Batı Marksizmi ve Doğu’daki Devrimci Pratiğin Sonuçları: Batı Marksizminin Teorik Kısıtları Üzerine Düşünceler
Doğu’daki Devrimci Pratiklerin ve Emperyalizm Sorunlarının İhmal Edilmesi
Li Qiankun, Nisan 2025
Çeviri ve Notlar: Ali Elik
Yazar: Nanjing Üniversitesi Marksist Sosyal Teori Araştırma Merkezi’nde araştırmacı; Marksizm Okulu Dekan Yardımcısı; Doktora Danışmanı.
[Makalenin Kaynağı] Çağdaş Çin Marksizm Araştırmaları Dergisi, Sayı 4, 2025.

[Özet] Marx ve Lenin, Doğu ülkelerindeki devrimlerin dünya-tarihsel önemine büyük değer verdiler. Marksizm rehberliğinde, Doğulu halklar, Batı kapitalist sömürgeci yayılımı karşısında sömürge karşıtı mücadeleler yürüttüler ve kendi modernleşme yollarını araştırdılar, böylece Marksizmin hazinesini daha da zenginleştirdiler. Kökeninde gelişmiş kapitalizmin tarihsel bağlamına dayanan Batı Marksizmi, belirli tarihsel ve ideolojik nedenlerle kaçınılmaz olarak Batı-merkezli bir perspektif taşır. Batı Marksizmi, Batılı gelişmiş kapitalizmin sorunlarını tek evrensel insani sorun olarak ele alır, fakat bu evrensellik iddiası özünde bir tikelliktir; gelişmiş Batı kapitalist toplumlarına ait bir tikelliktir. Doğu uluslarının ve devletlerinin bağımsızlık, kurtuluş ve modernleşme arayışlarında kapitalist dünyanın siyasi ve ekonomik sistemine yönelik eleştirisi ve arayışları gerçekten evrensel bir sorun olarak kabul edilmelidir; bu pratiklerin önde gelen örneği ise Çin Komünist Partisi önderliğindeki Çine özgü modernleşmedir. Yurtdışı Marksizm ve çağdaş dünya kapitalizmi üzerine araştırmalarımızda, bilinçli olarak bağımsız bir bilgi ve söylem sistemi inşa etmeliyiz.
[Anahtar Kelimeler] Batı Marksizmi, Doğu Devrimi, Dünya Sistemi, Çin Modernleşmesi
Batı Marksizminin temel eseri olan Tarih ve Sınıf Bilinci’nin (Lukács) yayımlanmasının yüzüncü yılı ile birlikte, son yıllarda yerli ve yabancı akademisyenler, “Batı Marksizmi” ideolojik geleneğini ve son yüzyıldaki teorik etkisini yeniden inceleyip değerlendirmektedirler. [1] Reform ve açılma politikasından bu yana, Batı Marksizminin teorik kaynaklarının Çin’de tanıtılması, araştırılması ve bu kaynaklarla diyalog kurulması, Çin’de Marksist felsefe çalışmalarının önemli itici güçlerinden biri haline gelmiştir.
Batı Marksizmi, Marx’ın klasik eserlerini yorumlama, Marx’ın felsefi metodolojisini keşfetme ve çağdaş dünya kapitalizmini analiz etme konularında birçok erdeme ve öneme sahiptir. Batı Marksizminin ortaya koyduğu şeyleşme, rasyonalizasyon, “tek boyutlu insan” ve tüketimcilik gibi pek çok sosyo-kültürel sorun, genellikle Çin’in karşılaşacağı veya karşılaşmakta olduğu sorunlar olarak görülmektedir. Aynı zamanda, akademik tarih boyunca, Batı Marksizminin doğası hakkında her zaman keskin karşıt yargılar olmuştur. Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya, Batı Marksizmini doğrudan “burjuva doktrini” olarak kınamış ve Frankfurt Okulu’nu Batı “Marksizmi”nin bir parçası olarak görmüştür. Çin akademik çevrelerinde de benzer görüşler her zaman var olmuştur. Aslında, Batı Marksizminin ideolojik kaynakları Çin’e tanıtıldığında, hatalı bir biçimde “eleştiri nesneleri” olarak ele alınmışlardır.
