TİP Lideri Erkan Baş: Önümüzdeki Baş Görev Demokrasinin 300 Yıllık Kazanımlarını Korumak ve İlerletmek
Erkan Baş 3. Parti Konferansı Sonuçlarını Değerlendirdi

Şubat 2026
Derleyen Eylül Deniz
Komünist Dergisi’nin 23. Sayısından Alınmıştır. Erkan Baş bu yazısında TİP’in siyasi muhalefetin genelinde görülen yorgunluk ve dağınıklığın giderilmesine yardımcı olması gerektiğini; siyasi muhalefetin TİP’in cesaretine, kararlılığına, çalışkanlığına ve özverisine ihtiyacı olduğunu savunuyor. Erkan Baş tüm partiyi Çulhaoğlu’nun sınıf mücadelesi kavramına getirdiği yeni yorumu kavramaya çağırdı.
Komünist: TİP 3. Türkiye Konferansı, Türkiye’nin siyasal olarak sıkıştığı, muhalefetin ise yön kaybı yaşadığı bir dönemde toplandı. Bu kongreyi önceki kongrelerden ayıran temel yönelimler neler? Parti bu kongre ile hangi esiği aşacak?
Erkan Baş: …Devrimci bir parti olarak bizim de bu gelişme ve değişmelere daha hızlı yanıt vermemiz, yönelimimizi ve yapılanmamızı yeni dönemin ihtiyaçlarını yanıtlayacak hale getirmemiz gerekiyor.
Konferansımızın en önemli vurgusunun mücadelenin çok zorlaştığı, mücadele imkanlarının hayli daraldığı, mücadele edenlerde de belirgin bir yorgunluğun ve dağınıklığın gözlemlendiği bir uğrakta partiyi mücadelenin en önüne itmek kararlılığı olduğunu düşünüyorum. Bu, muhalefetteki yorgunluğun ve dağınıklığın Tip’e sunduğu kimi fırsatlardan yararlanmayı işaret eden bir vurgu değil esasında. Doğrusu ve bizim yapmaya çalıştığımız şey, mücadelenin daha da zorlaştığı bir uğrakta daha kararlı, daha cesur, daha özgüvenli bir siyasal çıkışın biricik yol olduğunu bilince çıkarmak. Böylesi bir çıkış, kuşkusuz partimizin de güçlenmesine, mevziler kazanmasına yol açacaktır; ama bir yandan da muhalefetin genelindeki yorgunluk ve dağınıklığın giderilmesine yardımcı olacaktır.
Bugünkü koşullarda, muhalefetin de devrimcilere, devrimcilerin cesaretine ve kararlılığına, çalışkanlığına ve özverisine ihtiyaç olduğunu eklememiz gerekir.
Komünist: Raporda özgüvenli ve umutlu bir ton var. TİP, bu koşullarda sosyalizmi yeniden güçlü bir seçenek olarak konuşabiliyorsa, bunu neye dayanarak yapıyor? Parti kendi gücünü temelde nerede görüyor?
Erkan Baş: Devrimcilerin halktan başka bir gücü ve güvencesi olmadığından söz etmemiz gerekir… Devrimcilere hem tarih önünde hem de mücadelenin o anı içinde güç ve güven veren şey halkın hakları ve halkın çıkarlarıdır… Biz, eğer gerekli yoğunlaşmayı koruyabilirsek, araçlarımızı zenginleştirir ve daha etkili hale getirirsek, çalışmalarımızı küçük iş – büyük iş diye ayırt etmeden kesin bir ciddiyet, süreklilik ve kararlılık ile yürütürsek bunları başarmamak için hiçbir neden de görmüyoruz.
Komünist: Dünyada ve Türkiye’de içinden geçtiğimiz sürecin karşı-devrimci bir süreç olduğu, konferans raporunda da hakim bir saptama olarak öne çıkıyor. Bu saptamanın işaret ettiği eğilimler neler ve TİP açısından bu eğilimler nasıl bir mücadele gündemi oluşturuyor?
