayalım.
Çin Gibi Gelişmekte Olan Ülkelerin Uluslararası Dış Ticarette Karşı Karşıya Kaldığı “Zorunlu” Kayıp
Piyasa fiyatı ve dışardan görünen nominal değer açısından bu ticari alışveriş görünüşte tam bir eşdeğerlerin mübadelesidir. Ancak bu metaların bünyesinde bulunan toplumsal gerekli emek-zamanı kesinlikle eşit değildir. Çin’in ihraç ettiği 1000 dolarlık tekstil ürünü 100 saatlik toplumsal gerekli emek içerirken, Çin tarafından ithal edilen 1000 dolarlık elektronik cihaz yalnızca 50 saatlik emek ürünü olabilir. Bu tabloda Çin’in emek ticaret haddi; yabancı bir ülkenin 50 saatlik emeğini satın alabilmek için kendi 100 saatlik emeğini feda etmesi anlamına gelmektedir. Yani Çin, bu durumda Pazarda eş değerlerin mübadelesi perdesi altında karşı tarafa fiilen pratikte 50 saatlik karşılıksız toplumsal gerekli emek transfer etmektedir.
Çalışmamızda, ülkelerin ortalama yıllık çalışma süreleri ile ikili ticaret akımları verileri birleştirilerek dünya ekonomilerinin Çin ile olan emek ticaret hadleri ampirik olarak hesaplanmıştır [20].

Şekil 3, İncelenen dönem boyunca düşük gelirli ve orta-düşük gelirli ülkelerin Çin’e karşı ortalama emek ticaret hadlerinin 1’in üzerinde seyrettiğini ve 2008–2022 yılları arasında belirgin biçimde tırmandığını ortaya koymaktadır.
Bu tablo, söz konusu iki grup ülkenin (düşük gelirli ülkeler ve orta-alt gelirli ülkeler) Çin ile mal ticaretinde kesintisiz bir biçimde emek-zamanı eşitsiz mübadelesine maruz kaldığını ve bu sömürü makasının son yirmi yılda açıldığını göstermektedir.
Orta-yüksek gelirli ülkelerin ticaret hadleri ise genel olarak kötüleşme eğilimi göstererek 2012–2013 civarında 1 eşiğini aşmış, ancak 2’nin altında kalarak Çin ile ticari alışverişler görece dengeli bir mübadele zemininde kalmıştır.
Buna karşın Çin’in yüksek gelirli gelişmiş kapitalist metropollere karşı mal satışında emek ticaret hadleri istikrarlı bir iyileşme kaydetse de yapısal eşitsizlik devam etmektedir.
1995 yılında gelişmiş ülkelerin Çin’e karşı emek ticaret haddi 0,081 düzeyindeydi; yani Çin, bu ülkelerden 1 saatlik emek içeren mal alabilmek için tam 12 saatlik toplumsal gerekli emek sarf etmek zorundaydı.
2022 yılına gelindiğinde bu oran %260,5’lik muazzam bir artışla 0,292’ye yükselmiştir. Ne var ki mutlak düzey açısından bakıldığında Çin, gelişmiş metropollerin 1 saatlik emeğine karşılık halen yaklaşık 3,5 saatlik kendi emeğini takas etmek mecburiyetindedir.
Bu ampirik gerçek, Çin ile yüksek gelirli ülkeler arasında halen ağır bir eşitsiz mübadele ve emek sömürüsü mekanizmasının işlediğini su götürmez biçimde kanıtlamaktadır.
Ufku ikili ilişkilerin ötesine taşıyıp küresel ölçeğe genişlettiğimizde, emek ticaret hadlerindeki bu iyileşmenin Çin’i bir “merkez ülke” ya da “yükselen emperyalist güç” olarak tanımlamaya yetmeyeceği anlaşılır. Dünya ortalaması baz alındığında Çin’in emek ticaret haddi henüz 1 denge eşiğine dahi ulaşamamıştır; dolayısıyla Çin, kapitalist dünya hiyerarşisinde çevre ile merkez arasında sıkışmış tipik bir yarı-çevre (semi-periphery) ülkesidir.

