Yapay Zekâ: Marx’ın Felsefesi Açısından Yapay Zekâ
Teknolojiyi Her Koşulda İlerleme Olarak Gören Yaklaşım ile Teknolojiyi Temelden Reddeden Muhafazakâr-Romantik Yaklaşım Arasındaki İdeolojik Açmaz
Profesör Liu Tongfang, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Enstitüsü dekanı ve doktora danışmanı, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Teorisinde İnovasyon Araştırma Merkezi’nin Direktörü, Temmuz 2025
Çeviren: Ali Elik

Kaynak: Marksist Teori Disiplini Üzerine Araştırmalar Dergisi, 2025 yılı 6. Sayı
Yapay zekâ yeni bir değer üretir mi? İnsan gibi bir iradeye ve öznelliğe sahip midir? Yapay Zekâ ileride insan zekâsını tamamen geçebilir mi? Yapay Zekâ tarihsel materyalizm teorisini ve insanın özgürleşme hedefini nasıl etkiler? Yapay zekânın toplumsal etkilerini doğru değerlendirmek, her şeyi aşırı öven “teknoloji hayranlığı” ile her şeye karşı çıkan “romantik teknoloji düşmanlığı” arasındaki çatışmayı aşmamızı sağlar. Geçmişten bugüne bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi karşısında iki farklı tutum ortaya çıkmıştır: Birincisi, Aydınlanma Dönemi ile başlayan ilerlemeciliktir. Bu anlayış bilimi ve teknolojiyi dünyayı anlama ve yönetme aracı görür; bilimin gelişmesiyle insanların cehaletten ve felaketlerden kurtulacağına, daha ahlaklı ve düzenli bir topluma ulaşılacağına inanır. İkincisi ise geçmiş geleneklerden beslenen romantizmdir. Bu anlayış vicdan ve duygu gibi değerleri öne sürerek yeni çıkan teknolojileri eleştirir, modern krizlerin çözümünü eski geleneksel yaşam biçimlerine geri dönmekte arar. Günümüzde yapay zekâ karşısında alınan tutumlar da tıpatıp aynıdır:
***
Özet: Yapay zekânın gelişimini Marksist felsefe açısından değerlendirmek ve insan ile makine arasındaki ilişkiye dair tartışmalara yanıt verebilmek için, öncelikle yapay zekânın özünün ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Bu yapılırken tarihsel materyalizmden, özellikle de Marx’ın insanın özüne ilişkin görüşlerinden hareket edilmeli ve yapay zekânın insana benzer bir varlık olarak taşıdığı kendine özgü özellikler ortaya konulmalıdır. Marx’ın insanın özüne dair düşüncesi zaman içinde gelişmiştir. Başlangıçta Marx insan ile hayvan arasındaki genel farkları ele alırken, daha sonra insanın özünü tarihsel süreç içinde şekillenen toplumsal ilişkiler temelinde açıklamış ve sonunda gerçek insanların birbirinden nasıl farklılaştığını somut tarihsel koşullar içinde incelemiştir.
Marx’ın bu yaklaşımından hareketle, yapay zekânın özünü değerlendirirken hem üretici güçlerin gelişme mantığı hem de sermayenin işleyiş mantığı birlikte ele alınmalıdır. Bu bakış açısıyla yapay zekânın üç temel niteliği öne çıkar. Birincisi, yapay zekanın insan bilgisinin ve akıl yürütme yeteneğinin dışsallaşmış bir biçimi olmasıdır. İkincisi, yapay zekanın zihinsel emeği otomatikleştiren bir araç olmasıdır. Üçüncüsü ise, yapay zekanın duyumsal deneyime ve bilinçli pratik amaçlara sahip olmamasına rağmen belirli yönleriyle insana benzer özellikler taşımasıdır.
Bununla birlikte yapay zekâ, gerçek insanların içinde bulunduğu üretim ilişkileri bağlamında değerlendirilmeli; hangi yönlerden insanı aşabildiği, hangi yönlerden ise insanın yerini alamayacağı işte bu çerçevede incelenmelidir. Yapay zekânın özünün doğru biçimde ortaya konulması, onun hem yabancılaştırıcı etkilerini hem de insanın özgürleşmesine katkı sunabilecek olanaklarını diyalektik bir bakışla değerlendirmeyi mümkün kılar. Böylece, teknolojiyi her koşulda ilerleme olarak gören yaklaşım ile teknolojiyi temelden reddeden muhafazakâr-romantik yaklaşım arasındaki ideolojik açmaz ve insanlığın özgürleşmesine yönelik tarihsel mücadelenin ilerlemesine katkı sağlanabilir.
***
Yapay zekâ teknolojisinin nitelikli şekilde gelişmesini sağlamak, bugün tüm dünya ülkelerinin en önemli hedeflerinden biri haline gelmiş, dünya siyasetini ve toplumların geleceğini derinden etkilemeye başlamıştır. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisi ve bunun toplumsal sonuçları üzerine düşünmek, sosyal bilim araştırmalarının ana odak noktası olmuştur. Çinli araştırmacılar Marksist açıdan şu soruları çok yönlü olarak incelemişlerdir: Yapay zekâ yeni bir değer üretir mi? İnsan gibi bir iradeye ve öznelliğe sahip midir? İleride insan zekâsını tamamen geçebilir mi? Yapay Zekâ tarihsel materyalizm teorisini ve insanın özgürleşme hedefini nasıl etkiler?