Erkan Baş: Doğru, gerçekten de karşı-devrimci süreçlere yönelik saptamamız konferansımızdaki tartışmaların ana maddelerinden biri oldu ve önümüzdeki süreçte yürüteceğimiz çalışmaların arka planında da bu saptamanın yer alması gerekir. Bunun için saptamanın içeriği ve çıkarımları konusunda netleşmek zorunda olduğumuz açık……
Örneğin, faşizan dayatmalar, kamusallık krizi, devletin yeni yapılanması, cepheleşme, alt-emperyalist girişimler gibi konularda sabit, durağan, bir olguyu adlandırmaya çalışan bir yaklaşım yerine süreçleri, birbiriyle çatışan eğilimleri, düzen siyaseti açısından kriz ve devrimci siyaset açısından imkan yaratabilecek çelişkilere alan açan yönelimleri işaret etmeye çalıştık.
Karşı devrimci süreçler bir önceki devrimi tasfiye eden ya da muhtemel bir devrimci kalkışmayı önlemek üzere dev reye sokulan bir karşı-devrim değil. Günümüzde bu tanımların her birine uyan örnekler bulmak mümkün, tarihte de elbette. Ama esas ihtiyacımız bu eğilimin yayıldığı alanı, o alanda yarattığı kriz ve çatışmaları, bunların devrimci harekete sunduğu imkanları ve görevleri saptamak. Bu nedenle, dünyanın ve ülkemizin karşı-devrimci bir süreçten geçtiğini saptadık.
Örneğin, partimiz sosyalizm mücadelesinde demokratik görevlerin de yerini ve önemini kavrayan bir parti olarak ayırt ediliyor. Demokratik görevlerin insanlık tarihinin burjuva devrimler döneminden miras kalan ve sermaye egemenliği güçlendikçe de geriye doğru aşındırılan temel hak ve özgürlükler ifade ettiği söylenebilir. Eğer karşı-devrimci yönelimleri kavramaz isek bu aşındırma ve tasfiye süreçlerini yeteri doğrulukta açıklamamız pek kolay olmaz. Dahası, sosyalistlerin demokratik görevler konusunda inisiyatif üstlenmesinin gerekçesi de inandırıcı biçimde ortaya konamaz. İşte karşı-devrimci süreçlere ve yönelimlere dair saptamamız bize böyle siyasal alanlar ve fırsatlar sunuyor, partinin önüne de somut görevle koyuyor.
Zaman zaman “bu karşı-devrim hangi devrime karşı yapıldı?” gibi sorular geliyor. Bu sorunun karşı-devrim saptamasının geçmişte yapılmış standart biçimlerine fazlasıyla bağlı kalmak gibi bir sorun olduğunu düşünüyorum. Geçmişte sosyalist hareketin ürettiği tartışma ve saptamalar elbette değerli ve öğreticidir; ancak bir olguyu, bir süreci sadece yüz yıl öncesine ait saptamalara sıkıştırarak tartışmamız faydalı olmaz. Dahası, dünyada gözlemlediğimiz karşı-devrim saldırılar insanlık tarihinin son 300 yılında sürdürülen ve sonuçlar açısından emekçilerin mücadele kapasitesini güçlendiren birçok başlığa yönelmiş durumda. Çok radikal bile değil, en genel, en standart olanlarından örnek vereyim: Seçme ve seçilme hakkı, toplantı ve gösteri hakkı, örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü, masumiyet karinesi, adil yargılanma ve hukuk önünde eşitlik gibi birçok norm günümüzde ağır bir saldırı altında.
Bu normların burjuva devrimleri döneminde insanlık tarafından kazanılmış olması, onların burjuvaziye ait olduğu şeklinde şematik bir sonuca götürmemeli bizi. Neredeyse bunların hepsi burjuvaziye rağmen ve emekçilerin zorlu mücadeleleri sayesinde kazanılmıştır. Bu anlamda, devrimci mücadeleler yoluyla ve emekçi sınıfların emeğiyle kazanılmıştır……
… Özetle, karşı-devrim geçmişte olmuş bir devrime karşı olması açısından değil sadece, esas olarak geçmişte devrimci mücadeleler ile kazanılmış haklara karşı olması açısından bir karşı-devrimci saldırı sürecinden söz etmemiz gerekiyor. Doğal olarak devrimcilerin görevleri de bu mevzilerin korunması, güçlendirilmesi ve yeni mevzilerle pekiştirilmesi olmak zorundadır.
Komünist: Bu kongre raporu, sini mücadelesini merkeze alırken aynı zamanda geniş toplum kesimlerine seslenme iddiası da taşıyor. TİP, sınıf siyaseti ile “toplumsal çoğunluk” arasında nasıl bir bağ kuruyor?