Şekil 4; Çin, ABD ve ABD dışındaki Gelişmiş kapitalist G7 ülkelerinin dünyaya karşı ortalama emek ticaret hadlerini kıyaslamaktadır.
Çin’in dünya geneline dönük haddi 1995’teki 0,185 seviyesinden 2022’de 0,900’e tırmanmıştır. Buna mukabil ABD’nin haddi 1997’deki 4,677 düzeyinden 2022’de 5,907’ye fırlamış; özellikle 2020 pandemisinin ardından ABD belirgin bir sıçrama kaydetmiştir. Çin ile ABD’nin ticaret hadleri arasındaki uçurum 1997’de 24,1 kattan 2022’de 6,5 kata inse de aradaki yapısal sömürü makası son derece açıktır.
Burada asıl dikkat çekici olan olgu, ABD dışındaki gelişmiş kapitalist G7 ülkelerinin hadlerinin dalgalı bir inişle 1995’teki 5,455 seviyesinden 2022’de 4,373’e gerilemesi, yani yaklaşık %19,8 oranında kan kaybetmesidir. Bu ampirik bulgu, ABD dışındaki geleneksel emperyalist merkezlerin dünya ticaretindeki eşitsiz mübadele avantajlarının azaldığını ve bu erimenin Çin’in emek ticaret hadlerindeki olumlu gelişme ile bir karşıtlık içinde gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır.
V. Artı-Değere El Koyma ve Düzen Krizi
Dış ticarette Emek ticaret hadlerindeki dinamikler, dünya sisteminde artı-değer transferinin yönünü ve şiddetini doğrudan yansıtmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki konumu son 25 yılda yükselmiş olsa da bu kazanım Çin’i gelişmiş merkez ülkeler ligine taşımamıştır. Ancak Çin’in sistemik konumundaki bu iyileşme her ne kadar nicel bir değişim olsa da Çin’in devasa iktisadi büyüklüğü sebebiyle çağdaş dünya sistemi ve emperyalist düzen üzerinde niteliksel bir altüst oluş yaratmıştır. Not koyalım ekonomide büyüklük ile kalite aynı şeyler değildir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde (1991) emperyalist metropoller, Küresel Güney’den kesintisiz biçimde artan bir aşırı artı-değer el koymaya alışmış; diplomatik kurallardan askeri müdahalelere uzanan tüm tekelci kapitalist emperyalist üstyapıyı bu sömürü tabanı üzerine oturtmuştu. Dolayısıyla Çin ve Küresel Güney’in dönüştürdüğü bu iktisadi zemin, emperyalist düzenin varoluşsal krizini tetiklemiştir.
Bugünkü dünya sisteminde ABD ve diğer merkez kapitalist devletlerin dış ticaret kanalıyla dünya halklarından el koyduğu aşırı artı-değer, nesnel olarak bir emperyalist haraç mahiyetindedir. Eşitsiz mübadele hesaplamaları zaviyesinden bakıldığında bu haraç; taraflar arasındaki ticaret hacmi ile her bir birim mala sinmiş toplumsal gerekli emek-zamanı farkının çarpımına eşittir.
Hesaplamalarımıza göre 21. yüzyılın ilk on yılında Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Türkiye ve Meksika gibi başlıca Küresel Güney ekonomilerinden dış ticaret yoluyla ABD’ye transfer edilen net emek miktarı her yıl katlanarak artmıştır; nitekim bu dönem, ABD merkezli küreselleşmenin “altın çağı”dır.
Çin örneğini ele alırsak: 1995 yılında Çin’in ABD’ye sunduğu net toplumsal gerekli emek transferi 26 milyar saat iken, 2007 yılında tarihi zirvesine ulaşarak yaklaşık 69,2 milyar saate fırlamıştır. Dış ticarette böylesine muazzam bir karşılıksız emek-zamanı ve ucuz meta akışı, ABD emperyalist düzeninin maliyetlerini destekleyen temel can damarı olmuştur.
Ne var ki 2008 ABD finansal krizinin patlak vermesiyle birlikte Çin-ABD arasındaki ticaret dengesi sarsılmış, dahası Çin’in sanayi hamlesi ve teknolojik atılımı ikili dış ticaretteki emek ticaret hadlerini Çin lehine düzeltmiştir. Bunun sonucunda Çin’in ABD’ye aktardığı net emek transferinde radikal bir düşüş trendi başlamıştır. Çin, eşitsiz mübadele mekanizması sebebiyle ABD’ye en çok emek saat kaptıran baş sömürü alanı olmayı halen sürdürse de yıllık net transfer miktarı 2007’deki 69,2 milyar saatlik zirveden 2022’de yaklaşık 41,6 milyar saate gerilemiştir. Yaşanan bu düşüş, tüm Küresel Güney ülkeleri arasındaki en başarılı gerilemedir.
Çin’in yanı sıra Brezilya ve Rusya da 2000’lerin ilk on yılından itibaren dış ticarette ABD’ye aktardıkları net emek saat hacmini belirgin ölçüde azaltmışlardır. Dış ticarette Hindistan ve Meksika’nın ABD’ye emek transferi artışını sürdürmesine rağmen Çin’in 2008 sonrasında muslukları kısması, ABD’nin dünyadan devşirdiği toplam net emek rantının büyümesini fiilen durdurmuş ve 2010 sonrasında ABD’ye akan net küresel emeğin kayda değer bir artış gösterememesinin belirleyici nedeni olmuştur [21].

Bakışlarımızı ABD’nin ötesine, G7’nin diğer gelişmiş kapitalist üyelerine çevirdiğimizde çöküş trendi çok daha çıplak hale gelmektedir.
Şekil 5, son çeyrek asırda ABD ve diğer G7 metropollerinin küresel sistemden emdiği net emek saat transferini göstermektedir.
ABD, yaşadığı krizlere rağmen küresel finansal gücü sayesinde belirli bir sömürü hacmini muhafaza edebilmişken, G7’nin diğer merkez gelişmiş kapitalist ülkeleri bu denli “şanslı” olamamıştır; nitekim bu ülkelerin dünyadan çektiği net emek transferi miktarı 2010 yılından itibaren kesintisiz ve sert bir inişe geçmiştir.
Yakın dönemde yayımlanan bağımsız bir araştırmada Andrea Ricci, farklı bir ekonometrik model kullanarak uluslararası eşitsiz mübadeleyi hesaplamıştır. Andrea Ricci’nin ampirik bulgularına göre merkez kapitalist ülkelerin sömürdüğü net emek transferinin yıllık büyüme temposu 1990–2010 periyodunda %8’in üzerindeyken, 2010–2019 periyodunda %1,5’e kadar gerilemiştir. [22]. Bu bağımsız ampirik tahlil, çalışmamızın vardığı kuramsal sonuçları bütünüyle doğrulamaktadır.
Toparlarsak, Çin’in yükselişi ve emek ticaret hadlerini kendi lehine düzeltmesi, ABD merkezli emperyalist düzeni varoluşsal bir bunalıma sürükleyen en temel maddi sebeptir.
Çin mevcut uluslararası düzene doğrudan meydan okuma gibi öznel bir niyet taşımıyor olsa bile, sahip olduğu devasa iktisadi gövde ve güçlü kalkınma hızı sebebiyle ABD başta olmak üzere emperyalist metropollerin yeryüzünden aşırı artı-değer gasp etme kabiliyetini fiilen darbelemiştir. Yukarıda vurgulandığı üzere emperyalizm, dünya çapında gasp ettiği dış ticaret haraç akışına bağımlıdır. Bugünkü emperyalist düzen, sürekli artan bu haraç mekanizması üzerine inşa edilmiştir; dolayısıyla bu haraç akışının yavaşlaması ya da durağanlaşması dahi emperyalist kapitalizmin sindiremeyeceği yapısal bir kriz üretmektedir.
VI. Sonuç
Bu makalede ilk olarak çağdaş dünya sisteminde ortaya çıkan kriz belirtileri tahlil edilmiş; ardından Çin’in dünya sistemi içindeki konumu ekonomi politik analizin ampirik araçlarıyla incelenmiştir. Analiz şu iki somut gerçeği açığa çıkarmıştır:
- Çin’in sınır ötesi sermaye ihracatı emperyalist bir nitelik taşımamakta; aksine Küresel Güney ülkelerine Batı tekelinin dışına çıkma ve üretici güçleri geliştiren üretken (reel) yatırım imkânları sunmaktadır.