Yapılan bu çalışmalar, yapay zekânın günümüzdeki gelişimini ve ortaya çıkardığı “insan-makine ilişkisi” sorununu farklı yönlerden anlamamıza yardımcı olmaktadır. İnsan ile makine arasındaki ilişkiyi doğru anlamak için öncelikle ikisi arasındaki farkları ve ortak noktaları sorgulamak gerekir. Bu yüzden, yepyeni bir olgu olan yapay zekâyı felsefi bir derinlikle ele almak ve onun gerçek doğasını ortaya koyacak temel felsefi soruları sormak şarttır.
Yapay zekânın ne olduğunu anlarken, Marx’ın nesnelerin ve özellikle insanın özünü incelerken kullandığı tarihsel materyalist yöntemden faydalanabiliriz. Böylece yapay zekânın “insana benzeyen” bir varlık olarak kendine has özelliklerini netleştirebilir, onun tarihteki yerini ve toplumsal etkilerini tarafsızca değerlendirebiliriz. Bu da yapay zekânın toplumsal gelişmeye katkı sağlamasını kolaylaştıracaktır.
1. Marx’ın İnsanın Özü Üzerine Diyalektik Düşünceleri
Yapay zekânın ne olduğunu tartışmak, her şeyden önce ona nasıl bir mantıkla bakmamız gerektiği sorunudur. Modern teknolojinin ürettiği “yeni bir olgu” olarak yapay zekâ, doğadaki diğer nesnelerle ve insan eliyle yapılmış araçlarla hem benzerlikler taşır hem de onlardan ayrılır. Bu yüzden onun doğasını anlamak için düşünce tarihine, özellikle de tarihsel materyalizme başvurmak gerekir. Bir şeyin özünün, yani onu o şey yapan temel niteliğin ne olduğunu düşünmek, sadece geçmişteki felsefenin ana konusu olmamış, günümüz pozitif bilimlerinin doğuşunu da derinden etkilemiştir. İnsanın aklını kullanarak gerçeği arama ve dünyayı en köklü biçimde anlama çabası, kaçınılmaz bir merakın sonucudur. Düşünce tarihi boyunca farklı düşünürler nesnelerin özünü farklı yöntemlerle ele almış, bu yüzden aynı şey hakkında birbiriyle çelişen yanıtlar vermişlerdir. Felsefe tarihi boyunca bu anlayış adım adım gelişmiştir: Önce aynı türden şeylerin ortak özelliklerine odaklanılmış, ardından bir şeyi diğer şeylerden ayıran farklar öne çıkarılmış, en sonunda ise bu farkların tarih içinde nasıl oluştuğu ve aynı türden şeyler arasındaki bireysel ayrılıklar incelenmiştir. Marx’ın geliştirdiği yeni materyalist dünya görüşü, nesnelerin özünü anlama konusunda Batı düşünce tarihinde büyük bir devrim yapmıştır. Bu yaklaşım, gerçek hayatın sorunlarını açıklamada ve onları değiştirmede son derece güçlüdür. Yapay zekânın gerçek doğasını anlamak için de soyut düşüncelerin ve eski materyalizmin dar kalıplarını aşmalı; Marx’ın nesneleri tarihsel ve somut koşulları içinde değerlendiren yöntemini esas almalıyız.
Öz Kavramı
Büyük düşünürler Batı felsefe tarihi boyunca özü genelde değişmeyen bir varlık olarak görmüşlerdir. Onlara göre öz, dışarıdan gördüğümüz olayların arkasında saklanan ve o nesnenin var olmasını sağlayan temel nedendir. Dış görünüşle yetinmeyen felsefeciler, sürekli değişen durumların arkasında aslında “ne olduğunu” merak etmiş ve bu merak insanın öz kavramını anlamasını sağlamıştır. Ancak düşünürlerin izlediği yollar birbirinden farklı olmuştur.
Platon, dünyayı duyularımızla algıladığımız alan ile zihnimizle kavradığımız düşünceler alanı olarak ikiye ayırmıştır. Ona göre asıl gerçeklik zihindeki düşüncelerdir (idealar); çevremizde gördüğümüz tekil nesneler ise ancak bu düşüncelerden pay aldığı sürece var olabilir. Yani Platon’a göre bir şeyin özü, o şeyin dışındadır. Aristoteles ise özü “bir şeyin ne ise o olması” şeklinde tanımlayarak somut nesnelerin kendilerine ait bir özü olduğunu kabul etmiş, nesneler arasındaki farkları da kendi varlık yapılarına bağlamıştır. Bu iki filozofun izinden giden sonraki Batılı felsefeciler genel olarak iki gruba ayrılmıştır: Birincisi, özü aynı türden şeylerin ortak özellikleri olarak gören anlayıştır. Örneğin Hobbes ve Spinoza, insanın gerçek özünü, insan dahil tüm canlılarda bulunan “kendini koruma ve hayatta ayakta kalma güdüsü” olarak tanımlamıştır.
İkinci grup ise bir şeyi başka şeylerden ayıran özel nitelikleri o şeyin özü sayan anlayıştır. Örneğin Feuerbach, insanın özünü ararken şu soruyu sorar: “İnsanı hayvandan ayıran temel fark nedir? Bunun en basit ve en açık yanıtı bilinçtir.” Feuerbach’a göre akıl, sevgi ve irade insanın en yüksek gücüdür; insanın temel özü ve varoluş amacıdır. Filozofların ortak noktalardan tekil farklara doğru kayan bu bakış açısı, felsefenin nesnelerin iç yapısındaki derin bağları kavramada giderek ilerlediğini gösterir.