21. yüzyılın başından itibaren, akademik üretim sisteminin gelişmesi ve iyileşmesiyle birlikte, akademik camia büyük ölçüde Batı Marksizminin doğasını tartışmaktan kaçınmış, bunun yerine belirli sorunların incelenmesi yoluyla Batı Marksizminin sınırlılıklarını belirlemeye odaklanmış, dünya görüşü, metodoloji ve duruş noktası/tutum gibi makro düzeyde bir yargıda bulunmamıştır. Günümüzde, Batı Marksizminin kısıtları sorununu yeniden ele almak, yüzyıl boyunca görülmemiş derin değişimlerin yaşandığı bugünkü dünyadaki değer çatışmalarına yanıt vermek ve bağımsız bir Çin söylem sistemi inşa etmek için önemli bir giriş noktasıdır.
Bu makale, Batı Marksizminin doğasına ilişkin yerli ve uluslararası akademik çevrelerdeki temsili tartışmaları gözden geçirmeyi amaçlamaktadır. Bu incelemede, Marksist teorinin ihmali ve Doğu’daki pratiğin yaygın şekilde ihmal edilmesinin, Batı Marksizminin önemli bir sınırlılığı olduğunu göreceğiz. Bu makale, bu sınırlılığın kök nedenlerini analiz etmeye ve Batı Marksizminin tarihsel boyutunda ve Batı Marksizminin dünya sistemi perspektifinde ortaya çıkan eksiklikleri keşfetmeye çalışacaktır.
Bölüm I. Batı Marksizminin Teorisinin Doğası Üzerine Tartışma
Akademik tarihe bakıldığında, yerli ve yabancı akademisyenler, Batı Marksizminin sınırlılıklarına yönelik makro bir perspektiften çok yönlü eleştiriler başlatmışlardır.
1955 gibi erken bir tarihte, Maurice Merleau-Ponty, Karl Korsch’un yargısından yararlanarak, Marx’ın düşüncesinin gelişimini bir koordinat olarak kullanarak, Lukács tarafından kurulan Batı Marksizminin sınırlılıklarına işaret etmişti, yani “temel yapının eylemsizliğini, ekonomik koşulların ve hatta doğal koşulların direncini ifade edememe” gibi açılardan [2].
Daha sonra Perry Anderson, dönüm noktası niteliğindeki eseri Batı Marksizmi Keşifleri’nde derinlikli ve klasik bir yargıda bulundu: Batı Marksizmi, teorik biçim ve tema açısından siyasi ve ekonomik konulardan felsefe ve kültüre kaymıştı: “Avrupa Marksizmi, ekonomik veya politik yapıları teorik ilgisinin merkezi meselesi olarak ele almaktan giderek vazgeçtikçe, tüm odağı temelde felsefeye kaydı.” [3] “Bir bütün olarak Batı Marksizmi, metodolojik meselelerden özsel meselelere geçerken, neredeyse tüm çabasını üstyapı çalışmalarına adadı.” [4]
Bu yargı, aslında Batı Marksizminin gelişiminin genel özelliklerini kavramıştır. Çağdaş akademisyenler, Batı Marksizminin keşiflerinin aynı zamanda Marksist politik ekonominin eleştirisinin belirli bir yorumuna dayandığını fark etseler de , Batı Marksizminin ana akımı nadiren sistematik ve derinlemesine politik ekonomi araştırması yapmıştır. [5],
Batı Marksizminin başlıca temsilcilerinin Kapital yorumu genellikle “meta ve para” bölümü ve ilgili konularla sınırlı kalır. Marksist politik ekonominin genel eleştirisinin anlaşılması ve yorumlanması oldukça yetersizdir. Bu durum, Batı Marksizminin çağdaş dünya sorunlarını incelerken tarihsel yöntemini kaybetmesine neden olmuştur. Burada, öncelikle Batı Marksist teorisinin sınırlılıklarına ilişkin yerli ve yabancı akademik çevrelerdeki bazı temsili tartışmaları gözden geçireceğiz.
