THKP-C Lideri Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim Adlı Eserindeki Tezler Üzerine Kemal Okur ile Söyleşi

Kesintisiz Devrim: “Türkiye Sömürgedir ve Emperyalizmin İşgali Altındadır”

THKP-C lideri Mahir Çayan’ın “Kesintisiz Devrim I-II-III” adlı eserindeki tezleri hala ilgi görüyor, bugün onun görüşlerine katı bir biçimde sahip çıkarak mücadele eden örgütler dahi bulunuyor. Fakat THKP-C geleneğine yüksek değer biçen– ve bugün var olan birçok takipçi örgüt bu eserlerdeki görüşleri şu veya bu biçimde gözden geçirmiş, ilaveler veya düzeltmeler yapmıştır. Mahir Çayan’ın ve örgütünün başlattığı bu geleneği Latin Amerika ve Küba’daki sosyalist mücadeleler geleneği ile bağlantılandıran görüşler de var.  “Kesintisiz Devrim I-II-III” de hayranlık uyandıran bir düzenli yazım  tarzı ve üslup kullanılmış ve bu da okuyucuları derinden etkilemiştir. Eserin en önemli eksiği klasik Marksist eserlerden yapılan alıntıların hangi kitap ve makalelerden alındığının yazılmamasıdır. Bu zaman darlığından olabilir. Aslında bir çalışma ile eserdeki bu eksiklik giderilmelidir.

Bu eserde savunulan tezlerin ve kavramların birçoğu Mahir Çayan ve arkadaşlarının daha önceki yazılarında görmediğimiz yeni tezler ve kavramlardır.  Bkz. “Kesintisiz Devrim”  http://anadolusanat.org/kc/eris/kesin23.html

Soru: “Kesintisiz Devrim I-II-III” tezleri hakkında genel olarak ne söylersiniz?

Kemal Okur: Hala ciddi değerlendirmeyi hak eden bir eser ve farklı görüşleri sentezleme çabası. Benim de sosyalist akımda ilk tanıştığım görüşler bunlardı. 1974 yılında bu eseri teksirle çoğaltıp Ankara’da onlarca sosyalist gence okutmuştuk.  Maalesef Mahir Çayan yoldaşı erken yaşta Marx ve Lenin’in yanına yolladık. Bu nedenle kendisi başlangıç niteliğindeki bir açıklama olan bu yeni tezleri derinleştirme fırsatı bulamadı.

“Kesintisiz Devrim I-II-III”  hemen giriş bölümünde THKP-C’nin Marksizm-Leninizm’i yol gösterici ideoloji olarak benimsediğini, araştırma ve incelemede diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizmi uygulayacağını ilan etmiştir.

Türkiye adım adım emperyalizmin sömürgesi haline geldi

Bu eserde ilk kez Türkiye’nin emperyalizmin sömürgesi olduğu ve Türkiye’nin emperyalizmin işgali altında olduğu teorik değerlendirmesi yapılmış, bu hakikatin gizlendiğini ve bu hakikatin devrimci savaşla kitlelere kavratılması gerektiği vurgulanmıştır. Emperyalist boyunduruk ve işgalin ülke içindeki dayanağı işbirlikçi tekelci büyük burjuvazidir. Bu durumda emperyalist işgal ve işbirlikçi tekelci büyük burjuvazinin diktatörlüğü devrimci savaşın birbirinden ayrılmaz iki en önemli hedefleridir. Aslında bu görüş ince bir farklılıkla bizim de bugün savunduğumuz görüştür.

Mahir Çayan bu eserde Ulusal Kurtuluş savaşının zaferi ve sonrası dönemi burjuva-demokratik içeriğe sahip olan bir Milli Demokratik Devrim olarak değerlendirir, fakat Milli Demokratik Devrim dolayısıyla burjuva demokratik devrim yarı yolda kalmıştır. Mahir birçok yazısında TİP’in “burjuva demokratik devrim temel olarak tamamlanmıştır” görüşünü eleştirmişti.

Kemalist Aydın Çevre

Kesintisiz’de “Kemalist Aydın Çevre” gelecekteki devrimin doğrudan müttefiki olarak tanımlanmıştır. Kemalist Aydın Çevre’nin Türkiye tarihinde rolü büyüktür. Kurtuluş savaşında ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devlet sisteminde bu sınıf belirleyici olmuştur. 

Türkiye’nin Milli Demokratik Devrimi’ne (1929-23)  “devrimci-milliyetçiler yani Kemalistler önderlik etmiştir”.  Kemalistlerin kuruluşuna önderlik ettiği yeni devlet küçük-burjuvazinin ve burjuvazinin bütün fraksiyonlarının ortak devletidir. Bu devletin kumandası Kemalistlerin (devrimci-milliyetçilerin) elindedir. Kemalistler küçük burjuva sınıfına mensuptur fakat “Kemalistler küçük burjuva sınıfının en devrimci, en sol” kesimini oluştururlar. Devrimden sonra devletin liderlik konumundaki birtakım insanlar yeni oluşan bürokrat-burjuvazi sınıfının mensupları haline gelmişlerdir.

Aynı dönemde burjuvazi içinde reformist bir kanat vardır, reformist-burjuvazi ile bürokrat-burjuvazi işbirliği içinde tekelleşmeye doğru giderler. (Kesintisiz) Reformist burjuvazi içinden bir kesim sivrilmiş ve tekelleşmiştir. Bürokrat burjuvazi de bir dönüşüm geçirir—-ticaret burjuvazisi ve emperyalist tekellerle ittifak kurarak— işbirlikçi tekelci burjuvazi haline gelir. Bu tekelleşme sürecinde ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin oluşumunda İş Bankası grubu kilit bir rol oynamıştır.

Mahir Çayan Ordu ve Bürokrasiyi aşağı yukarı bir siyasi parti gibi değerlendirir, ordunun Osmanlı’dan itibaren oluşan köklü bir küçük-burjuva devrimci geleneği vardır. Ordu devrimci milliyetçi tutumu benimseyen küçük burjuva Kemalistlerin önderliği altında olmuştur. Bürokrasi içinde de Kemalistler güçlüydü.

ABD emperyalizmi, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve diğer hâkim sınıfların ittifakından oluşan Oligarşi 1963’ten itibaren devlet, ordu ve bürokrasi içinde etkilerini arttırdılar, devlet içinde Kemalistler ile Oligarşi arasındaki eski denge Oligarşi lehine bozulmaya başladı. 12 Mart askeri darbesi ile Oligarşi devlet, ordu ve bürokrasi üzerinde tam hakimiyetini kurmuştur.