Marx’ın insanın özüne dair düşünceleri güçlü bir tarihsel birikime dayanır ve geçmişteki düşünürlerin hem ortak özelliklere hem de özel farklara dayanan yaklaşımlarını birleştirir.
Marx, Kapital’de Bentham’ın faydacılık anlayışını eleştirirken şöyle der: “Eğer fayda ilkesini insana uygulamak ve insanın tüm eylemlerini buna göre değerlendirmek istiyorsak, önce insanın genel doğasını, ardından her tarihsel dönemde değişime uğrayan özel doğasını incelememiz gerekir.” Marx’a göre insanın özünün iki boyutu vardır: Birincisi tüm insanlarda ortak olan genel öz, ikincisi ise farklı tarihsel dönemlerin ve toplumsal koşulların biçimlendirdiği özel özdür. Bu iki boyut, Marx’ın klasik Alman Felsefesi’ni eleştirel bir gözle inceleyip geliştirmesinden doğmuştur. Böylece Marx, insanı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp gerçek ve somut yaşamın içinde ele almayı başarmıştır.
Marx, 1844 Yılı İktisat ve Felsefe Elyazmaları kitabında insanın “türsel özü”nü bulabilmek için önce genel anlamda insan ile hayvan arasındaki farklara bakmış, ardından bu farkın nasıl ortaya çıktığını incelemiştir. Marx, Feuerbach’ın “insanı özel kılan şey onun özgür ve bilinçli olmasıdır” düşüncesini kabul etmiş ve “özgür ve bilinçli eylem insanın temel tür özelliğidir” demiştir. Marx insanın bu özelliğini iki açıdan ele alır: Birincisi, insan kendisini özgür bir varlık olarak görür ve doğayı kendi yaşamının bir parçası haline getirir; dar bir alanda sadece doğaya bağımlı yaşayan hayvanlar gibi davranmaz.
İkincisi, insanın bilinçli yaşam etkinliği onu hayvanlardan doğrudan ayırır. Buradaki “bilinçli olmak”, insanın kendi eylemlerini kendi iradesinin ve aklının konusu yapabilmesidir. Ancak Feuerbach’tan farklı olarak Marx, “özgür ve bilinçli olma” tanımının hâlâ yüzeysel bir gözlem olduğunu ve Feuerbach’ın bu konuda soyut kaldığını fark etmiştir. Marx bu yaklaşımı tersine çevirerek şunu söylemiştir: İnsan sadece düşündüğü için değil, üretim yaptığı ve doğayı pratik olarak değiştirdiği için bilinçli bir varlıktır. Yani insan, araç üreterek ve doğayı değiştirerek bilinçli bir varlık olduğunu pratik içinde kanıtlar. İnsan için “tür” kavramı sadece biyolojik bir sınıflandırma değildir; insanın yaşama ve hayatta kalma biçimidir. İnsanı hayvanlardan ayıran şey, bu toplumsal üretim ve yaşam biçimidir.
Bu durum bizi şu soruya getirir: İnsanın bu temel özü toplumsal yaşam içinde nasıl oluşmaktadır?
Marx, geçmişteki idealist tarih anlayışını eleştirerek insanın temel özünün nasıl oluştuğunu anlamak için toplumsal ve tarihsel bir bakış açısı geliştirdi. İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerin “özgürlük” ve “bilinç” olduğunu kavrayan Hegel’in tarihsel düşünme yöntemi, Marx’a kendi yöntemini geliştirmede bir çıkış noktası sağladı.
Marx, Hegel’in “insanın kendini oluşturmasını bir süreç olarak görme ve gerçek insanı kendi emeğinin bir sonucu olarak anlama” fikrini eleştirel bir şekilde kullandı. Bu süreç odaklı bakış sayesinde, insan ile hayvan arasındaki farkın insanın tarih boyunca harcadığı emekle yaratıldığını kavradı. Ancak Hegel emeği ve tarihi sadece zihinsel ve soyut bir süreç olarak görürken, Marx insanların yaşamını sürdürmek için yaptığı maddi üretimi insanlık tarihinin ve varoluşunun temeli yaptı. Gerçek üretime odaklanan Marx, insanın özünü, emeğin tarih içindeki biçim değişimleriyle anlayan özel bir bakış açısı geliştirdi. Marx şöyle der: “İnsanlar yaşamlarını nasıl sürdürüyorlarsa kendileri de tam olarak öyle kişilerdir. Dolayısıyla ne oldukları, ne ürettikleriyle ve nasıl ürettikleriyle doğrudan ilgilidir.” Gerçek üretim etkinliği, “nasıl üretildiği” noktasında tarihsel bir değişim taşır. Bu da insanın üretim araçlarını imal etmesinde ve kullanmasında görülür. Hayvanlar doğadaki hazır besinleri ve malzemeleri sadece kendi beden organlarıyla alabilirken; insan kendi ürettiği aletler sayesinde doğayı değiştirebilir. Bu aletleri sürekli geliştirerek kendi yaşamını ve kendi özünü tarih boyunca yeniden inşa eder.