…Çünkü birçok tartışmanın arka planında bizim sınıf mücadelesini ve siyasetini nasıl kavradığımız yatıyor. İzninizle bu konuyu açmak için birkaç teorik saptamadan faydalanacağım.
Birincisi, aslında az önce girdiğim demokratik görevler konusu. İnsanlığın burjuva devrimleri döneminde kazandığı normlar, o normların burjuvaziye ait olması gerektiği anlamına gelmiyor. Nitekim tarihi dikkatli ve detaylı biçimde okuduğumuzda günümüzde “burjuva demokratik haklar” olarak anılan normların birçoğunun burjuvaziye rağmen ve emekçilerin mücadeleleri yoluyla kazanıldığını görebiliriz. Dolayısıyla, demokratik görevler ile sosyalist görevler arasındaki sürekliliği korumamız gerekiyor. Bu kapitalizm ile sosyalizm arasında bir süreklilik varsaymak anlamına gelmez. İşçi sınıfının tarihe müdahalesi ve kazandırdıkları sosyalizmle birlikte başlamayacağına göre, kapitalizm koşulları altında yürütülen sınıf mücadelelerinin birikiminin de korunması ve sosyalizme ilerleyişte birer mevzi olarak kullanılması anlamına geliyor. TİP’in siyaset tarzını ayırt eden noktalardan biri buradan çıkarsanabilir.
İkinci olarak ise, Metin Çulhaoğlu’nun “sınıf siyaseti, sınıftan değil sınıfsallıktan hareket edilerek yapılır” sözleriyle ileri sürdüğü saptamayı alalım. Bu saptamanın teorik açıdan çok derinlikli olduğunu düşünüyorum ve tüm yoldaşlarımızın da bu saptamanın arka planı ve yarattığı sonuçlar hakkında düşünmesini rica ediyorum. Siyasetin, sınıf siyasetinin de gündemi sadece emek sürecinde yaşanan çatışmalara ya da sınıfların fili tutumlarına indirgenemez. Emek süreci ve sınıf pratikleri kadar, sınıfsallığın ülke geneline yayıldığı ve görünür olduğu gündem ve çatışmalar da siyasetin konusu olmak zorundadır.
Örneğin, bir üniversiteye kifayetsiz bir rektörün kayyum olarak atanması, sermaye sınıfı oturup bu atamaya karar verdiği için değil, sermaye egemenliğinin sürdürülmesi için ihtiyaç duyulan siyasal iklimin yaratılması açısından sınıfsaldır. Bu anlamda, sınıfsallık, sınıf mücadelesi öznelerinin günlük deneyimlerini ve pratiklerini aşan, hatta onları da koşullayan, sonuçta toplumsal yapının tümünü biçimlendiren bir belirlenim oluşturur. İşte sınıf siyasetinin kendisini yerleştirmesi ve üzerinde hareket etmesi gereken düzlem de burasıdır. Bu yaklaşımı kullanmazsak, örneğin emek gücünün yeniden üretimi başlığında gündem edilebilecek birçok sorun karanlıkta kalır ya da ülkedeki siyasetin konusu en fazla hukuki tartışmalara gömülür. Sınıfsallığı siyasetin zemini olarak kavramak bizim açımızdan yine ayırt edici bir yan oluşturuyor. Zaten, yüz yıldan fazla bir süre önce ekonomizmin bir “sapma” olarak nitelenmesinin nedeni de bu yaklaşımın Marksizmdeki yerinden kaynaklanıyor.
…. Sınıf siyaseti derken salt emek sürecindeki çatışmaları değil, onları da kapsayan ama aynı zamanda sermaye egemenliğinin toplumsal niteliğini de gören, sermayeyle toplumsal yaşamın tüm boyutlarında kavga etmeyi üstlenen bir tarzı kast ediyoruz. Bu anlamda, bizler açısından sınıf siyasetinin toplumsallaşmaya engel olarak görülmesi ya da toplumsal sorunlara dair mücadelenin sınıf siyaseti dışında değerlendirilmesi mümkün değil.