Anti-emperyalist ve Anti-oligarşik Devrim

“Kesintisiz Devrim I-II-III” artık Türkiye ve dünyanın yeni bir dönem içinde olduğunu dolayısıyla sosyalizme giden devrim sürecinde ilk adımınanti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim olduğunu savunur. Kesintisiz Devrim I-II-III “anti-emperyalist ve anti-oligarşik” devrim kavramının, “kavram olarak Milli Demokratik Devrim görüşünden pek farklı olmadığını” ancak daha geniş bir içeriğe ve niteliğe sahip olduğunu belirtmektedir”.

Mahir Çayan’in incelediği Üçüncü Bunalım Dönemi gelişkin Batı kapitalizmindeki Keynesçi dönemi kastediyor. Oysa 1970lerin ortalarından itibaren Batı kapitalizminde Keynesçi dönem kapandı ve neoliberal ekonomik döneme geçildi. Bu değişim Batılı kapitalist toplumlarda olduğu gibi Batılı güçlerin etkisi altındaki kapitalist yola girmiş olan gelişmekte olan ülkelerin toplumlarında önemli yapısal değişimler ortaya çıkardı.

Soru: Mahir Çayan’ın Kesintisiz’deki tezleri üzerinde Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı’nın etkisi ne düzeydedir?

Kemal Okur: Güzel bir soru. Mahir Çayan büyük bir olasılıkla Hikmet Kıvılcımlı’nın çok önemli bir broşürü olan “Halk Savaşının Planları” Devrim Zorlaması Demokratik Devrim Zortlaması” broşürünü okumuştu.  Bence Kesintisiz’deki tezler Mihri Belli’nin  Milli Demokratik Devrim ve Hikmet Kıvılcımlı’nın bu broşüründeki tezlerini bir sentezleme çabasıdır.  Kesintisiz’de Mihri Belli’nin  “Milli Demokratik Devrim” görüşünden Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşlerine doğru belirgin bir kayma vardır. Hikmet Kıvılcımlı Türkiye’de 1925 yılında hakim sınıfların en kodamanlarının dahil olduğu bir finans kapital zümresinin oluştuğunu ve devlet iktidarının bu zümrenin eline geçtiğini savunur. Bu Türkiye’nin bir özgünlüğüdür. Kıvılcımlı şöyle yazar: “Türkiye, Modern Kapitalizmin gelişen Serbest Rekabetli az çok gürbüz yüzünü göremeden, 1935 yılında yazdığımız gibi “Geberen Kapitalizm” adıyla yayınladıkları, çürüyen, kokmuş, çözülüp dağılan yatalak Tekelci Sermaye zılgıtı altına sokulmuştu. …. “Türkiye Ekonomisi ve Politikası 1925’ten beri Şirketlerin (Finans-Kapitalin) tekeline teslim edildi. Kırk bin Traktör, yüz bin Otomobil, Benzin istasyonları Türkiye’nin Amerikan Mandalığına geçiş merasimi oldu. Karşıdevrim: daha 1930’larda Milletler Cemiyeti’ne girişle başarı kazandı”.

Bugünkü Oligarşi 1950’lerde Oluştu

Kesintisiz ise bu yıllarda adım adım işbirlikçi tekelci burjuvazinin oluştuğunu ve 1950’lerde ABD emperyalistlerinin de içinde olduğu, içinde işbirlikçi tekelci burjuvazinin de güçlü bir konuma sahip olduğu ve diğer hakim sınıfların hep birlikte oluşturdukları bir oligarşi’den söz eder. Kesintisiz’e göre devlet daha önce Kemalistlerin kumandası altında iken, oligarşinin devlet üzerindeki etkisi adım adım artar ve 1971 askeri darbesiyle birlikte devlet tümüyle oligarşinin eline geçer. Kesintisiz işçi sınıfının “ideolojik” önderliğini savunur, bu görüş Hikmet Kıvılcımlı’nın devrimde işçi sınıfının önderliği zorunludur, görüşüne çok yakındır. MDD görüşünde ise devrimde önderlik sorununun koyuluşu muğlak sayılabilir. Mahir’in 1950’lerden itibaren emperyalizm içsel olgu haline gelmiştir görüşü ile Kıvılcımlı’nın “bugün emperyalizmin iç baskısı dış baskısından ayırt edilemeyecek düzeydedir” görüşüne çok yakındır.

Soru: Kesintisiz’de Milli Burjuvazi Görüşü var mı?

Kemal Okur: Kesintisiz bu soruya Che Guevera’dan yaptığı bir alıntı ile yanıt verir. “Bugün için, tayin edici unsur, emperyalizm ve milli burjuvazi cephesindeki kaynaşmadır”. Kesintisiz sadece küçük burjuvazinin sağ kanadını devrimin dolaylı müttefiki olarak görür. Başka bir burjuva sınıfından söz etmez.

Soru: Mahir’in yazısında sürekli olarak sömürgelerden bahsediliyor.  Fakat Türkiye ve Çin gibi Latin Amerika gibi bölgelerdeki yarı-sömürge toplumsal yapıya sahip olan ülkelerden söz edilmiyor.

Bu soru yerinde bir soru, Mahir Çayan’da sömürge vurgusu ağır basıyor. Göreceli sömürge kavramına dahi karşı çıkılıyor: “Sözde “sosyalist” tahlillere göre, Türkiye öteki sömürge ülkeler gibi değildir. Hatta bazılarına göre, işgal nispidir. Kimileri bu yanlış değerlendirmeden sosyalist devrim stratejileri çıkartıyor…” (Kesintisiz)

Bir açıdan Mahir Çayan için yarı-sömürgeler çağı geride kalmış gibi bir yaklaşıma sahip olduğunu söyleyebilirim. Mahir Çayan Türkiye’nin savaş sonrası kurulacak olan Batı ittifakına dahil olma sürecini, sömürge haline gelme süreci olarak tanımlar: “Marshall, Truman yardımları paravanası altında, Amerikan emperyalizmi ülkeye iyice girmiş ve yabancı sermayeye geniş imtiyazlar sağlanmıştır. (Ülkenin sömürgeleşme sürecinin başlaması).” (Kesintisiz)

Benim kanımca bu sömürgeleşme görüşü oldukça radikal bir söylemdir ve gerçeklerle uyuşmuyor.

Lenin’den yola çıkarsak Türkiye Çin ve İran gibi yarı-sömürge ülkelere kapitalizmin girişi ve sömürgeci emperyalist ülkelerin bu ülkelerdeki toplumsal formasyonları etkileme süreci 1839-1840’larda başlıyor. Yarı sömürge ülkelerin kısmi siyasi bağımsızlıkları var bu siyasi bağımsızlıkları sayesinde ekonomide kültürde ideolojide belirli ölçüde emperyalist kontrole karşı koruyucu tedbirler alabiliyorlar. Ve bu ülkelerin devletlerinin belirli bir siyasi özerklikleri hala var.