Marx: Eski Materyalizmden Yeni Materyalizme
Marx’ın keşfettiği yeni materyalizm anlayışı, insanın özünü anlamayı daha somut bir noktaya taşımış; sorunu, “gerçek ve yaşayan insanlar” arasındaki bireysel farkları incelemeye kadar ilerletmiştir. Marx, Feuerbach’ın başarısının dini olayları dünya hayatındaki gerçek temellerine oturtmasında yattığını söyler. Ancak Feuerbach toplumun kendi içindeki çelişkileri ve çatışmaları göremediği için, dinsel duyguları tüm insanların doğuştan gelen ortak bir özelliği sanmış, insanı tek başına, toplumdan kopuk soyut bir varlık olarak ele almıştır. Onu yalnızca “tüm bireyleri sessizce birbirine bağlayan ortak bir tür” olarak anlamıştır. Feuerbach’a yönelttiği bu eleştiri, Marx’ın aynı türden insanlar arasındaki bireysel farkları inceleyen somut düşünme yöntemini oluşturmasını sağladı. İnsanın özü sadece insan ile hayvan arasındaki farklarda değil; gerçek insanların birbirleri arasındaki farklarda ve kendi maddi yaşamlarını üretme biçimlerinde ortaya çıkar. “İnsanın özü, tek bir insanın içinde bulunan soyut bir şey değildir; gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” Bu, Marx’ın insan emeğini toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla inceleyerek ulaştığı net bir sonuçtur.
İnsan ile hayvan arasındaki genel farklardan yola çıkıp bu farkların tarih içinde nasıl oluştuğunu gösteren ve gerçek bireyler arasındaki farkları somut olarak açıklayan Marx, genellik ile özel durumların birliğini esas alan diyalektik bir yöntem geliştirmiştir. Bu yöntem, bir şeyin gerçek doğasını incelemek için bize bilimsel ve akılcı bir araç sunar. Hızla gelişen yapay zekâ teknolojisi karşısında, günümüz sosyal bilimcileri Marx’ın tarihsel materyalist yöntemini kullanmalıdır. Böylece hem yapay zekânın insandan ve diğer varlıklardan farkını inceleyerek bu “insansı” yapının temel doğasını kavramalı, hem de gerçek üretim süreçleri içinden yapay zekânın nasıl doğduğunu ve toplumu nasıl etkilediğini anlamalıyız.
2. Tarihsel Materyalizm Açısından Yapay Zekânın Gerçek Doğası
Marx’ın insanın özüne dair geliştirdiği bu diyalektik yaklaşım, yapay zekânın hem insana benzeyen genel yapısını hem de gerçek hayattaki karşılığını anlamamıza ışık tutar. Yapay zekâyı tarihsel materyalizm açısından incelerken, onun peşinen insanla aynı iradeye, konuma ve öze sahip olduğunu varsayamayız. Aksine diyalektik ve tarihsel bir bakışla durum tespiti yapmalıyız. Bu noktada şu üç temel soruyu yanıtlamamız gerekir:
Birincisi, yapay zekâyı diğer varlıklardan ayıran temel içsel özellik nedir (insan ve diğer varlıklarla arasındaki fark)? İkincisi, bu özellik yapay zekânın tarihsel olarak nasıl ortaya çıkmasını sağlamıştır (tarihsel oluşum süreci)?
Üçüncüsü, yapay zekânın bu varlığı gerçek üretim ve yaşam içinde kendini nasıl göstermektedir (gerçek hayattaki rolü)?
Birincisi, yapay zekâ otomatik makine sistemlerinin “beyni” rolünü üstlenen, insanın bilgi ve mantık yürütme gücünün dışarıya aktarılmış bir biçimidir. Yapay zekânın ne olduğunu anlamak için iki adım atılmalıdır: Önce “Yapay zekâ nedir?” sorusu yanıtlanmalı, ardından bu tanımı geçerli kılan temel neden sorgulanmalıdır. Yapay zekâ 20. yüzyılın ikinci yarısında bilgisayar biliminin gelişimiyle ortaya çıkmıştır.
Yapay zekânın insan zekâsını taklit etme süreci üç aşamadan geçmiştir: İnsanın düşünce biçimlerini taklit etme, insanın deneyimlerini taklit etme ve insanın mantık yürütme yeteneğini taklit etme.
Yapay zekâyı doğadaki diğer şeylerden ayıran en temel kelime “yapay” olmasıdır. Doğadaki insan dışındaki şeyler insan için tamamen “yabancı bir varlık” iken, yapay zekâ insan eliyle nesneleştirilmiş bir araçtır. Yapay zekâ, insan tarafından veri ve sistemler üzerine inşa edilmiş, insana benzetilmiş bir işletim programı ve teknolojik bir araçtır. “Yapay zekâ” kavramına baktığımızda, öncelikle “yapay” ile “zekâ” kelimelerinin birleşimini görürüz. “Yapay”, doğal olmayanı; “zekâ” ise akıl yürütme yeteneğini ifade eder.
Yani yapay zekâ, insan eliyle yapılmış doğal olmayan bir akıl yürütme gücüdür. Yapay zekâ sadece bir “araç” değildir; onun arkasındaki mantık sistemini de incelemek gerekir. Alman filozof Heidegger’in belirttiği gibi: “Teknolojinin kendisi ile teknolojinin özü aynı şey değildir.” Dolayısıyla yapay zekâyı sadece sözlük tanımıyla ele alamayız; onun arkasındaki üretim ve mantık yapısına bakmamız gerekir. Bu yaklaşım, Marx’ın insanın özünü incelerken kullandığı yöntemle birebir örtüşür:
İnsanın özü sadece biyolojik bir canlı olmasında değil, pratik eylemleriyle doğayı ve kendisini değiştirmesinde yatar. Marx şöyle der: “Doğa kendi kendine makine üretmez… Makineler insanın sanayi emeğinin ürünleridir; doğa maddesinin insan iradesine boyun eğdirilmesinin araçlarıdır. Bunlar insan eliyle yaratılmış insan beyni organlarıdır; dışarıya aktarılmış bilgi gücüdür.”