1. Batı Marksizmi Marksizm midir tartışması?
Çin akademik çevrelerinde Batı Marksizminin sınırlılıklarına ilişkin tartışma, esas olarak 2000 yılı civarında “Batı Marksizmi”nin “Marksizm” olup olmadığı yönündeki tartışmada kendini göstermiştir. Çin’de Batı Marksizmi çalışmalarının öncüsü olan Prof. Xu Chongwen, önemli teorik katkılarından birini, Batı Marksizmi temsilcilerinin felsefi metodolojisini ve temel görüşlerini analiz ederek, ana görüşlerinin Marksizm’e aykırı olduğu ve “Batı Marksizminin Marksizm olmadığı” sonucuna vararak yapmıştır [6].
Bu yargı, kendisi tarafından savunulmuş ve sürekli olarak zenginleştirilip genişletilmiştir. O dönemde Çin’de Batı Marksizmi çalışmalarında yükselen bir yıldız olan Wang Yuchen, ilk olarak Xu Chongwen’in “Batı Marksizmi” tanımının doğruluğunu sorgulamış ve Batı Marksizmi kavramını Batı Marksizminin fiili gelişiminden özetlemeyi savunmuş [7], bu da Batı Marksizminin araştırmasının kapsamını genişletmiştir.
Xu Chongwen, Batı Marksizmi ile Leninizm arasındaki ilişkiyi, Batı Marksizmi ile modern idealist felsefe arasındaki ilişkiyi tartışarak ve Marksizmin bilimsel sistemine bağlı kalmanın temel tutumunu vurgulayarak, Batı Marksizminin temel teorilerini değerlendirmek için yanıt vermiştir [8].
Daha sonra, Batı Marksizmi çalışmalarının bir başka temsilci akademisyeni olan Duan Zhongqiao tartışmaya katılmış ve Xu Chongwen’in görüşlerini eleştirmiştir. Onun temel fikri, “orijinal anlamda Marksizm” ile “genişletilmiş anlamda Marksizm” arasında bir ayrım yapmak ve buna dayanarak “Marksizm” kavramını ve kapsamını inceleyerek, Batı Marksizminin de genişletilmiş anlamda Marksizme dahil olduğunu savunmaktı [9].
Xu Chongwen’in Görüşleri
Tartışma sırasında, Bay Xu Chongwen art arda üç yanıt yazmıştır. Temel görüşleri şunlardır: Birincisi, Batı Marksizmi ile Leninizm’in birbirine temelden karşıt olduğunu, özellikle Batı Marksizminin materyalizmin yansıma teorisine ve doğa diyalektiğine karşı çıkmasında bu karşıtlığın belirgin olduğunu savunmuştur.
Xu Chongwen böylece, Batı Marksizminin Marksizm’in “zorunlu bir tamamlayıcısı” olarak görülmesine kesinlikle karşı çıkmıştır.
İkincisi, Batı Marksizmi, Batılı idealist felsefenin büyük ölçüde içselleştirilmesi yoluyla, felsefi metodolojisinde kaçınılmaz olarak idealizmle lekelenmiştir.
Üçüncüsü, Avrupa Komünist Partisi’nin teorik sistemi ile Batı Marksizmi tamamen ayrı alanlardır. Batı Marksizminin kavram kapsamı birincisine doğru genişletilemez. İkisi arasında ayrım yapılmadığı takdirde, Çin’deki yönlendirici ideolojide “çoğulculuğa” sapma riski vardır.
Dördüncüsü, Xu Chongwen ayrıca bu tartışmadaki temel çatışmanın aslında Marksizm ve ondan türeyen düşünce akımlarının kökeni, özü ve doğası hakkındaki yargıda yattığına işaret etmiştir [10].