1839-1840’lardan itibaren bu ülkelerin toplumsal formasyonu pre-kepitalist üretim biçimleri ile belirlenen pre-kapitalist (en geniş anlamda) feodal bir toplumsal yapıdan yarı sömürge ve pre-kapitalist (en geniş anlamıyla yarı-sömürge ve yarı feodal ve küçük üretime dayalı doğal tarım ekonomisi) karma bir toplumsal formasyona geçtiler…

Lenin’in metinlerinde ve Modern Çin tarihinde ve Marksist toplumsal formasyon teorilerinde “yarı sömürge” terimi, özellikle emperyalist güçler tarafından siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel olarak kontrol edilip sömürülürken, biçimsel olarak bağımsızlığını veya kısmi özerkliğini koruyan bir toplumsal yapıyı ifade eder.

Bu kavram, Lenin’in emperyalizm ve sömürgecilik üzerine yazılarından (Çin, Türkiye ve İran’ı yarı sömürge olarak tanımlayan Lenin’in Emperyalizm kitabına bakınız) kaynaklanır ve daha sonra Çin’in ulusal koşulları ışığında Çin Komünist Partisi ve Çinli Marksist teorisyenler tarafından derinleştirmiş ve geliştirilmiştir.

Toplumsal Formasyon Teorisinde “Yarı Sömürge” Nitelik Nedir

“Yarı Sömürge” terimi, Marksist Toplumsal Formasyon Teorisinin bir uzantısıdır. Klasik Marksist metinler, özellikle Batı Avrupa ülkelerindeki toplumsal gelişme aşamalarını ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve komünist toplum (sosyalizm komünist toplumun birincil aşaması olarak) olarak ayırır. Fakat Asya, Afrika ve Latin Amerika bölgelerindeki Toplumsal Formasyonlar ve gelişimleri farklıdır.

Bu ülkelerin bazı bölgelerinde burjuva yönelimli sınıflar ve ekonomik sektörler oluştu  komprador ticaret ve finans burjuvazisi, feodal devlet işletmeciliği başlangıç düzeyinde küçük ve orta sanayi burjuvazisi ve burjuvalaşan iç ticaret burjuvazisi…

Türkiye’de bu mirası devralan Cumhuriyet hükümetleri bu sınıfların ekonomik faaliyetlerini devletin kumandası ve devletin yönlendirmesi altına alarak ve çeşitli sanayi ve maden sektörlerde devlet işletmeciliğini kullanarak güçlü bir işbirlikçi (dış tekelci kapitalizme bağımlı) işbirlikçi tekelci-bürokratik kapitalist ekonomik sektör oluşturdular.

Dış tekelci kapitalizmin Türkiye’de içselleşmesi ve yerelleşmesi: Emperyalizmin İçsel Olgu Haline Gelmesi

Soru: Emperyalizmin İçsel Olgu Haline Gelmesi görüşüne ne dersiniz?

Kemal Okur: Yukarıda ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin kapitalist ekonomik yayılma ile karşı karşıya kalması aslında 1880larden itibaren dış tekelci kapitalizmin Türkiye’de içselleşmesi ve yerelleşmesi süreci olarak görülebilir. Bu anlamda Mahir’in tartıştığı dış tekelci kapitalizmin (ki bu Batı ülkelerindeki emperyalizmin ekonomik temelidir) içsel olgu haline gelmesi veya yerelleşmesi olgusudur. Bu yerelleşme 1920lerden itibaren Türkiye’de hızla gelişmiştir.

Dış kapitalizmin böylece içselleşmesi ve Türk burjuva devrimi içerdeki işbirlikçi hakim siyasi güçlerin içte ve dışta özerklik ve etki alanını görece genişletmiştir… Dolayısıyla Mahir’in üçüncü bunalım dönemi dediği dönemde de (1950-1971) işbirlikçi hakim siyasi güçler emperyalist güçlerle genel olarak iyi ilişkiler içinde olmalarına karşın, belirli bir özerkliğe sahip olmuşlar  ve her zaman devletin kumanda tepesinde— bu işbirlikçi hakim sınıfların ekonomik olarak en güçlü kesimi–  askeri-sivil bürokrasi sınıfı (Marx-Engels Alman İdeolojisi) ile uzlaşma içinde—bulunmuştur. Dolayısıyla dış kapitalizmi temsil eden emperyalist siyasi ve askeri güçlerin devlet üzerindeki etkisi genellikle—doğrudan değil dolaylı bir etki— olmuştur. Bu ülkelerle işbirliğine inanan devlet ve hükümet yöneticileri, ordu üst kademeleri ve parti liderleri kendi temsil ettikleri sınıf çıkarları ile emperyalist ülkelerin çıkarlarını güç ve kapasiteleri ölçüsüne göre dengeleyen hükümet etme çizgileri izlemişlerdir. Sosyalist ülkelerle (1924-1974) ekonomik ve ticari işbirliği bu özerklik temelinde gelişebilmiştir.

Soru: Ülkenin özerkliğine birkaç örnek verebilir misin?

Kemal Okur: Ekonomide devlet kapitalizmiyolunun tercih edilmesi Kemalist hükümetin Alman Bismark yolundan etkilenmesinin sonucu olarak ülkedeki hakim siyasi gücün kendi tercihi idi. Sovyetler Birliği ile işbirliği de Kemalist hükümetin kendi tercihi idi, 1935 den itibaren Sovyetler Birliği ile arayı açan çizgi hükümetin kendi tercihi idi.

Türkiye’nin 2. Dünya savaşının dışında kalması ve daha sonra NATO ittifakına katılması, Faşist Almanya’nın rehin olarak Türkiye’ye verdikleri altınlara el koymaları, Menderes hükümetinin aldığı dış kredileri kendi tercih ettiği alanlara kaydırması, kredi veren ülkelerin ekonomik ve devalüasyon konularındaki tavsiyelerini göz ardı etmesi borç geri ödemelerinde erteleme ağırdan alma tutumlarına girmesi, Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı silahlı örgütlenmesini başlatması, İnönü’nün 1963’te silahlanma ve Kıbrıs meselelerinde Amerika ile anlamazlığa düşmesi; İnönü’nün yeni bir dünya kurulur, biz de yerimizi orada alırız demesi…)

Yarı-sömürge toplumsal yapı temel olarak korunmasına karşın, zamanla gelişen ve güçlenen işbirlikçi (dış tekelci kapitalizme bağımlı) tekelci-bürokratik kapitalist ekonomik sektör ülkenin siyasi bağımsızlığını da görece güçlendirmiş, Türkiye’deki hakim siyasi gücün siyasal, kültürel ve ideolojik yaşamı görece özerk bir biçimde şekillendirmesine olanak tanımıştır. 1930-1946 arasında hükümet “demokratik kampa” mensup olan İngiliz ve Fransız emperyalistleri ile sahip olduğu güçlü ticari-ekonomik-siyasi bağlar nedeniyle —- Faşist kamptaki İtalya ve Almanya ile çok güçlü ticari ve ekonomik bağlar geliştirmesine karşın, Türkiye hakim sınıfları Faşist rejime geçen diğer 22 ülke gibi bir faşist rejim tercihi yapmadılar.