Yapay zekânın “zekâ” kısmı, insanın akıl yürütme gücünün taklit edilmesine dayanır. Geleneksel makineler insan için “doğada insanın isteklerini yerine getiren organlar” ise ve insanın komutlarıyla çalışıyorsa; yapay zekâ tam da bu organların çalışmasını sağlayan komut sistemidir, yani insanın bilgisinin dışarıya aktarılmasıdır. Geleneksel bilgisayarlar insanın beyninin bir uzantısıysa, yapay zekâ insanın “zihinsel gücünün” bir uzantısıdır. Marx otomatik makine sistemlerini “kendi kendine çalışan değer” olarak tanımlamıştır. Geleneksel makineler insanın geçmişteki emeğinin otomatik işlemesi ise yapay zekâ bu sistemlere bir “kendi kendini yönetme programı” eklemiştir. Buradan da görüleceği üzere yapay zekâ, insanı taklit ettiği ölçüde insani özelliklerden pay almaktadır.
İkincisi, yapay zekânın tarihte ortaya çıkışı, üretim imkânlarının gelişmesinin kaçınılmaz bir sonucudur ve günümüz insanının zihinsel işlerini yaparken kullandığı otomatik bir araçtır. Tarihe geniş bir pencereden baktığımızda, insanın üretim biçiminin el emeğinden makineleşmeye, oradan da otomasyona geçmesi, üretim araçlarının gelişmesinin doğal bir sonucudur. Marx’ın yaşadığı dönemde makinelerin kendi kendine çalışması henüz yeni başlıyor olsa da Marx makine sistemlerinin gelişimi üzerine derin analizler yapmış ve bugün yapay zekâyı anlamamız için bize kılavuzluk edecek bir mantık sunmuştur.
Marx şöyle der: “Basit aletler, aletlerin bir araya gelmesi, karmaşık araçlar; sadece insan gücüyle çalışan araçlar, doğa güçleriyle (su, rüzgâr) çalışan araçlar; makineler; bir motoru olan makine sistemleri; kendi kendine çalışan motorlu makine sistemleri — işte makinelerin gelişim sırası budur.”
Yapay zekâ, Marx’ın bahsettiği bu otomatik makine sistemlerinin günümüzdeki devamıdır. İnsanın yaşamı dönüştürme pratiğinden doğmuştur ve insan eliyle değiştirilmiş dünyanın en yeni parçasıdır. Yapay zekânın doğuşu, insanın kendi gücünü ve bilgisini nesnelere aktararak kendini yeniden kanıtlama sürecidir. Bu süreç gösterir ki insan doğayı değiştirirken sadece yaşamak ve çalışmak için beden gücünü artıran araçlar değil, zihinsel işlerini kolaylaştıran araçlar da geliştirmiştir. Geçmişte el aletlerinden makineye geçilerek beden emeği nasıl otomatikleştiyse, geleneksel bilgisayardan yapay zekâya geçilerek de zihinsel emeğin bir kısmı otomatikleşmiştir. Yapay zekânın ortaya çıkışı sıradan bir teknoloji olayı değildir; doğrudan insanın üretim faaliyetlerine kök salmıştır ve üretim güçlerinin gelişimindeki zorunlu bir adımdır. İnsanın kendi düşünme yapısını dışarıya aktararak bir araca dönüştürdüğü tarihi bir dönüm noktasıdır. Yapay zekâ, bir üretim aracı olarak, Marx’ın “insan kendi gücünü ürettiği nesnelerde kanıtlar” fikrini doğrular. İnsan sadece fiziksel gücünü artıran makineler değil, zihinsel gücünün yerini alabilen akıllı araçlar da üretmiştir. Zihinsel emeğin otomatikleşmesinin felsefi önemi, emeğin yapısını değiştirmesi ve insanın konumunu yeniden biçimlendirmesindedir. Yapay zekâ sadece bedensel yükü hafifletmekle kalmaz, zihinsel rutin işlerin getirdiği bıkkınlığı da aşma imkânı sunar. Tekrarlayan, belirli kurallara dayanan ve devasa veri işlemeyi gerektiren basit zihinsel işler makineler tarafından yapıldığında, insan zihni özgürleşir. Marx’ın kapitalizmdeki makine kullanımına getirdiği eleştiriler, teknolojinin gelişimi ile teknolojinin içinde kullanıldığı toplumsal düzen arasında ciddi bir gerilim olduğunu gösterir. Yapay zekânın devrimci değeri sadece verimlilik artışında değildir; insanın zihinsel gücünün bir kanıtı olarak insanlık tarihinde yeni bir aşamadır. Yapay zekânın asıl değeri, sadece kol gücünü özgürleştirmesi değil, insanın kendi iradesiyle çok yönlü gelişmesine ve özgürleşmesine hizmet etmesidir. Yapay zekânın doğuşuna üretim açısından bakmak, teknolojinin doğal gelişimi ile insanın amaçlarının nasıl buluştuğunu gösterir. Yapay zekâ çağında insan; teknoloji ile insan arasındaki, verimlilik ile özgürleşme arasındaki diyalektik ilişkiyi derinlemesine düşünmeli, tarihsel materyalizmin ışığında yapay zekâ teknolojisini insanlığın faydaına olacak şekilde yönlendirmelidir.