Komünist: TİP son yıllarda Meclis’te güçlü bir siyasal görünürlük kazandı. Ancak kongre siyasi raporu, parlamenter siyasetin sınırlarına da açıkça işaret ediyor. Bu konferans, TİP’in Meclis ile sokak, örgütlenme ve mücadele arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden tanımlıyor?ErkanBaş: Aslında parlamenter siyaset konusundaki değerlendirmemizde en baştan bugüne hiçbir değişiklik bulunmuyor. Zaman zaman parlamenter siyaset yapmanın Bolşevizmden sapma olarak değerlendirildiğini görüyoruz…… Oysa Bolşevik Parti’nin deneyiminden devralmış olduğumuz ilkenin temelinde ise şu yatıyor: Halkı meclise, meclisi halka taşımak……Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da parlamenter siyaset düzlemindeki araçları halkın çıkarlarının savunulması, halkın örgütlülüğünün artırılması ve halkın mücadelesinin güçlendirilmesi için kullanacağız. Bunu da sadece meclis kürsüsünde konuşmalar yaparak değil, tüm örgütümüzle sokağa inerek, mahallelerde kapı kapı dolaşıp örgütlenerek, partiyi ülkenin dört bir köşesinde harekete geçirip kazanımlar biriktirerek yapacağız.
Komünist: Bu konferansın ardından TİP’in önümüzdeki birkaç yıl için hangi alanlara öncelik vereceğini söyleyebiliriz? Örgütlenme, toplumsal mücadeleler, meclis çalışması ya da yerel siyaset açısından yurttaşlar bu kongreden nasıl somut işaretler çıkarmalı?
….Önümüzdeki dönem parti çalışmalarımızın merkezinde yürüttüğümüz mücadeleleri cephesel bir yaklaşımla ele almak, bu tür modellerin büyütülmesi ve yaygınlaştırılmasına yoğunlaşmak yer alacak. Cephesel mücadeleler dediğimizde de hemen devrimci hareketin geçmişteki cephe tartışmalarına ve deneyimlerine sıkıştırmamak gerekiyor konuyu. O deneyimlerin çok öğretici yanları var, ama bir yandan da mücadelenin güncel ihtiyaçlarının bizleri zorladığı yaratıcılık var.
…Her nerede, hangi başlıkta mücadele ediyorsak, bunu TİP’in ötesine uzanan, mağdur ve öfkeli yurttaşlarımız da kapsayan, onları sadece kitle gibi değil enerjileriyle ve yaratıcılıklarıyla mücadelenin özneleri olarak gören ve TİP ile birlikte, omu omuza mücadele verebilecekleri zeminler yaratan bir tarzı arıyoruz.
..Partimiz Türkiye sosyalist hareketinin en büyük partisi olmakla avunacak değil. Türkiye gibi büyük bir ülkede partimizin büyüklüğünün hedeflerimiz açısından yeterli olmadığı da ortada. Bu yüzden partinin organik temasının ve büyüme ivmesinin artırılması yaşamsal bir konu. Devrimcilik, zaten, ilk önce ve en başta insan kazanmakla, mücadeleyi yeni insanların katılımıyla güçlendirmekle ilgili. Emekçileri örgütlü kılmak, onlari mücadele saflarında birleştirmekle ilgili. Bunun tek adresi ve aracı partiler değildir elbette, ama partimizin de örgütlenme açısından halka ulaşması gerekiyor. Özetle, partimiz kesintisiz biçimde büyümeli, yeni insanları kazanmalı, örgütlenmeli. Bu ülkede TİP, sadece sözüyle değil gücüyle de güven vermeli.
…Buraya kadar kısaca konuştuğumuz çerçevenin ilk sonuçlarını konferans sonrasında görmeye başladığımızı söyleyebilirim, kişisel olarak bu açıdan mutlu ve umutluyum. Örneğin Bir Öğün Yemek ve MESEM başlıklarındaki kampanyalarımızın halkta bulduğu karşılık, tutuklanan genç yoldaşlarımızın gösterdiği cesaret ve kararlılığın partimize kazandırdığı enerji, bütçe görüşmelerinde halkın çıkarlarını savunmak için çaba harcayan vekil yoldaşlarımızın kerli ferli bakanları kaçırması; ayrıca yeniden düzenlenen kurullarımızın hızla tempolu bir biçimde çalışmaya girişmesi, üye kazanma ivmemizin artış eğilimi göstermesi, yayınlarımızın ve iç faaliyetlerimizin etki ve kapsamını genişletmeye başlaması; bunlar konferansımızın partiye sunduğu yönelimin olumlu karşılık bulduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylediğim gibi “daha iyisini yapabiliriz” ve şimdi, içinde bulunduğumuz günlerde, mücadelenin bugünkü evresinde söyleyeceğim şey şu: “Daha iyisini yapmak zorundayız.”