Soru: İçsel Olgu–Dışsal Olgu Tartışması bugün hala yapılıyor, bu tartışmayı daha da açar mısınız?

Yarı-sömürge toplumlarda genellikle ülke içinde az ya da çok meşru bir hükümet, meşru bir siyasi rejim bulunur.  Bu hükümetin göreceli ve kısmi bir siyasi bağımsızlığı vardır. Siyasi bağımsızlığının derecesi ölçüsünde de ekonomik ideolojik ve kültürel ve askeri bağımsızlığı vardır. Buna yarı-sömürge devletin kısmi ve sınırlı bağımsızlığı veya özerkliği denebilir.

Fakat Bağımsızlığı çeşitli eşitsiz ticari-ekonomik-finans-kredi anlaşmalarıyla ve siyasi anlaşmalarla sınırlanmıştır.  Anlaşmalar özünde eşitsizdir çünkü emperyalizm sahip olduğu caydırıcı ve yıldırıcı güçlerle zayıf konumda olan ülke hükümetini baskı altına alarak kendi lehine anlaşmalar yapmaya zorlayabilir.  Veya ülke hükümeti dünyadaki büyük güçler rekabetini değerlendirerek bu rekabetten yararlanmak amacıyla bir emperyalist blok ile anlaşmayı tercih edebilir. Emperyalizmin (dış kapitalizmin) içsel olgu olması ile dışsal olgu olması diyalektik bir bütün oluşturur. Emperyalizmin içsel olgu olması önce tekel öncesi kapitalizmin ve daha sonra ardından tekelci kapitalizmin ülkenin toplumsal yapısının gelişmesinde belirleyici hale gelmesidir ve bu yarı sömürge yapının oluşması ile eş zamanlı olarak erken tarihlerde 1850/60/70/80lerde  başlamıştır.

Emperyalizmin (dış kapitalizmin) içsel olgu olması ile dışsal olgu olması diyalektik bir bütün oluşturur

Yarı-sömürge toplumsal formasyon yapısına geçen bir toplumda emperyalizmin (dış kapitalizmin) içsel olgu olması ile dışsal olgu olması diyalektik bir bütün oluşturur …eğer yerli hükümet emperyalist güçlere sorun çıkarmaya yeltenirse bu takdirde tetikte bekleyen emperyalist dış yıldırıcı ve caydırıcı güç (yerine göre diplomatik ve siyasi baskı, bazı durumlarda yerine göre askeri tehdit yoluyla) içerdeki hakim sınıf ve onun temsil ettiği siyasi gücün hakimiyetine destek olur. İçerdeki hakim sınıf hakimiyetini sürdürmede yetersiz kaldığında dış baskı ve yıldırma eylemleri devreye girer.

Bu tür yarı sömürge ülkeler ancak dış işgal altına girerse devlet kukla yerli yöneticilerin  eline geçer. Devletin bağımsızlığı biter…

Dolayısıyla 3. Bunalım döneminde Türkiye açısından temelde değişen bir şey yoktur… Fakat 2. Dünya savaşı sonrası dönemde- NATO savunma şemsiyesi altında Türkiye çok büyük kaynak ayırdığı savunmaya daha az kaynak ayırmış ve ekonomik gelişmeye daha fazla odaklanmış, işbirlikçi tekelci bürokratik devlet kapitalizmi ve devlet kapitalizmi bankacılığı geçmiş döneme göre çok daha hızlı gelişmiş… Özel sektör burjuvazisi de hızla gelişmiş, tarımda makineleşme hızlanmış ve tarımsal üretim ve kırlarda sermaye birikimi çoğalmış, sonuç olarak ekonomide işbirlikçi kapitalizm daha görünür bir konuma yükselmiştir. 

Soru: Devrimci durum ve suni denge görüşlerine ne dersiniz?

Kemal Okur: Yarı-sömürge ülkelerde devrimci dalgaların yükselişi ve inişi o ülkenin tarihi kültürel ve sosyal koşullara bağlı olan nesnel bir olgudur. Bazı ülkelerde despotizm tarihi olarak çok güçlü olduğu için halk despot yönetime karşı teslimiyetçi olabilir ve çok nadir keskin çelişme durumları hariç kitleler devrimci eylemlere girişmezler.

Lenin in de yazdığı gibi “devrimci partiler devrimi yaratamazlar, devrimler nesnel koşulların ve çeşitli temel toplumsal çelişmelerin keskinleşmesi ve bu keskinlik derecesine bağlı olarak ortaya çıkar. Belirli koşullarda çelişkiler olağanüstü keskinleşebilir. Devrimci partinin görevi devrimci dalgaların yükselişi ve inişini yakından takip etmek ve bu süreçlere devrimci halk sınıfları lehine etkide bulundurmak, hızlandırıcı veya frenleyici roller üstlenmektedir.

Küçük bir parti ve onun yönettiği bir silahlı gerilla eyleminin büyümesi için çok çeşitli koşulların bir arada olması gerekir, fakat en önemli olanları sayarsak: Birincisi genel kamuoyunda önemli bir halk kesiminin hükümete karşı düşmanca duygularının güçlü olması—seçimlerden kendileri için olumlu bir sonuç alınacağına dair umudun zayıf olması; ikincisi ekonomik kriz ve yoksulluğun yüksek derecede büyümesi sonucunda halk ile hükümet arasındaki çelişmelerin siyasal nitelik kazanmasıdır. Bir de gerilla savaşı için hükümetin kolayca ulaşmadığı bir yakın bölge veya komşu hükümetten lojistik destek sağlamaktır. PKK gerilla hareketi keskin Türk-Kürt etnik çelişmesi temelinde ve Irak’ta sürmüş olan 70 yıllık Kürt ulusal mücadelesinin ve Türkiye’deki sert Türkleştirme politikalarının ve isyanların hafızası temelinde hızla büyümüştür.