Üçüncüsü, gerçek üretim ve yaşam içindeki insanla karşılaştırıldığında yapay zekâ, insanı aşan yönler taşısa da insanla eşdeğer olamaz; o ancak duygulardan, canlılık tecrübesinden ve gerçek bir pratik amaçtan yoksun “insansı” bir yapıdır.
Yapay zekânın bir gün kendi bilincini kazanıp kazanamayacağı ve insanı tamamen geçip geçemeyeceği toplumun en çok merak ettiği konulardan biridir. Yapay zekânın uzmanlık gerektiren ve veri odaklı alanlarda tek bir insandan daha üstün performans gösterdiği (örneğin satranç maçlarında insanı yenmesi gibi) bir gerçektir; ancak bu durum yapay zekânın her alanda insandan üstün olduğu anlamına gelmez. Yapay zekâ ile insan zekâsını karşılaştırırken “tek bir insan” ile “bütün olarak insanlık” ayrımını doğru yapmalıyız. Yapay zekâ bazı işlerde tek bir insanı geçebilse de bütün olarak insanlığın gerisindedir. Yapay zekâ, insanlığın yüzyıllar boyunca ürettiği ortak bilginin bir araya toplanıp hızlıca işlenmesidir. Bu yüzden yapay zekâlı bir robot tek bir birey gibi görünse de içinde tüm insanlığın ortak verisini taşır. Dolayısıyla tek bir insan ile bir robot arasındaki mücadele, özünde o insan ile “bütün insanlık birikimi” arasındaki bir mücadeledir. Günümüz yapay zekâsı yeni içerikler üretebilen bir yapıya bürünse, kendi kendine öğreniyor gibi görünse, hesaplama ve karar vermede insana çok benzese de bu yetenekler en nihayetinde insanın mantıklı düşünme yeteneğinin taklit edilmesinden ibarettir.
Yapay zekâ insanı tamamen aşamaz
Yapay zekâ şu iki temel nedenden dolayı insan zekâsından kökten ayrılır ve insanı tamamen aşamaz:
Birincisi, yapay zekâ insanın zihinsel gücünün bir uzantısı ve insan mantığının dışa vurumudur; ancak insan zekâsının temelinde yatan biyolojik yaşam ihtiyaçlarından, hislerden ve mantık dışı duygulardan yoksundur.
İnsanın zekâsı, hayatta kalma ve ihtiyaçlarını karşılama çabasından doğmuştur. İnsan kendi ihtiyaçlarını karşılamak için doğayla ilişki kurar, bu da onun hem bedenini hem zekâsını geliştirir. İnsanın dünya hakkındaki düşünceleri ve ürettiği bilgiler kendi beden deneyimleriyle sınırlıdır; ancak bu sınırlar insan zekâsının doğmasını sağlayan temel şarttır. Bu beden ve yaşam deneyiminden yoksun olan yapay zekâ, insan zekâsının sadece kavram, yargı ve mantık çıkarma yönünü taklit edebilir; ama hayatta kalma ihtiyacına dayanan gerçek bir “benlik” geliştiremez.
İkincisi, yapay zekâ gerçek anlamda bir pratik yapamaz, bu yüzden gerçek bir bilince sahip olamaz.
Tarihsel materyalizme göre bilincin hiçbir gizemli tarafı yoktur; bilinç, insanın gerçek dünyayla kurduğu pratik ilişkilerden doğar. Marx’ın dediği gibi: “Zihinsel olan şey, insanın beynine girmiş ve orada dönüştürülmüş maddi dünyadan başka bir şey değildir.” Bazı görüşler, akıllı robotların çevrelerini hissedebildiğini, verilere göre anlık kararlar verebildiğini, dolayısıyla insandan bağımsız bir bilince yaklaştığını savunur. Ancak kesin konuşmak gerekirse, her fiziksel tepki veya algı “pratik” değildir. Pratiğin en temel özelliği, insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çevresini “bilinçli ve köklü olarak” değiştirmesidir. Yani insanların kendi yaşam araçlarını üretirken aynı zamanda kendi toplumsal yaşamlarını da üretmesidir. Otonom araçlar gibi çevresini algılayan yapay zekâ sistemleri, insanın duyu organlarını taklit etse, veriler arasındaki mantıksal bağları kursa ve dış dünyaya tepki verse de bu durum sadece verilerin işlenmesidir. İnsanın eylemleri gibi bilginin doğruluğunu gerçek hayatta test edemez; kendi ihtiyaçlarına dayanan amaçlı bir ilişki kuramaz.
İnsanın dünya ile kurduğu gerçek pratik ilişkiler içinde yapay zekânın özünü tarihsel ve somut biçimde düşünmek, çağımızı anlamanın en sağlam yoludur. İnsanın ürettiği bir araç olarak yapay zekâ, insanın doğadaki isteklerini gerçekleştiren yardımcı bir organdır. Ancak bu organ insandan bağımsız bir varlık haline gelmemiştir; insanın doğayı değiştirme çabasından doğmuştur. Temelinde insanın emeğinin dışlaşması vardır ve insanın gücünü kanıtlar. Tüm insanlık bilgisinin bir toplamı olarak yapay zekâ, tek bir insanın aklından çok daha hızlı çalışsa da insan zekâsını doğuran temel yaşam deneyiminden ve pratik yapma yeteneğinden yoksundur. Bu yüzden sadece insanın akıl yürütme yeteneğinin dar bir alanda güçlendirilmesidir; insan zekâsını temelden aşamaz ve ondan nitelik olarak ayrılır.