Bu tartışmaya geriye dönüp bakıldığında, her iki tarafın görüşlerindeki farklılıkların büyük ölçüde Marksist düşünce tarihi içinde farklı zaman dilimlerinde ve mekanlarda bulunmalarından kaynaklandığı görülmektedir.
Bu tartışmada, “Batı Marksizmi Marksizm’dir” görüşü, kendi rasyonelliğini vurgulamak için genellikle Batı Marksizminin kendine özgü tarihsel koşulları olduğunu vurgular. Gerçekten de gelişmiş kapitalist toplumlar dar bir dünya nüfusunu ve dar bir bölgeyi—Kuzey Amerika, Britanya ve Batı Avrupa’yı kapsar.
Xu Chongwen ise özellikle Leninizm’in evrensel anlamını vurgular. Ona göre, Leninizm, Marksizm ile Rus Devrimi pratiğinin birleşiminin ürünü olmasına karşın, bu birleşim Leninizm’in zaman ve mekan açısından spesifik olduğu anlamına gelmez, aksine Leninizm zaman ve mekanı aşan çağdaş bir değer ve anlamı temsil eder. “Çünkü Leninizm, Marksizm’i Rus Devrimi pratiğiyle birleştirirken, önce Marksizm’i emperyalizmle ve proleter devrim çağının gerçekliğiyle birleştirir. Emperyalizm çağında kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve sosyalist devrimin emperyalizmin en zayıf halkasını kırabileceği konusunda yeni bir teori ortaya koyar. Leninizm serbest rekabetçi kapitalizmi çağında Marx ve Engels’in sosyalist devrimin başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerde eş zamanlı olarak başlatılması ve ardışık olarak kazanılması gerektiği yönündeki teorik görüşünü değiştirdi. Ayrıca Leninizm Marksizm’in proleter devrimin temel sorunu üzerine teorisini ilerletti.”
Leninizm, emperyalizm çağındaki proleter devrim ve sosyalist devrim sorularını yanıtladığı için, teorik önemi Rusya ve Doğu ile sınırlı değildir. Bu nedenle, Batılı ülkeler için de bu öneme sahiptir ve dolayısıyla “uluslararası öneme” sahiptir [11]. Bana göre, Xu Chongwen’in burada vurguladığı, Marksizm ile Rus Devrimi pratiğinin birleşimi yoluyla elde edilen Leninizm’in evrensel anlamı, tam da derinlemesine ele alınması gereken çok ikna edici bir tezdir. Ancak bu konu, o dönemdeki tartışmada her iki tarafça da tam olarak tartışılmamıştır.
2. Doğu’daki devrimci pratiklerin ve emperyalizm sorunlarının ihmal edilmesi: Son yıllarda ortaya çıkan yeni bir perspektif
Son yıllarda uluslararası akademik camianın Batı Marksizminin sınırlılıklarına ilişkin tartışmasının, Xu Chongwen’in vurguladığı Leninizm’in içerdiği Doğu devrimi sorununun evrenselliğinden yola çıktığını belirtmekte fayda var.
Bu bizim için oldukça aydınlatıcıdır. Belki de bunlar arasında en dikkat çekici olanı, Amerikalı akademisyen Gabriel Rockhill’in Slavoj Žižek’i “kapitalizmin saray soytarısı” [12] ve Michel Foucault’yu “sahte radikal” [13] olarak sert bir şekilde eleştirmesidir.
Žižek ve Foucault şüphesiz Batı Marksizmi geleneğini paylaşmaktadır. Ancak Batı Marksizmi tartışmasında daha dikkate değer olan, İtalyan akademisyen Domenico Losurdo’nun “Batı Marksizminin Yeniden İnşası” adlı eserinde işaret ettiği Batı Marksizminin temel sınırlılığı, yani sömürge yayılımına ve sömürge karşıtı mücadeleye duyulan küçümsemedir: “Belirli bir Batılı filozofun (Marx’ın değil) gözünde, Doğu’daki sömürge katliamına ve köleleştirmeye karşı yapılacak umutsuz karşı direniş önemsizdir. Belirli bir Batılı filozofun (Marx’ın değil) hayran olduğu şey, mevcut dünyanın devrimci dönüşümü değil, çelişkisiz, çatışmasız ve dolayısıyla devlet aygıtına ihtiyaç duymayan uzaktaki bir ideal toplum arayışıdır.” [14] Losurdo, Batı Marksizmi temsilcilerinin bu konudaki kayıtsızlığını, muğlaklığını ve hatta göz ardı edişini analiz etmiştir.