Küba’da da kaba ve açık ABD müdahalesi ve Batista diktatörlüğü altında (1952-59) halk ile Batista diktatörlüğü arasındaki çelişme oldukça keskindi ve gerilla hareketi hızla büyüdü. ABD başlangıcında bu hareketin gücünü küçümsedi ve 1953’te başlayan gerilla mücadelesine doğrudan müdahale etmedi. Ocak 1959’da eski rejim devrildi…

Küçük bir parti ve onun yönettiği bir öncü silahlı gerilla gücü bu saydığımız keskin çelişme koşulları yoksa bunları yapay bir biçimde yaratamaz, dolayısıyla harekete geçmek için bu koşulların varlığını araştırmalıdır. Nitekim Mahir yoldaşın hiçbir izleyicisi 55 yıldır onun önerdiği yolu uygulamaya çalıştıklarını söyleseler de çeşitli biçimlerde farklı yollar izlemek zorunda kalmışlar. Bir anlamda önerilen devrim teorisinin hatalı veya eksik olduğu pratik içinde sınanmış ve doğru olmadığı ortaya çıkmıştır.

Soru: Sömürge tipi Faşizm görüşü ve Oligarşi tarzı devlet yapısı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kemal Okur: Mahir Çayan’a göre faşizmin Türkiye’deki ve diğer birçok gelişmekte olan ülkelerdeki özgünlüğü şöyleydi: gelişmekte olan ülkelerdeki emperyalizme bağımlılık ilişkisi, “klasik” Avrupa faşizmlerinden (Hitler, Mussolini) bu ülkelerde farklı bir faşizm tipi yaratır. Çayan buna “Sömürge Tipi Faşizm” adını verir.  Bu faşist rejim süreklidir ve normal rejimdir, fakat faşist rejimin duruma hakim olmadığı koşullarda açık faşist diktatörlük rejimine geçilir. “Sömürge tipi faşizmde işçi sınıfı ve köylülere yönelik şiddet ve baskı, “olağan” bir siyasi araçtır. Türkiye’de burjuva demokratik devrim gerçekleşmediği için Batı tipi bir demokrasi yoktur”. (Kesintisiz)

Bu normal faşist rejim dışa bağımlı oligarşik bir (devlet yapısı ve siyasi sistem kastediliyor)  yapıya dayanır. Görünüşte çok partili bir parlamenter demokrasi ve farklı siyasi partiler vardır, ancak gerçekte oligarşik bir yapıya sahip olan devlet ve devlet sınıfları “finans kapital +tekelci burjuvazi + toprak ağaları + ABD emperyalist güçlerinin temsilcilerinin” ittifakını içerir. Mahir ilave eder: “Emperyalizm içsel bir olgu durumuna geldiği için (K.O emperyalizmin güçleri de)  bu oligarşinin (K.O devletin) içindedir).

Hatta Mahir Türkiye’deki hakim sınıflar arasında finans kapital adlı bir sınıf olduğunu iddia eder:   “ Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik dikta (devlet kastediliyor)  ise, sadece finans kapitalin damgasını taşımamaktadır…. tekelci-burjuvazi tek başına emperyalizmle ittifakını sürdürerek emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza edecek güçte değildir. Dolayısıyla, yabancı ve yerli tekellere zorunlu olarak bağlı olan toprak burjuvazisi ile ve feodal kalıntılarla ( devleti) yönetimi paylaşmaktadır.”

Oysa Türkiye’de bağımsız bir finans kapital sınıfı oluşmamıştır, bankacılık, sigorta ve finans sektörü büyük ölçüde içerdeki bir sınıf olarak askeri-bürokratik sınıfın kontrolü altında olan devlet işletmeleridir.  İlk özel banka olan Yapı-Kredi bile (1944) devlet desteği ile kurulmuştur.

1970’lerden itibaren bazı özel sanayi ve ticaret kuruluşları (Holdingler) Sabancı, Koç ve Karamehmet ailesi bankacılık sektörüne yatırım yaptılar. Daha sonra 1980’lerde yabancı sermaye bu sektöre güçlü bir şekilde girdi..

Soru: Kesintisiz Türkiye devrimini yolu ve mücadele biçimi olarak ne söylüyor?

Kemal Okur: Yukarıdaki faşizm analizine dayanarak, Çayan’ın önderlik ettiği THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) şu mücadele biçimini benimsemiştir: mevcut sistemin “parlamenter mücadele yanılsamasına bel bağlayarak” ve legal, açık siyasi mücadele ve demokratik mücadele ve yasal politik parti kurma yolları ile değil, ancak silahlı halk devrimi ile yıkılabileceği… Bu görüşler hala sosyalist/komünist akımda çok etkilidir ve bu yol izlenmektedir ve yasal sosyalist partiler mevcut diktatoryal siyasi rejim ile uzlaşmakla eleştiriliyor. 

Mahir Çayan’a göre kitle çalışması da yapılmalı fakat silahlı propaganda silahlı mücadele eylemlerinin esas alınması gerekir, bankalar, ABD askeri tesisleri, işbirlikçilerin hedef alınması gerekir. Bu silahlı mücadeleler halkın göremediği faşist diktatörlük rejimini görmesine yardımcı olacak ve silahlı mücadele yürüten örgüte güven duymasını ve halkın bu örgütle işbirliği yapma isteğini güçlendirecektir.

“Devrimin itici gücünün öncelikle köylülük (kır gerillası) olacağı, ancak işçi sınıfıyla ittifakın şart olduğu” savunulur..

Soru: “Kesintisiz” Türkiye’nin ve Osmanlı’nın devlet sistemi içeresinde kilit bir siyasi aktör olan askeri-bürokrat zümreyi nasıl değerlendirir?  

Kemal Okur: Mahir Çayan benim askeri-bürokratik zümre (politik sınıf), olarak adlandırdığım ve büyük ölçüde Kemalist ideolojiyi üreten ve yayan sınıfı bir aydınlar tabakası olarak “asker-sivil (K.O. sektördeki) aydın zümre” olarak tanımlar. Buradaki sivil sözcüğü ile ordu dışındaki devlet bürokrasisini kastetmektedir.  

Bu zümrenin sağ, sol ve merkezci (tarafsız) kanatları vardır. Sadece sol kanat gerçek Kemalisttir, devrimcidir, devrimci millyetçidir, anti-emperyalisttir ve Jakoben niteliktedir. 