3. Yapay Zekânın Doğasını Anlamanın Günümüzdeki Önemi
Yeni teknoloji devriminin merkezinde yer alan yapay zekâ, sadece geleneksel toplumsal kuralları ve ahlak ilkelerini zorlamakla kalmayıp insanın kendisini nasıl tanımladığını da sorgulatmakta, yeni bir yapay zekâ çağı yaratmaktadır. Derin teknolojik değişimler ve toplumsal dönüşümler karşısında “yeni nesil yapay zekânın önemini derinden kavramalı; planlama yapmalı, görevleri belirlemeli, altyapıyı sağlamlaştırmalı ve yapay zekânın ekonomik ve toplumsal gelişmeyle bütünleşmesini sağlayarak ülkemizde sağlıklı şekilde gelişmesini teşvik etmeliyiz.”
Tarihsel materyalizm, günümüz dünyasını anlamak için bize derin bir bakış açısı sunmaya devam etmekte; yapay zekânın özünü ve bu dönemin ruhunu kavramak için sağlam bir temel oluşturmaktadır. Yapay zekânın doğasını bu felsefi yöntemle anlamak, onun gerçek faydalarını ve sınırlarını net bir şekilde görmemize, karşılaştığımız sorunlara akılcı çözümler üretmemize yardımcı olur.
Yapay zekânın insandan ve diğer varlıklardan farkını doğru anlamak, onun yaratabileceği olumsuzlukları ve sunduğu özgürleşme imkânlarını tarafsızca değerlendirmemizi sağlar. Yapay zekânın gelişimi ve üretimde kullanılması, sadece verimliliği artırıp sanayiyi geliştirmekle kalmaz, insanların çalışma biçimini de kökten değiştirebilir.
Marx’ın makineler ile geleneksel el aletleri arasındaki farka dair tespiti, yapay zekânın devrimci niteliğini anlamamıza yardımcı olur. Marx şöyle der: “İşçi el aletini bedeninin bir parçası gibi kullanır, kendi becerisiyle ona can verir; bu yüzden alete hâkim olmak işçinin ustalığına bağlıdır. Makinelerde ise durum tam tersidir; makine işçinin yerine geçerek beceri ve güce sahip olur. Kendisi bir ustadır, içindeki mekanik yasalar sayesinde kendi ruhuna sahiptir.”
Yani makine, geleneksel aletler gibi insanın elinde basit bir araç olarak kalmaz; aksine insan, makinenin düzenli işlemesi için onun bir parçası haline gelir. Bu durumun tersine dönmesi iki önemli sonuç doğurur:
Birincisi, gerçek hayatta yapay zekânın üretime girmesi, kendiliğinden bir biçimde insanın özgürleşmesini sağlamaz.
Marx’ın belirttiği gibi, kapitalist düzen koşullarında çalışan insan kendi emeğine ve ürettiği ürüne yabancılaştığı için, bir emek ürünü olan otomatik makineler de insanı destekleyen bir güç olmak yerine insanı dışlayan bir güce dönüşür. İnsanı baskı altına alan, insanın kontrolünden çıkan ve insanın isteklerini boşa çıkaran yabancı bir güce bürünür. Bu süreç işbölümünün artmasıyla daha da derinleşir: “Makinelerin yaygınlaşmasıyla çalışmak tüm bağımsız ve çekici niteliğini kaybeder. İşçi makinenin basit bir eklentisi haline gelir; kendisinden istenen sadece son derece basit, monoton ve kolay öğrenilen hareketleri yapmasıdır.” İşçi, makine sisteminin sadece bir kolu veya aracı sayılır. Yapay zekâ, daha gelişmiş bir otomatik sistem olarak kapitalist düzende kullanıldığında yine kâr hırsına hizmet eder. Bu da üretimde insanın arka plana itilmesine, işsiz kalmasına ve “lüzumsuz” sayılan kesimlerin ortaya çıkmasına yol açar.
İkincisi ise çalışma/üretimin özüyle ilgilidir: Yapay zekâ, insanın kendi gücünü ve zekâsını dışarıya aktararak ürettiği bir araçtır.
Bu yüzden insanın üzerindeki ağır yükleri hafifletme potansiyeline sahiptir. Yapay zekânın üretime girmesi ve işleri otomatik hale getirmesi, insanları ağır ve zorunlu işlerden kurtarabilir. İnsanlara daha fazla serbest zaman kazandırarak kendi yeteneklerini geliştirmeleri için maddi imkân sağlar. Bu sayede insanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için daha az zaman harcar, kendi ilgi alanlarına ve yaratıcı işlere daha çok zaman ayırabilirler. Çalışmak sadece bir “geçim derdi” olmaktan çıkar, insanın kendini gerçekleştirdiği özgür bir eyleme dönüşür. Yapay zekânın sunduğu bu özgürleşme imkânı ile yarattığı olumsuzluklar çelişkili değildir; birbirine bağlıdır. Yapay zekâ toplum için gerekli çalışma süresini kısaltır; ancak kapitalist sermaye düzeni bu zaman tasarrufunu insanlara serbest zaman olarak vermez. Aksine daha fazla kâr elde etmek için kullanılır, işsizliği artırır ve insanların zamanını “boş ve çaresiz bir bekleyişe” dönüştürür. Yapay zekânın kendisi insanı dışlamaz; olumsuz ve kötü sonuçlar yapay zekânın kâr hırsıyla kontrol edilmesinden kaynaklanır.