John Bellamy Foster
Domenico Losurdo’nun görüşleri kesinlikle tek tek münferit vakalar değildir. Rockhill ile yaptığı bir röportajda, Amerikalı akademisyen John Bellamy Foster açıkça şunları belirtmiştir: “Batı Marksizmi, emperyalizm eleştirisini ve Üçüncü Dünya veya Küresel Güney’deki devrimci mücadelelere olan ilgiyi terk etmiştir.” Foster, Batı Marksizminin felsefi özelliklerinin “diyalektik materyalizmi ve materyalist ontolojiyi reddetmek” olduğunu ve bunun onu “klasik Marksizm”den ayırdığını düşünmektedir.
Bir diğer özellik ise “kapitalizmin emperyalist aşaması (ve tekelci kapitalizm) kavramını reddeden ve Üçüncü Dünya’daki devrimci mücadelelerin ve bu mücadelelerin ürettiği yeni devrimci fikirlerin önemini küçümseyen Batı Avrupa-merkezci bir Marksizm’dir.” [15]
Gabriel Rockhill
Konuşmalarında Rockhill ve Foster ayrıca “Batı Marksizmi”nin “Batılı Marksizm” ile aynı şey olmadığını vurgulamışlardır. Amerikan Monthly Review ve İngiliz New Left Review’un aslında iki farklı yol olduğundan bahsetmişlerdir.
Perry Anderson’ın Batı Marksizmi analizi, ekonomistlerin ve tarihçilerin çalışmalarını ihmal etmektedir. Aslında, Monthly Review’un sık yazarlarından Paul Baran, “Büyümenin Ekonomi Politiği” adlı kitabında öncelikle Üçüncü Dünya’nın kalkınma sorunlarını analiz etmektedir. “Gelişmiş Batı kapitalizmi”nin tarihsel koşulunun kendisinin tamamen “Batı Marksizmi”nin bir sınırlılığını oluşturmadığını, daha ziyade “Batı Marksizmi”nin kendisini “gelişmiş Batı kapitalizmi” çerçevesiyle sınırlamayı seçtiğini savunabiliriz.
Uluslararası akademisyenlerin Batı Marksizminin sınırlılıklarına yönelik eleştirileri, kimin daha radikal olduğuna dair basit bir rekabet olarak görülmemelidir. Bu eleştiriden çıkardığımız en önemli ders, emperyalist ve sömürge halklarının sömürge karşıtı mücadelelerinin dünya tarihsel öneminin, Batı Marksizminin teorik doğasını ve sınırlarını yargılamak için önemli bir perspektif olması gerektiğidir. Bir anlamda, Batı Marksizminin sömürgeciliğe ve emperyalizme kayıtsızlığı ile Marksist politik ekonomiye yüzeysel yaklaşımının doğuştan gelen bir bağlantısı olduğu ileri sürülebilir.
II. Doğu Devrimlerinin İhmal Edilmesi ve Batı Marksizminin Batı-Merkezci Teorisi
Eylül 1846’dan Aralık 1847’ye kadar Marx, o dönemdeki başlıca kapitalist ülkelerin dünya ticaretini ve bu süreçte meydana gelen sömürge köleleştirmesini titizlikle incelemiştir [16]. Marx’ın düşüncesinin gelişimine dayanarak, bu çalışmanın bir ölçüde Komünist Manifesto’daki kapitalist küreselleşme ve sömürge yayılımının derinlemesine tartışılmasının, özellikle de “Doğu’nun Batı’ya tabi olması durumu” iddiasının (Marx) temeli haline geldiğini çıkarabiliriz.
Kapitalist sömürge yayılımına odaklanmanın her zaman Marx’ın kapitalizm eleştirisinin önemli bir parçası olduğu söylenebilir. Marx’ın yaşlılık döneminde Doğu toplumu sorunları üzerine yaptığı araştırma ve tartışmalarda, benimsenen tutarlı yöntem, Doğu toplumunu her zaman kapitalizmin gelişimi tarafından şekillendirilen dünya siyasi ve ekonomik sistemi içine yerleştirmek olmuştur. Marx’ın düşüncesinde, kapitalist dünya sisteminin gelişiminin etkisi altındaki taraflardan biri olarak Doğu toplumunun pasif ve aktif yönleri özel bir öneme sahiptir.
1. Marksist Teori ve Doğu Toplumsal Sorunları ve Doğu Ulus-Devletleri Üzerine Pratik
Doğu toplumunun özgüllüğüne ilişkin tartışma, Kapital’in birinci cildinin ilk baskısının önsözünde yoğunlaşmıştır. Marx, kapitalist üretim ilişkilerini tartışırken, o dönemde geç gelişen bir modern ülke olan Almanya’nın ve “Batı Avrupa’daki diğer tüm ülkelerin” durumunun, “sadece kapitalist üretimin gelişmesinden değil, aynı zamanda kapitalist üretimin gelişmemesinden de muzdarip” olduğunu belirtmiştir. “Almanya’da modern felaketlerin yanı sıra, birçok miras kalan felaket tarafından da eziliyoruz” [17].
Bu klasik yargı daha sonra Lenin tarafından Rusya’nın durumunu tanımlamak için kullanılmıştır. Lenin, 1899 tarihli Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi adlı kitabında, Narodnik popülistlerin Rusya’nın durumuna ilişkin yargısına yanıt olarak Marx’ın bu yargısına atıfta bulunmuş ve Rusya’nın “sadece kapitalist üretimin gelişmesinden değil, aynı zamanda kapitalist üretimin gelişmemesinden de muzdarip” olduğunu belirtmiştir [18]. 1905 yılında Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktığı adlı eserinde bu cümlenin ikinci yarısını vurgulamıştır: “Rusya gibi ülkelerde işçi sınıfı kapitalizmden daha fazla, onun kapitalizmin azgelişmişliğinden muzdariptir.” [19]
Ekim Devrimi’nin zaferinden sonra sosyalist inşayı teşvik etme sürecinde Lenin bu görüşü defalarca vurgulamıştır. “İşçi sınıfının sadece kapitalist üretimin gelişmesinden değil, aynı zamanda azgelişmişliğinden de muzdarip olduğu” görüşünün, Marksist perspektifte Doğu toplumunun sorunlarının özü olarak kabul edilebileceği söylenebilir. Kapitalizmin küresel ölçekte yayılarak gelişmesinin getirdiği çelişkiler ve çatışmalar, kapitalizmin kendisinden kaynaklanmak yerine, çağdaş dünyanın ortak sorunlarıdır.
Doğu toplumlarının özel tarihsel konumu, onları kapitalist dünya sistemi karşısında sadece pasif bir konuma yerleştirmekle kalmaz, aynı zamanda Doğu toplumlarına tarihsel bir girişimde bulunma ve inisiyatif alma potansiyeli de verir.