Mahir Çayan’a göre bu aydın zümrenin tarihsel kökleri “ilerici Osmanlı alt bürokrasisine” dayanır. (Kesintisiz)    

Yüksek komuta kademesindeki askerlerin ve yüksek kademeli bürokratların okumuş ve ülkenin en ileri eğitim kurumlarında yetiştiği doğrudur. Bu anlamda aydın olarak görülebilir.  Fakat siyasi ve ekonomik yaşamda ve devlet işlerinde ve siyasi partilerin üst organlarında kilit roller oynayan bu kesimi aydınlar tabakası olarak görmek Türkiye gerçeklerine uymuyor. Mahir Çayan bu zümrenin devlet iktidarını küçük burjuvazi ve burjuvazi ile paylaştığını ileri sürer, oysa bana göre askeri-bürokratik zümre bu sınıflara hiçbir zaman devlet ve siyaset alanında söz ve karar hakkı tanımamış, kendine o sınıfları gütme misyonu yüklemiş kendisinde onların gerçek çıkarlarını, onlar adına belirleme misyonu görmüştür.

Benim kastettiğim askeri-bürokratik zümre (politik sınıf) Marx’ın da açıkladığı gibi devlet kurumları içinde yükselerek en yüksek devlet ve hükümet kurumlarının ve devlet işletmelerinin üst düzey kilit konumlarını işgal eden ve belirli ve özgün bir siyasi ideoloji ile donanmış—toplumsal sınıflardan farklı niteliklere sahip olan— bir siyasi sınıftır. Almanya’da toprak aristokrasisi erkek çocuklarının birkaçını böyle bir siyasi sınıf olarak yetiştirmiştir. Bismarck da bu sınıfa mensuptu…Kesintisiz’de dikkat çeken bir şey de çoğu yerde devlet kavramı yerine yönetim kavramının kullanılmasıdır. Birçok yerde de devlet kavramı kullanılmıştır. Ben neden bu tür bir tercih yapıldığını çözemiyorum. 

Kesintisiz’deki Türkiye’nin Toplumsal Yapısı Üzerine Ciddi Hata

Soru: Kesintisiz emperyalist üretim ilişkileri kavramını ileri sürer, bu konuda ne söylenebilir?

Kemal Okur: Mahir Çayan Türkiye’nin Yarı-sömürge, işbirlikçi tekelci kapitalizm ve çeşitli kapitalizm öncesi üretim biçimlerini (eski tip küçük meta üretimi dahi) barındıran üç bileşenden oluşan karma toplumsal formasyonu üzerine daha önce Marksist ve Leninist metinlerde görmediğimiz bir emperyalist üretim ilişkileri kavramını ileri sürmüş ve Türkiye toplumunda emperyalist üretim ilişkilerinin hakim konuma geldiğini savunmuştur: İşbirlikçi tekelci büyük burjuvazi emperyalist üretim ilişkilerinin taşıyıcısı ve öznesidir.

Mahir Şöyle yazar: “Şöyle ki, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, (ister II. bunalım döneminin emperyalist hegemonyanın dışsal bir olgu olduğu feodal, yarı-feodal ülkelerde olsun, isterse de III. bunalım döneminde emperyalist hegemonyanın içsel bir olgu olduğu emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu geri-bıraktırılmış ülkeler… işbirlikçi-tekelci burjuvazi, ….emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza eden tek yerli sınıf değildir”.

“Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki…..mevcut üretim ilişkilerini -buna ülkedeki kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri demek yanlış olmayacaktır.” Çünkü ülkedeki kapitalizm, kendi iç dinamiği ile değil, yukardan aşağıya geliştirilmiştir. (Kesintisiz )

Burada da dış dinamik ve iç dinamik arasındaki diyalektik bağ görülmüyor… Burada Mao Zedung’un ünlü bir tartışmasını hatırlayalım, “en güçlü dış etken dahi, iç dinamikler aracılığı ile etkili olur”. Pratik tarihten bakarsak Türkiye hakim sınıflarının ülkede kapitalizmi geliştirmek için yoğun çaba ve kafa yorduklarını görüyoruz.. Örneğin devlet kapitalizmi tercihi kapitalist gelişmeyi hızlandıracak bir yol olarak düşünülmüştür. Ve Türkiye ekonomisinde 1980’lerin ortalarına kadar bankacılık ve sanayi sektörlerinde devlet kapitalizmi hakim konumda olmuştur.  Bu anlamda kapitalist gelişme devlet eliyle hızlandırılmış ayrıca özel sektör kapitalizminin gelişmesini de devlet yönlendirmiştir. Onlara bazı sektörleri açmış bazı sektörlere girmelerini engellemiştir.

Kesintisiz’e göre “Emperyalizmin III. bunalım dönemi denilen bu dönemde, emperyalist güçler ile ilişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede değişikliğe uğramıştır. İKİNCİSİ, Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. (Bugün dünyada tam sömürge tipi ülke hemen hemen kalmamış gibidir. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır.)” (Kesintisiz)

Bu aslında Mahir’in Kesintisiz eserini yazdığı dönemdeki ruh haline uygundur… Şöyle ki, Mahir emperyalizmin ve dış tekelci kapitalizmin Türkiye’nin Toplumsal Yapısının gelişimi Üzerine etkisini olduğunuzdan daha yüksek bir düzeyde göstermek istemiştir. Ülkenin emperyalist dış tekelci burjuvazi güçlerinin gizlenmiş bir işgali altında olduğunu savunmuş ve anti-emperyalist vurguyu çok yüksek düzeye çıkarmıştır. Emperyalist hegemonyayı veya boyunduruğu “işgal” olarak tanımlaması onun bu arzusunu yansıtıyor.

Emperyalist boyunduruğun ülke içinde güçlü bir toplumsal ve sınıfsal dayanağa sahip olduğu vurgusu ve emperyalist boyunduruğun ülke içinde var olan bu hakim sınıfların etki ve gücüne dayandığı vurgusu zayıf kamıştır.

Hatta emperyalist güçlerin Türkiye’deki devlette hakim sınıflardan biri olarak “doğrudan” temsil edildiğini, emperyalist güçlerin devlet işlerinde “doğrudan karar verici” bir konumda olduğunu göstermek istemiştir. Muhtemelen bunu emperyalist üretim ilişkilerinin hâkim konuma gelmesi ile açıklamak istemiştir. Fakat Marksist Leninist literatürde böyle bir üretim ilişkisi bulunmuyor.

Sömürge tipi “faşizmin” Sürekli ve Genel Olgu Haline Gelmesi

Soru: Kesintisiz’deki Sömürge tipi Sürekli Faşizm görüşlerine ne dersiniz

Kemal Okur: Mahir Çayan “sömürge tipi faşizm” teorisinin ana hatlarını yazmıştı, daha sonraki izleyicileri daha sonra bu teoriye çeşitli yorumlar ve ilaveler yaptılar.  Bu teoride önemli zayıflıklar ve sorunlar bulunuyor. 