Yapay zekânın toplumsal etkilerini doğru değerlendirmek, her şeyi aşırı öven “teknoloji hayranlığı” ile her şeye karşı çıkan “romantik teknoloji düşmanlığı” arasındaki çatışmayı aşmamızı sağlar.
Geçmişten bugüne bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi karşısında iki farklı tutum ortaya çıkmıştır:
Birincisi, Aydınlanma Dönemi ile başlayan ilerlemeciliktir.
Bu anlayış bilimi ve teknolojiyi dünyayı anlama ve yönetme aracı görür; bilimin gelişmesiyle insanların cehaletten ve felaketlerden kurtulacağına, daha ahlaklı ve düzenli bir topluma ulaşılacağına inanır.
İkincisi ise geçmiş geleneklerden beslenen romantizmdir.
Bu anlayış vicdan ve duygu gibi değerleri öne sürerek yeni çıkan teknolojileri eleştirir, modern krizlerin çözümünü eski geleneksel yaşam biçimlerine geri dönmekte arar. Günümüzde yapay zekâ karşısında alınan tutumlar da tıpatıp aynıdır:
Bir kesim teknolojinin doğaya karşı zafer kazandığını ve insanı özgürleştirdiğini savunarak sevinçle karşılarken; diğer kesim yapay zekânın insan uygarlığını yok edeceğinden korkarak yapay zekâ çalışmalarının tamamen durdurulmasını istemektedir.
Marx’ın düşüncelerinde bu iki bakış açısının mantıklı bir birleşimini ve eleştirisini görürüz. Bir yandan Marx, insan toplumunun daha ileriye gideceğine güçlü bir şekilde inanır ve gelişen üretim imkânlarını toplumun temeli sayar. Diğer yandan Marx şu gerçeği açıkça kabul eder: “Teknolojinin zaferi, sanki ahlakın bozulması pahasına kazanılıyor gibidir… Tüm buluşlarımız, maddi güçlere sanki akıllı bir insan ruhu verirken, insan hayatını basit bir maddi güce dönüştürmektedir.”
Ancak bu iki durum Marx’a göre bir çelişki değildir. İkisinin birleştiği noktalar şunlardır: Birincisi, Marx’ın bahsettiği teknolojik ilerleme ile ahlaki bozulma arasındaki çelişki, bu çelişki özel mülkiyete ve kâr düzenine dayanan toplumlara özgü geçici bir durumdur; teknolojinin kaçınılmaz bir kaderi değildir.
İkincisi, Marx “bir sorunun aşılması, o sorunu yaratan yoldan geçerek olur” ilkesini savunur.
Yani teknoloji insanı kendi kendine yabancılaştırsa bile, bu durum teknolojiyi reddederek veya yok ederek çözülemez. Aksine teknolojinin sunduğu yüksek üretim imkânları, bu yabancılaşmayı aşmanın tek yoludur. Marx’ın dediği gibi: “Bu gelişme olmadan sadece yoksulluk genelleşir; aşırı yoksullukta ise temel ihtiyaçlar için kavga yeniden başlar ve tüm eski kötü şeyler yeniden hortlar.”
Marx’ın bu yaklaşımı yapay zekâyı değerlendirirken bize kılavuzluk etmelidir: Hem teknolojinin üretim gücünü hem de insani değerleri birlikte savunmalı, toplumsal sorunları üretim biçimini insanca bir bicinde düzenleyerek çözmeliyiz.
Yapay zekânın gelişimi ve yarattığı büyük değişimler karşısında doğru tutum; ütopik özgürlükçü hayaller kurmak veya felaket senaryoları üretmek değil, tarihsel ve gerçekçi bir bakışla durumu soğukkanlılıkla incelemek, yapay zekanın sınırlarını ve imkânlarını doğru kavramaktır. Tarihsel materyalizm açısından bakıldığında yapay zekâ, özünde insanın zihinsel gücünün bir uzantısı ve dışa vurumudur. İnsanın ürettiği diğer otomatik makinelerin “beyni” konumundadır ve insan gücünün bir kanıtıdır. İnsanın zorunlu işlerden kurtulup kendini çok yönlü ve bütünsel bir biçimde geliştirmesi için sağlam bir maddi temel sunar.
Ancak yapay zekâ sadece insanın akıl yürütme yeteneğinin bir desteğidir; kendisi bir insan bedenine, yaşam tecrübesine ve pratik içine girme yeteneğe sahip değildir. Yapay zekâ insanı aşan “tanrısal” bir varlık olamaz; o sadece insanın özgürleşmesine hizmet edebilecek bir araçtır. Yapay zekânın doğasını bu felsefi yöntemle kavramak, insanın özgürleşmesini yapay zekânın gelişiminden kendiliğinden bekleyen hayalleri boşa çıkaracaktır. Gerçek özgürleşme; yapay zekâyı en iyi şekilde geliştirirken, toplumun geniş kesimlerinin dünyayı iyileştirme ve değiştirme pratiğini güçlendirmesi ile mümkün olacaktır.