- Dış ticarette emek ticaret hadleri uzun erimde hissedilir bir iyileşme gösterse de henüz denge noktasına ulaşmamıştır; Çin halen bir yarı-çevre ülkesidir ve emperyalist bir güç olarak tanımlanamaz.
Peki, Çin ve diğer Küresel Güney ülkelerinin yükselişi ile ABD merkezli emperyalist hakimiyet arasındaki diyalektik ilişki nasıl tarif edilmelidir?
Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, sosyalist Çin ve Sovyet sonrası Kapitalist Rusya’nın dünya sistemine entegre olması, bu iki ülkenin eşitsiz mübadele yoluyla sundukları devasa emek transferi sayesinde ABD merkezli emperyalist düzeni fevkalade güçlendirmiş ve küreselleşmenin altın çağını açmıştı. Ne var ki tarih, bu büyük dönüşümün iddia edildiği gibi bir “tarihin sonu” getirmediğini ve getiremeyeceğini kanıtlamıştır. Zira emperyalist düzen özü itibarıyla azınlığın çoğunluğu ezdiği bir tahakküm mekanizmasıdır; böylesi dışlayıcı bir mekanizma, Çin gibi devasa ölçekli bir sosyalist ülkeyi kendi bünyesinde sindiremeyeceği gibi, Küresel Güney’in çok yönlü sosyal ve ekonomik kalkınma talebini de asla taşıyamaz.
Yazımızın ortaya koyduğu en özgün kuramsal sonuç şudur: Gelişmekte olan bir Küresel Güney ülkesinin emperyalist düzene tehdit teşkil edebilmesi için ille de sistem içerisinde yeni bir emperyalist hegemonya peşinde koşması şart değildir.
Bu ülkelerin kendi bağımsız kalkınma pratikleri dahi, emperyalizmin küresel artı-değer gaspını sınırlandırarak düzeni varoluşsal bir krize sürüklemeye yeterlidir. Devasa ölçekli bir ekonomi olan Çin’in sıçramalı gelişimi bu diyalektik hakikatin en berrak kanıtıdır.
Yukarıdaki ampirik tahlillere dayanarak uluslararası literatürün uzun süredir tartıştığı iki can alıcı soruya kesin bir yanıt verilebilir:
Birincisi, Çin emperyalist değildir.
İkincisi, Çin’in yükselişi yerleşik emperyalist düzeni temellerinden sarsmaktadır.
Çin ve Küresel Güney’in yükselişi, dünyada emperyalist hakimiyetin tüm boyutlarını doğrudan hedef almasa dahi açığa çıkardığı muazzam dönüştürücü enerjiyle mevcut dünya sisteminin sürdürülmesini imkânsız kılmaktadır. Bu tablo hem emperyalizmin kendi iç çelişkilerinin kaçınılmaz bir tezahürü hem de günümüz dünyasında yerleşik kuralların ve dengelerin yerle bir olmasının nesnel maddi zeminidir.
Kaynakça ve Notlar
[1] M. Ayhan Köse ve Allen Mulabdic, “Global Trade Has Nearly Flatlined. Populism is Taking a Toll on Growth,” World Bank Blogs, https://blogs.worldbank.org/en/voices/global-trade-has-nearly-flatlined-populism-taking-toll-growth.
[2] Xu Zhun, “ABD’nin Küresel Strateji Uyarlaması ve Gümrük Tarife Savaşlarının Genel Tasarımı: ABD Tarife Savaşlarının Ekonomi Politik Bir Analizi” [美国全球战略调整与其关税战的整体构想——美国关税战的政治经济学分析], New Economy [新经济], Sayı 6, 2025.
[3] “Remarks by National Security Advisor Jake Sullivan on Renewing American Economic Leadership at the Brookings Institution,” The White House, https://bidenwhitehouse.archives.gov/briefing-room/speeches-remarks/2023/04/27/remarks-by-national-security-advisor-jake-sullivan-on-renewing-american-economic-leadership-at-the-brookings-institution/.