Sömürge tipi Sürekli Faşizm teorisinin Tarihsel Bağlamı:

Bu faşizm teorisi, 12 Mart 1971 askeri Darbesinin ardından ortaya çıkan askeri baskı döneminde şekillendi. Çayan ve yoldaşları, Türkiye’nin NATO ve ABD ile ilişkilerini, 1960’lardaki kısmi demokratikleşmeye rağmen devletin “faşist” karakterinin değişmediğini savunarak bu kavramla açıklamaya çalıştılar. Türkiye’de en uç ve en radikal faşizm teorileri 1971 askeri darbesi sonrası günlerde Mao’dan çok yoğun etkilenen Marksist-Leninist İbrahim Kaypakkaya ve Marksist-Leninist Mahir Çayan tarafından ortaya atılmıştır. Bu iki lider 1971 askeri darbesinin sonrasında yeniden çok partili demokrasiye dönüşü yaşamadılar. 1980 darbesini ve ardından kurulan kısıtlanmış çok partili demokrasi siyasi rejimi de görmediler. Bu iki darbede vurucu gücü oluşturan siyasi güç askeri-bürokratik sınıftı, arka planda 1971 yılında kurulan işbirlikçi özel tekelci burjuvazi askeri-bürokratik zümreye (sınıfa) önemli bir siyasi ve yazılı medya ve kamuoyu desteği sunmuştu.

DİPNOT: Mahir Çayan bizim askeri-bürokratik zümreye (sınıfa), asker-sivil aydın zümre der.  Yani bu sınıfı basitçe bir aydınlar tabakası olarak değerlendirmiştir.

Askerlerin ve yüksek bürokratların okumuş (bu anlamda aydın) ve ülkenin en ileri eğitim kurumlarında yetiştiği doğrudur. Bu anlamda aydın olarak görülebilir. Fakat bizim kastettiğimiz askeri-bürokratik zümre Marx’ın da açıkladığı gibi kurumlar içinde yükselerek en yüksek devlet ve hükümet kurumlarının kilit konumlarını işgal eden ve belirli bir siyasi ideoloji ile donanmış—toplumsal sınıflardan farklı niteliklere sahip olan— bir siyasi sınıftır ve çeşitli özgün biçimlerde kendini yeniden üretir ve siyasi kadro devşirir. Almanya’da toprak aristokrasisi erkek çocuklarının birkaçını böyle bir siyasi sınıf olarak yetiştirmiştir. Bismarck bu sınıfa mensuptu…

Mahir şöyle yazar:  Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik ( devlet) yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta (Cem. açık diktatörlük) yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klâsik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir “temsili demokrasi” ile icra edilir (aslında gizli faşizm) ya da çok partili seçimli demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak çok partili seçimli demokrasiye itibar edilmeden açık (bir biçimde) icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.

Buradan anlaşıldığına göre Mahir Çayan Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde –burjuva demokratik devrim yapmamış ülkelerde—- genel olan şeyin gizlenmiş bir faşist siyasi rejim olduğunu yani klâsik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir “temsili demokrasi” olduğunu ileri sürüyor.  Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman ise devlet faşist siyasi rejimi gizlice değil açıkça uygular.  12 Mart, 12 Eylül rejimleri gibi..

Soru: Kesintisiz’deki “açık faşizm” ve “gizlenmiş faşizm” görüşleri arasındaki farkı açıklar mısınız?

Kemal Okur: Mahir’in bu eserinde gizli ve açık ifadelerini çoğu yerde görüyoruz. Burada nesnel değerlendirme ölçütlerinden uzaklaşıldığını ve sorunun basitleştirildiğini söyleyebiliriz..Çeşitli burjuva partileri ve burjuva ideolgları, akademisyenleri hakikati işçi sınıfı ve halk kitlelerinden gizlerler, işçi sınıfı ve onun partisi kendi mücadelesi içinde bu hakikati açığa çıkarır ve kendi pratiği içinde hakikati görür. Türkiye’de ve diğer gelişmekte olan ülkelerde batı demokrasisi ülkeye uyarlanmaya çalışılmış ve farklı ekonımik çıkarları temsil eden çeşitli siyasi partiler kurulmuştur. Bu ülkelerde siyasal uygarlaşma ve modernleşme (demokrasinin olgunlaşması) az gelişkin bir yapıdan giderek adım adım görece daha gelişkin bir yapıya doğru evrimci veya bazen sıçramalı bir biçimde ilerlemiştir ve bu süreç devam etmektedir. Bu ülkelerin siyasal uygarlaşma ve modernleşme (demokrasinin olgunlaşması) çabalarını ve tarihlerini küçümsemek bu ülkelerde sürekli bir faşizmin (bazen gizli bazen açık biçimlerde) ileri sürmek gerçekçi değildir.

Faşizmin en önemli iki özelliğinden biri sosyalist akımı/partileri, varsa diğer ilerici partileri ve sosyalist ve ilerici sendikacılığı açık devlet şiddeti ve faşist siyasi düşüncelere kazanılmış para-militer sözde sivil örgütlerin açık şiddeti yoluyla bastırılması ve yasaklanmasıdır. Oysa Türkiye’de 1960’lardan itibaren ilımlı bir sosyalist partiye ve ılımlı bir sosyalist sendikacılığa yasal alan açılmıştır, ardından sosyalist kitap ve yayınlar çoğalmış, 141-142 yasası pratikte işlemez hale gelmiştir.  Ki bunlar siyasal uygarlaşma ve modernleşme –demokrasinin olgunlaşması– anlamında bir ilerlemedir. Bu da Batı demokrasilerinden yapılan bir uyarlamadır… Görüldüğü gibi bu ülkelerde tarihsel trend siyasal uygarlaşma ve modernleşme –demokrasinin olgunlaşması trendidir. Bu sadece devlet düzeyinde reformlardan ibaret değil, halk kitlelerinin demokrasinin kendi yaşamları açısından önemini kavrama düzeyinin giderek adım adım artması, geleneksel despotik devlet ve siyaset uygulamalarınının sakıncalarını giderek daha fazla görmeleridir. 

Faşizmin diğer önemli bir özelliği özel sektör kapitalistlerini—büyük ve orta boy— siyasal ve ekonomik olarak çok sıkı bir kontrol—nefes aldırmayan bir baskı– altında tutmasıdır.

Türkiye de tek parti döneminde ideolojik ve siyasi yaşamda totaliterizm vardı…. Milli Şef Hazretleri …Bu yönüyle ve ekonomiye çok güçlü devlet müdahalesi ile bir derecede Almanya, Japonya ve İtalya’daki faşizme benziyor….. Fakat Atatürk rejiminin uluslararası bağlantıları… Türkiye’nin İngiltere ve Fransa “demokrasi” eksenine bağımlılığı … Almanya ile denge politikası ve Sovyetlerle komşu olması…. Türkiye’yi içerde faşist doktrini savunmaktan alı koyuyor…… Türkiye de bir faşist akım güçleniyor….ama kısıtlanıyor iktidar olamıyor….

