Sovyetler Birliği: Bir Zamanlar Dünyayı titreten süper gücün ihtişamı ve çöküşü; Dağılmasının Başlıca 3 Temel Nedeni, İdeolojinin Önemi
Mayıs 2022
Yuri Melinov, Çin Sosyal Bilimler Akademisi, Tarih Enstitüsü, Şangay

Sovyetler Birliği—tam adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği—20. yüzyılın en etkili ve güçlü ülkelerinden biriydi. Bir zamanlar siyaset, ekonomi, ordu, bilim ve teknoloji ile kültür gibi pek çok alanda hayranlık uyandıran bir güç sergilemiş; Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte Soğuk Savaş düzenini şekillendirmiş; dünya proletarya hareketine örnek olmuş ve dünya proletarya hareketine destek sağlamıştı. Ancak bir zamanlar böylesine görkemli olan bu sosyalist ülke, 1991 yılında dağıldı. Peki, nasıl yükseldi? Ve nasıl çöktü?
Bugün, Sovyetler Birliği’nin kudretine ve çöküşüne birlikte göz atalım.
Sovyetler Birliği’nin Yükselişi: Sanayileşme ve Faşizme Karşı Mücadele
Sovyetler Birliği’nin yükselişi esas olarak iki nedene dayanıyordu: Birincisi, Rus İmparatorluğu’ndan miras kalan geniş topraklar, miras kalan nüfus ve kaynaklardı; ikincisi ise başarılı bir sanayileşme ve kentleşme süreciydi. Sovyetler Birliği 1922 yılında kuruldu ve birkaç cumhuriyetten oluşuyordu. Toprak büyüklüğü açısından dünyanın en büyük ülkesiydi. 22 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahipti; bu, Amerika Birleşik Devletleri ile Batı Avrupa’nın toplam yüzölçümünün iki katından fazlaydı. Bu, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir stratejik derinlik sağlamıştı. Yaklaşık 200 milyonluk bir nüfusu vardı ve bu nüfusun önemli bir bölümü eğitimli veya mesleki yetkinliğe sahipti. Ayrıca petrol, doğalgaz, kömür, demir cevheri gibi zengin doğal kaynaklara sahipti.
Sovyetler Birliği ilk kurulduğunda hafif sanayi teknolojisi yetersizdi ve ağır sanayi sektörü yok denecek kadar küçüktü. Bu nedenle ülkenin ekonomisi oldukça kötü durumdaydı ve teknolojik olarak tamamen yabancı ülkelere bağımlıydı. Ancak Sovyet liderleri çok akıllıca kararlar aldılar. Lenin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin en üst düzey lideri olan Stalin, tüm ülkeyi seferber ederek ağır sanayi sistemini geliştirmeye ve tarımda kolektifleştirmeyi uygulamaya yönelik son derece cesur bir karar aldı. Bu karar, takip eden on yıllarda Sovyet ekonomisinin gelişiminde son derece isabetli olduğu kanıtlandı.
Bu iddia boş bir varsayım değil, verilerle desteklenmektedir. 1913 yılında Çarlık Rusyası’nın dünya sanayi üretimindeki payı yalnızca %4’tü. Sovyetler Birliği 1929 yılında sanayi gelişimine yoğun yatırım yapmaya başladı ve 1939 yılına gelindiğinde dünya sanayi üretimindeki payı %10’a ulaştı. Sovyet sanayisi ağırlıklı olarak ağır sanayiye dayanıyordu, ancak diğer sektörler de oldukça gelişmişti. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin sanayi seviyesi Avrupa’da birinci, dünyada ise ikinci sıraya yükseldi.
Elektrik enerjisi sektöründe başarılar kazandı ve dünyada ilk atom santralini kuran ülke Sovyetler Birliği oldu. Yakıt sektöründe, kanıtlanmış doğalgaz rezervleri, petrol üretimi ile kömür üretimi ve rezervleri bakımından Sovyetler Birliği dünyada birinci sıradaydı. 1980 yılında Sovyetler Birliği 435,2 milyar metreküp doğalgaz üretti. Bu üretim seviyeleriyle bugün bile çok az ülke Sovyetler Birliği’ni geçebilmektedir.
Metalürji sanayisinde, Sovyetler Birliği 1975’ten itibaren dünyanın en büyük çelik üreticisi oldu. Kimya ve petrokimya sanayisinde ise, Sovyet kimya sanayisi toplam değer açısından yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin gerisindeydi. 1972 yılından itibaren Sovyetler Birliği dünya çapında en büyük gübre üreticisi oldu. Gıda sanayisinde de oldukça güçlüydü: Dünyanın en büyük şeker pancarı üreticisi, ikinci en büyük konserve üreticisi ve balıkçılık alanında büyük kapitalist ülkeleri geride bırakmıştı.
On yıllar boyunca biriken birçok veri, Sovyetler Birliği’nin ekonomik büyüme hızının dünya birincisi olduğunu göstermektedir. Eğer II. Dünya Savaşı Sovyetler’e büyük kayıplar vermemiş olsaydı, Sovyetler Birliği dünyanın en güçlü ülkesi olabilirdi. Sovyet ulusal ekonomi istatistikleri yıllığına göre, eğer savaş yaşanmasaydı, 1970 yılında Sovyetler’in ulusal geliri ABD’nin %104’ü olacaktı; 1990 yılında ise Sovyetler’in toplam ulusal gücü ABD’yi geride bırakacaktı.
Ekonomik gücünün yanı sıra, Sovyetler Birliği’nin askeri gücü de dünyayı hayrete düşürmüştü.
Sovyetler Birliği faşizme karşı savaşta 20 milyondan fazla askeri seferber etti. Çünkü Sovyet-Alman Savaşı, o dönemde faşizme karşı savaşın en trajik ve en kritik cephesiydi. Sovyet Kızıl Ordusu tarif edilemez zorluklar yaşadı. Sonunda, Sovyetler’i ve dünya adaletini kanlarıyla savundular. II. Dünya Savaşı’nda on milyonlarca Kızıl Ordu askeri kahramanca şehit oldu. Savaş sonrasında da Sovyetler’in büyük konvansiyonel askeri birlikleri vardı.
1978 yılında bu sayı 4 milyonu aşmıştı. 2023 yılı itibariyle dünya askeri güç sıralamasının ilk üçünde yer alan ülkeler olan Çin’in toplam asker sayısı 2,3 milyon, ABD’nin 1,45 milyon, Hindistan’ın ise 1,33 milyondu. Bu durum Sovyetler’in o dönemki askeri gücünün bugün hiçbir ülkeyle kıyaslanamayacak düzeyde olduğunu göstermektedir.
1968 ile 1978 yılları arasında Sovyet nükleer füze sayısında önemli bir artış yaşandı ve 1978 yılında bu sayı Amerika’yı bile geçti. Genel savaşlarda nükleer silahlar kullanılamasa da, savaş alanında doğrudan kullanılan konvansiyonel silahlarda Sovyetler Birliği rakipsizdi.
Tank sayısı bakımından Sovyetler Birliği 1968 ile 1978 yılları arasında tank sayısını 30.000’in üzerindeyken 50.000’e çıkardı. Bu sayı, 2021 yılında dünyada en fazla tank sayısına sahip olan Putin Rusyası’nın bile on binlerce önündeydi. Uçak sayısına bakıldığında, 2021 dünya askeri uçak sıralamasında birinci olan ABD’nin 13.246 uçağı varken, Sovyetler Birliği 1978 yılında yaklaşık 8.000 askeri uçağa sahipti. Güçlü askeri kapasitesi ve sayısız silah-teçhizatı ile Sovyetler Birliği, o dönemde dünyanın en büyük askeri gücüydü.
Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Reformlar ve Dağılma
Sovyetler Birliği’nin çöküşü üç ana nedene dayanıyordu: Birincisi Soğuk Savaş’taki başarısızlık, ikincisi planlı ekonominin iflası ve üçüncüsü ideolojik çöküş.
Sovyetler Birliği Soğuk Savaş’ta başarısız oldu çünkü Amerika ve Batılı ülkelerin gerisinde kaldı. Uzun süreli, çok boyutlu ve küresel ölçekte süren bir mücadelede, zayıf olan bir tarafın tesadüfen zafer kazanma olasılığı yok denecek kadar azdır.
Askeri alanda ABD ile başa baş olan Sovyetler, ekonomi, teknoloji ve kültür alanlarında ciddi şekilde ABD’nin gerisindeydi. ABD daha güçlü bir yenilik kapasitesine, daha esnek bir Pazar yapısına ve daha açık bir topluma sahipti; Amerika sürekli yeni sektörler ve ürünler geliştirebiliyordu. Sovyetler ise durağanlık ve katılığa saplanmıştı. ABD aynı zamanda daha güçlü kültürel etkiye sahipti ve değerlerini, yaşam tarzını medya, sinema ve müzik yoluyla dünyaya yayabiliyordu. Sovyetler ise bu tür bir çekicilikten ve etki gücünden yoksundu. Bu nedenle Soğuk Savaş boyunca Sovyetler sürekli pasif ve dezavantajlı konumda kaldı ve sonunda ABD ile rekabet edemedi.
Planlı ekonomi ise Pazar değişimlerine ve tüketici taleplerine ayak uyduramadığı için başarısız oldu.
Stalin döneminde planlı ekonomi sayesinde elde edilen hızlı sanayileşme esasen sermayenin (o günlerde sermaye yerine fon sözcüğü kullanılıyordu) ve iş gücünün ağır sanayiye yoğunlaştırılmasıyla elde edilmişti. Bu yöntemle kısa sürede ölçek büyümesi sağlanmış ve sosyalist Sovyetler Batı’yı yakalamış, hatta aşmıştı.
Ancak bu modelin iki temel kusuru vardı: Birincisi, televizyon, hesap makinesi, buzdolabı gibi karmaşık tüketim malları alanında, azami kâr peşinde koşan kapitalist özel işletmelere kıyasla, Sovyet planlı ekonomisindeki devlet işletmeleri bu ürünlerde sürekli gelişim sağlayamıyor; kalite, işlev ve maliyet açısından batıdaki ürünlerle rekabet edemiyordu. Örneğin cep telefonu ya da otomobil üretiminde, Sovyet ürünleri ABD ve Japonya ürünlerine kıyasla daha pahalı, daha işlevsiz ve daha az estetikti.
İkincisi, planlı ekonomi Batı’nın mevcut ağır sanayi seviyesiyle rekabet ederken başarılı olabilmişti; fakat planlı ekonomi Batı’nın yükselen elektronik endüstrisi karşısında ciddi dezavantajlara sahipti.
Yükselen yeni endüstriler genellikle yönsüzdü ve Sovyet planlama organları bu alanlarda yön belirlemekte zorlanıyordu. Ayrıca Batıda öne çıkan elektronik sanayisinde üretim süreçlerinin güncellenme döngüsü ağır sanayiye göre çok daha hızlıydı ve Sovyet planlı ekonomisinin işletmeleri elektronik sanayisindeki bu değişimlere uyum sağlayamıyordu.
1970’lerin sonlarından itibaren, Sovyetler kaliteli tüketim malları üretememesi ve yeni gelişen endüstrilerin kök salamaması nedeniyle canlılığını yitirdi. Tahminlere göre, 1980’de Sovyetler’in kişi başına düşen milli gelir 3.500 dolar iken ABD’ninki 12.000 dolardı. 1990’a gelindiğinde Sovyetler’in kişi başına milli geliri 3.300 dolara düşmüştü ve ekonomi 10 yıl içinde neredeyse tamamen durma noktasına gelmişti. ABD ekonomisi ise Elektronik gibi yeni endüstrilerin itici gücüyle sıçrama yaşamış ve kişi başına milli geliri 25.000 dolara ulaşmıştı.
Sovyet ideolojisi çöktü çünkü onun ideolojisi insanların mutluluk ve özgürlük talebini karşılayamıyordu.
Siyasi sistem merkeziyetçi ve otoriterdi; demokrasi ve hukuk devleti yoktu. Ekonomik sistem eşitlikçi ama kısıtlayıcıydı; ekonomi pazar ve rekabet barındırmıyordu. Kültürel sistem kapalı ve katıydı; kültür sektörü çeşitlilik ve açıklık içermiyordu. Bu tür bir sosyalist sistem insanların temel yaşam standartlarını ve toplumsal istikrarı belli ölçüde sağlayabiliyordu; ancak yaratıcılığı ve mutluluğu teşvik edemiyordu.
İnsanlar yaşamlarının Batı’daki kadar iyi olmadığını gördüğünde değişim arzusu kaçınılmaz hale geliyordu. Uzun süre kapalı kalan Sovyetler’in birdenbire açılması, sistemin savunucusu olan insanları bile çaresiz bıraktı. Ayrıca halkın düşünce özgürlüğü uzun süre baskılandığı için, birçok kişi sadece radikal siyasi değişikliklerle ve askeri harcamaların azaltılmasıyla Sovyet halkının kısa sürede Batı Avrupa ve ABD’deki gibi yaşayacağını sanmıştı.
Peki, böyle bir ortamda Sovyetler Birliği’ni kim savunacaktı?
Örneğin, o dönemde Sovyet yazarları genellikle liberal reformları destekliyordu çünkü Avrupa ve ABD’deki yazarların milyonlarca dolar kazandığını, daha özgür yazabildiklerini görmüşlerdi. Sovyet edebiyatçıları/yazarları, Sovyetler çökerse gelirlerinin ve statülerinin artacağını sanıyorlardı. Ancak gerçek şu ki, daha sonra bu ciddi edebiyatçılar/yazarlar eğlence ve popüler edebiyat yazarları karşısında yenilgiye uğradı. O dönemin üst düzey siyasi liderleri –Gorbaçov ve Yeltsin– reformcuydu; dolayısıyla sistemi koruyacak resmi bir güç kalmamıştı. Bu durumu bir gazetecinin Arap Baharı sonrasında bir Libyalıya sorduğu şu söz özetliyordu: “Kaddafi’yi devirdikten sonra Dubai olacağımızı sandık, meğer Somali olmuşuz.”
Sovyetler Birliği’nin görkemi ve çöküşü bizlere birçok ilham ve ders sunmaktadır. Sovyetler’i basitçe yüceltmek ya da toptan reddetmek yerine, tarihi bir perspektiften başarılarını ve sorunlarını nesnel şekilde analiz etmeli, deneyimlerinden ve hatalarından ders çıkarmalıyız. Bu dersler, bugünkü sosyalist inşa çalışmaları için yol gösterici ve uyarıcı olmalıdır. Sovyetler Birliği bir zamanlar dünyayı titreten bir süper güçtü. Sanayileşme ve faşizme karşı mücadelede büyük başarılar elde etti, ancak Soğuk Savaş ve reform süreçlerinde başarısızlığa uğrayarak sonunda dağıldı. Sovyetler’in görkemi ve çöküşü, bizlere derin dersler ve önemli ilhamlar bırakmıştır.