[4] A.g.k.
[5] “Secretary Michael R. Pompeo Remarks at the Richard Nixon Presidential Library and Museum: ‘Communist China and the Free World’s Future’,” U.S. Department of State, https://2017-2021-translations.state.gov/2020/07/23/secretary-michael-r-pompeo-remarks-at-the-richard-nixon-presidential-library-and-museum-communist-china-and-the-free-worlds-future/.
[6] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Popüler Bir Deneme) (Ocak–Haziran 1916), Lenin Seçme Eserler, Cilt 2, Pekin: Halk Yayınevi, 2012 baskısı, s. 578–579.
[7] A.g.e., s. 665.
[8] Ruy Mauro Marini, “Brazilian Subimperialism,” Monthly Review, 23(9), 1972.
[9] Rodrigo Luiz Medeiros da Silva, “Brazilian Subimperialism? Empirical Evidence against Ruy Mauro Marini’s Explanatory Scheme,” Latin American Perspectives, 49(2), 2022.
[10] Patrick Bond, “BRICS Banking and the Debate over Sub-imperialism,” Third World Quarterly, 37(4), 2016.
[11] John J. Mearsheimer, “The Inevitable Rivalry: America, China, and the Tragedy of Great-Power Politics,” Foreign Affairs, 100(6), 2021.
[12] Graham Allison, Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?, New York: Houghton Mifflin Harcourt Publishing Company, 2017.
[13] Ho-fung Hung, “America’s Head Servant? The PRC’s Dilemma in the Global Crisis,” New Left Review, 60, 2009.
[14] Minqi Li, “China: Imperialism or Semi-Periphery?”, Monthly Review, 73(3), 2021.
[15] Giovanni Arrighi, Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-first Century, New York: Verso, 2007.
[16] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Seçme Eserler, Cilt 2, s. 628.
[17] Bu çalışmadaki Çin verileri yalnızca Çin Ana Karasını kapsamaktadır.
[18] Somut olarak, kişi başına düşen Gayrisafi Milli Gelir (GNI) ile kişi başına düşen GSYİH arasındaki fark, yurt dışından gelen net faktör gelirini temsil eder. Bu fark özünde yerli üretim faktörlerinin yurt dışından gelir elde etme kabiliyeti ile yabancı üretim faktörlerinin yerli ekonomiden pay alma kabiliyeti arasındaki farktır ve uluslararası faktör getirilerindeki eşitsiz gelişimi yansıtır. Bkz. Zheng Jianghuai vd., “Büyük Bir Gelişmekte Olan Ülke Olarak Çin’in Karşılaştığı Yeni Sınamalar ve Yeni Çıkış Yolları: Kişi Başına GNI Odaklı Bir İktisadi Kalkınma Perspektifi” [中国作为发展中大国的新挑战与新路径——人均GNI偏向的经济发展视角], Journal of Beijing Jiaotong University (Social Sciences Edition) [北京交通大学学报(社会科学版)], Sayı 1, 2025.
[19] Ekolojik kaynakların eşitsiz mübadelesine dair tartışmalar için bkz. Jason Hickel vd., “Emperialist El Koyma Appropriation in the World Economy: Drain from the Global South Through Unequal Exchange, 1990-2015,” Global Environmental Change, 73, 2022.
[20] Hesaplama yöntemi için bkz. Li Minqi, China and the 21st Century Crisis, Londra: Pluto Press, 2016, s. 200–202. Sayfa kısıtı sebebiyle emek ticaret hadleri ve net emek transferi formülleri metne dercedilmemiştir.
[21] Li Minqi’nin bulguları da ABD’nin 2000’lerin ilk on yılının sonlarında net emek sömürüsünde gerileme yaşadığını teyit etmektedir: Li Minqi, China and the 21st Century Crisis.
[22] Andrea Ricci, Uluslararası Ticarette Değer ve Eşitsiz Mübadele: Küresel Kapitalist Sömürünün Coğrafyası, Value and Unequal Exchange in International Trade: The Geography of Global Capitalist Exploitation, New York: Routledge, 2021, s. 201.