Faşizm ilk önce İtalya’da ortaya çıkmış ve daha sonra Almanya, Polonya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, Yugoslavya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Romanya, Arjantin, Irak ve Japonya dahil 22 ülkeye yayılmıştır.

Özet olarak tarihsel trend siyasal uygarlaşma ve modernleşme –demokrasinin olgunlaşması olmasına karşın, çeşitli nedenlerle bu süreçte askeri darbeler ve müdahaleler yoluyla kesintiler olmuştur. Ve genel trende uygun olarak yeniden demokrasiye dönülmüş kapatılan partiler açılmış, hatta daha sonra ayrılıkçı Kürtlerin partisi’ne bile demokratik siyaset alanı açılmıştır. Bütün bu tarihsel olgular Türkiye’de sürekli bir faşist rejim olduğu görüşüyle çelişiyor. Bu görüşler 12 Mart sonrası dönemde sosyalist aydınlara, ordu içinde solcu örgütlenmelere ve sosyalist partilere ve silahlı sosyalist örgütlere yapılan şiddet ve baskıyı genelleştirmiş ve hatalı bir biçimde teorik düzeye çıkarmıştır. Pratiğin gösterdiği gibi 1973’te bu baskılara karşı çıkan bir parti iktidara gelmiş ve İslamcı parti ile birlikte bir genel siyasi af çıkarmıştır.. 

1987 yılında yapılan bir referandum ile ANAP ve bazı partilerin ve TÜSİAD’ın şiddetle itiraz etmesine karşın –anayasa değişikliği referandumu ile—kısıtlanmış ve merkeziyetçi bir demokratik anayasa olan 1982 darbe anayasası delinmiş, sosyalist ve sosyal demokrat partiler ve aşırı sağ partiler yasal faaliyete geçmiştir.

Kıvılcımlı’nın Görüşleri

1945-50 Demekrat Partisi, Finans-Kapitalin dar temellerini kırlara yaydı. Tefeci-Bezirgânlıkla kesin ittifakını yaptı. Osmanlı Derebeyliği gitmiş, onun iktidar tacını Kapitalizmin Derebeyliği, yani Finans-Kapital almıştı… “ Daha Cumhuriyetin kurulduğu günden beri Türkiye ekonomisinde her gün işitilen en tok (K.O ve çok güçlü)  ses; “Gayrımeşru rekabete” karşı Devletçi Finans-Kapitalin suçlayıcı kükreyişleri idi. Böylece rekabet daha doğmadan “Gayrımeşru” ilân edilmişti. Türkiye kapitalizmindeki bu Devletçi Finans-Kapital,  Uluslararası Finans-Kapitalin  “Veled’i zinası” olarak tahta çıktı. Finans-Kapital halka bir numaralı düşman olarak ilan ettiği CHP’nin içini boşalttı……. Türkiye devletçilikle “Sınıfsız imtiyazsız” bir toplum biçimine yani Sosyalizme gitmemiştir. Tam tersine: en azgın sömürücü sistem olan Devlet Kapitalizmi yolundan Finans-Kapitalizme girmiştir. Emperyalist dünyaya karmıştır. Finans-Kapital: bir “sınıf” değil, “zümre”dir. Komprador sınıftan nicelik olarak değil nitelik olarak farklıdır. İkinci Emperyalist Savaş’tan  “sonra” değil, çok önce (1925’ten beri) Türkiye’ye tahakküm etmektedir….. MDD’ciler, emperyalizmi hâlâ “gelişmiş kapitalistlere” mal ediyor. Oysa Ekonomide Finans-Kapital, üstyapıda Finans-Oligarşisi: “gelişmemiş” Türkiye’de 1925’ten beri tahakkümdedir. Finans-Kapital, yalnız kapitalist sınıfın değil yalnız “Banka + Sanayi” zümrelerini değil, kapitalist sınıfın bütün zümrelerinden en kodamanları, büyük emlâk sahiplerinin (K.O ev, arsa, bahçe, tarla sahipleri)  en kodamanlarıyla kaynaştırır…… MDD teorisi önce Emperyalizmi “gelişmiş kapitalist ülkelere” atmakla, Türkiye dışına çıkarıyor. …..Ama, Emperyalizmin Ekonomik temeli Finans-Kapital (Malî Sermaye), Sosyal üstyapısı “Malî Oligarşi”dir. Ve bunlar “gelişmemiş” bir ülkede pekâlâ bulunabilir.

a) Finans-Kapital yalnız Sanayi ile Banka sermayesi değil, ilkin Kapitalist sınıfının: 1- Bütün zümrelerinin içinden, 2- En kodamanlarının kaynaşmasıdır.

Kapitalist sınıfının her zümresinden Finans-Kapitalist çıkar; ama o zümrelerin bütün üyeleri değil, en kodaman kişileri seçilerek Finans Kapitalist kesilirler. İş bu kadarla da kalmaz. b) Kapitalizmde egemen sınıf tek değil, ikidir: Kapitalist sınıf da, Büyük Emlâk Sahipleri sınıfı da üst sınıftırlar. Finans-Kapital, yalnız Kapitalist sınıfın değil; Büyük Emlâk Sahipleri sınıfının da en kodamanlarının Bankalar tapınağında kaynaşmasından türemiştir.  MDD teorisinde… emperyalizmi sırf Türkiye dışında yad (uzaktaki/yabancı) bir kategori saymaya geçilmiştir. Türkiye Toplumunun içinde bir Finans-Kapital olayının bulunabileceği düşünülememiştir.”

Pek çok ülkede Demokratik Devrimin nerede bittiği, Sosyalist Devrimin nerede başladığı kesince ayrılamadı. Her yerde Demokratik Devrim “demokratik devrimin bütün görevlerini” hiçbir zaman yerine getiremedi, onları Sosyalist Devrim uzun yıllar sonra gerçekleştirmek zorunda kaldı. Öyleyse, bugünkü acil görevimiz: “Proletarya Örgütü” inşası (K.O)  dururken, onun üstünden atlayıp, gelecekteki “varsayımlar” üzerine Medrese kavgası patlatmanın anlamı nedir?….. “Somut Siyasi hedefler, somut bir ortam içine yerleştirilmelidir. Her şey görecelidir, her şey geçer, her şey değişir.” (Lenin, İki Taktik, s. 88) Aslında Demokratik Devrim böylesine diyalektik bir şekilde konursa anlam taşır. Ve her konulduğunda, mutlaka, ortamın Somut Şartları ile değerlendirilir. (Kıvılcımlı)

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir