Devlet Üzerine Reformist-Ahlaki Hayaller Yayılmamalı
Ferdi Bekir
Aralık 2025
Bir sosyalist partinin önemli bir belgesinde birbirini izleyen şu iki ifade kullanılmış: “Ülkemizde açıkça bir devlet krizi yaşanmaktadır… devlet mekanizması asli olarak egemen sınıfın çıkarına işlese de -devlet- en azından meşruiyet kaygılarıyla, üzerinde inşa edildiği toplumun ortak çıkarını sağlamakla yükümlü olmalıdır”.
İkinci ifade: Oysa bugün devlet halkın egemenliği yerine yeni bir rejimin aygıtı olarak şekilleniyor, -devlet-yurttaşlara hizmet etmek yerine yurttaşların siyasi faaliyetlerinden, söz ve eylemlerinden suç icat etmeye odaklanmaktadır”.
Eleştiriye ikinci ifadeden başlayalım: Bir Marksist sosyaliste göre kapitalist bir demokraside devletle ilgili “halkın egemenliği” söylemi burjuva ideolojik bir kurgudan başka bir şey değildir. Gerçekte ise halkın egemenliği, halkın siyasi ve örgütsel mücadele kapasitesi ile belirlenir. Kapitalist devlet daima hakim burjuvazinin sınıf hakimiyetinin bir aracıdır. Bugün kapitalist temsili demokrasilerin “halkın egemenliği” olduğu söylemi temel bir mit olarak pompalanmaya devam etmektedir, fakat gerçek tamamen farklıdır ve devletin “yurttaşlara hizmet” işlevi sınıf hakimiyetini sürdürme amacına tabi kılınan taktik bir taviz olarak görülebilir. Bir Marksist sosyalist rahatlıkla şunu söyleyebilir: “Devlet aygıtı, egemen sınıfın hakimiyetinin bir aracıdır. Bu hakimiyeti sürdürmek ve sermaye birikiminin uzun vadeli koşullarını sağlamak için, devlet çeşitli toplumsal meseleleri çözmek, yönetmek ve işçi sınıfına taktiksel tavizler vermek zorunda kalır. Genellikle ideolojik kurgular yoluyla “toplumun ortak çıkarına” hizmet ettiği şeklinde sunulan bu devlet eylemleri, temelde işçilerin ve halkın direnişini dağıtmayı, boyun eğdirme için rıza üretmeyi ve mevcut üretim ilişkilerini sürdürmeyi amaçlar.”
Çünkü klasik Marksizme göre: “Devlet tarafsız bir hakem değil, “egemen sınıfın yürütme komitesidir”. Devlet, sınıflı toplumun uzlaşmaz çelişkileri içinde ortaya çıkar ve bu çelişkiler tarafından şekillenir. Devletin temel işlevi, egemen sınıfı örgütlemek, alt sınıfları bastırmak ve burjuvazinin işlerini bir bütün olarak yönetmektir”. (Marx)
Şimdi birinci ifadeyi “devlet krizi” tanımını tartışalım: devlet mekanizması…. en azından meşruiyet kaygılarıyla hareket ederek, üzerinde inşa edildiği toplumun ortak çıkarını sağlamakla yükümlü olmalıdır”. “Toplumun ortak çıkarı” söyleminin bir ideolojik yanıltmaca olduğunu daha önce söyledik. Marksist sosyalistler için, sınıf bölünmelerinin olduğu bir toplumda tarafsız bir “ortak çıkar” veya “genel irade” yoktur. “Ortak çıkar” (kamu düzeni, altyapı, yasalar) olarak sunulan şey, gerçekte kapitalistlerin ortak yararlarıdır. Yolların inşa edilmesi, halk sağlığının sağlanması ve eğitimin gerçekleştirilmesi, üretken bir işgücünün sürdürülmesi, ekonomideki alışverişlerin kolaylaştırılması ve toplumsal çöküşün önlenmesi için gereklidir; bu “ortak çıkarların” tümü, nihai olarak kapitalist üretim tarzının uzun vadeli istikrarına hizmet eder.
Althusser bu olguyu şöyle teorize eder ve bizi uyarır: “devlet kendisini sadece şiddet aygıtlarıyla ayakta tutmaz; ideolojik devlet aygıtlarına da başvurur: ideolojik devlet aygıtları devletin tarafsızlığına ve ortak çıkarların varlığına inanan bireyleri “vatandaşlar” olarak biçimlendirerek “meşruiyet” üretir. Devletin, meşruiyet sağlama gibi gerçek bir hedef ve endişeyle hareket etmez; ideolojik devlet aygıtları meşruiyeti sınıf egemenliğinin bir aracı olarak aktif olarak yaratırlar”. Bu durumda yukarıdaki ifadede geçen “devletin (kendisine meşruiyet sağlamak için) toplumun ortak çıkarını sağlamakla yükümlü olması” beklentisi idealist bir dilekten öteye anlam taşımıyor.
Yukarıdaki ifadeler neo-Marksist devlet teorisyeni Nicos Poulantzas’ın görüşleri ile de çelişmektedir: Poulantzas’a göre “yeni kapitalist devlet, kapitalist sınıfın herhangi bir bölmesinden “göreceli özerkliğe” sahip olma özelliği gösterir. Bu, “göreceli özerklik” devletin burjuvazinin uzun vadeli siyasi çıkarlarını bir bütün olarak organize etmesine olanak tanır. “Bu da bazen işçi sınıfını yatıştırmak, devrimi önlemek ve sorunsuz sermaye birikimini sağlamak için işçi sınıfına tavizler verilmesini gerektirir (örneğin, iş kanunlarında reformlar, sosyal yardımlar). İşçi sınıfına verilen bu tavizler “ortak çıkarlara” hizmet ettiği şeklinde yanlış anlaşılabilir, ancak bunların nesnel işlevi kapitalist sistemi ve dolayısıyla uzun vadede egemen sınıfın hakimiyetini korumaktır”.
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim: ifadeler eklektiktir; bir yandan Marksizmin sınıf egemenliği devleti teorisini savunurken, diğer yandan devletin davranışına ilişkin “meşruiyet sağlamak için ortak çıkarları güvence altına almak” gibi liberal-işlevselci bir mantık ekliyor ve Marksist devlet teorisini “yumuşatıyor”.
İfadeler liberal demokrasinin “ortak çıkarlar” söylemi ile uzlaşmakta ve “ortak çıkarları” hakim sınıf çıkarından ayrı bir şey olarak ele almaktadır. Devletin meşruiyet sağlama gibi bir “yükümlülük” duygusu içinde hareket ettiğini iddia etmektedir. Oysa devlet ve hakim sınıf ideolojik söylemleri kullanarak rıza ve boyun eğme sağlar ve devletin sunduğu herhangi bir toplumsal hizmet “toplumsal sözleşmeden” doğan bir yükümlülük değil, hesaplanmış bir kazanma/ayartma ve yatıştırma stratejisidir. İfadeler liberal demokrat anayasacılığın “toplumsal sözleşme” görüşünden etkilenmiş görünüyor: Yani aşağı yukarı şöyle düşünülüyor, Türkiye’de devlet artık “toplumsal sözleşmeyi” ihlal etmiş ve artık halkın egemenliğini temsil eden bir araç olmaktan çıkmıştır ve bu da bir “devlet ve meşruiyet krizine” yol açmaktadır.
Marksist sosyalistler olarak şu noktalarda net olmalıyız: burjuva devlet açısından meşruiyet öncelikli bir kaygı değildir. Marksizme göre devlet meşruiyet çıkmazına girdiğinde devlet nihai olarak mevcut mülkiyet ilişkilerini korumak için elinde tuttuğu şiddet tekeline başvurur. Toplumsal refah sağlayan çeşitli devlet hizmetleri ve hukukun üstünlüğü, burjuva sınıf egemenliği ile çelişmez; aksine, bunlar bugünkü kapitalizmde sınıf egemenliğinin ön koşullarını oluştururlar. Engels’in sözleri ile bitirelim “Politik hakimiyet (iktidar)…belirli bir toplumsal işlevin performansı üzerinde yükselir; ve politik hakimiyet—ancak ve ancak– bu toplumsal işlevi yerine getirdiği süre boyunca ayakta kalabilir.”