Bu yaklaşım aslında, Marx ve Engels’in Rus Devrimi’nin dünya-tarihsel rolüne ilişkin öngörülerinde yansıtılmıştır. Marx ve Engels’in 1882’de birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto’nun Rusça versiyonunun önsözünde şunları belirtmişlerdir: Marx ve Engels “Eğer Rus Devrimi Batı proletarya devriminin bir sinyal işareti haline gelirse ve ikisi birbirini tamamlarsa, o zaman mevcut Rus komünal toprak mülkiyeti komünizmin gelişmesi için başlangıç noktası olabilir.” [20]
Ekim Devrimi’nden önce Lenin, emperyalizmin siyasi sonuçları üzerine derinlemesine bir analiz ve Rus Devrimi’nin dünya-tarihsel önemi üzerine derinlemesine bir yorum yaptı. Şunu belirtti: “Şüphesiz, Rus proletaryasının zaferi, Asya ve Avrupa’daki devrimlerin gelişmesi için çok elverişli koşullar yaratacaktır.” [21]
Ekim Devrimi’nin zaferi, dünya-tarihsel gelişimin itici gücünün Doğu’ya kaymasının başlangıcını işaret etti. Leninizm ve onun teşvik ettiği Ekim Devrimi ile ardından gelen Sovyet sosyalizm inşası, Marksizmin teorik inşasının dönüm noktasını oluşturmuştur. Bazı akademisyenlerin belirttiği gibi, “Lenin’in bahsettiği ‘Asya’nın Uyanışı’ olmalıydı ve ‘20. yüzyılı’ başlatan Avrupa değil, Asya idi” [22].
Doğu’daki Marksizmin Marksizmin Hazinesine Katkısı
Asya’nın uyanışı Marksizmin rehberliğinde gerçekleştirildi ve Doğu’daki Marksizm, devrim ve sosyalist inşa pratiğiyle birlikte, Batı Marksizminden çok farklı bir teorik biçim geliştirdi.
Doğu uluslarının ve ülkelerinin “sadece kapitalizmin gelişmesinden değil, aynı zamanda kapitalizmin gelişmemesinden de” muzdarip olma durumuyla karşı karşıya olmaları nedeniyle, Batı Marksizmiyle karşılaştırıldığında, Doğu Marksizmi teori ve pratikte çok sayıda görevi bir arada üstlenmiştir.
Bir görüşe göre Batı Marksizmi düşünürleri, eleştirel bakış açısını gelişmiş kapitalizmin egemen biçiminin eleştirisine odaklamakta, Marx’ın tarihsel materyalizmini kapitalist toplumun öz-anlayışı olarak tanımlamakta ve böylece Marx’ın felsefi alandaki devrimini kapitalist toplumsal biçimlerin temeliyle sınırlandırmaktadır. [ 23 ]
Aynı zamanda, gelişmiş kapitalizmde, kapitalist üretim örgütlenme biçiminin regüle edilmesi, ayarlanması ve proletaryanın devrimci kavga iradesinin geri çekilmesi nedeniyle, Batı Marksizmi ideolojik eleştiriye ve özneye yönelik felsefi araştırmaya büyük önem vermektedir.
1960’lardan sonra, Batı Marksizmi eleştiri temalarını kapitalist modernleşme sürecindeki bir dizi sorunun eleştirisine odaklamıştır. Doğu’daki Marksistler, hem kapitalizm öncesi toplumsal faktörlere hem de kapitalist toplumsal faktörlere karşı çıkmak gerektiğinden, Marx’ın tarihsel materyalizmin yeni dünya görüşünün tarihsel çağrışımı ve nesnel yasalara vurgu, evrensel bir bilimsel teori olarak gerçekten öne çıkarılmaktadır.
Çin’i örnek alırsak hem kendi ülkesinde hem de emperyalist ülkelerde gerici güçlerle karşı karşıya kalan Çin Komünist Partisi’nin devrimci programı anti-emperyalizm ve anti-feodalizm olmuş ve zaman içinde işbirlikçi tekelci bürokratik kapitalizm yeni demokratik devrimin üç düşman dağından üçüncüsü olarak tanımlanmıştır.
Bu çözüm, Çin gerçekliğini Marksizmi kullanarak analiz etmekten türetilen kaçınılmaz bir cevaptı. Çin Komünist Partisi’nin ilk öncelikli görevi, Yeni Demokratik Devrimi tamamlayarak sosyalist devrimi mümkün kılmaktı. Çin’de 1956’da başlayan sosyalist devrim ve sosyalist inşa döneminde, sosyalist sanayileşme öncelikli birincil görev haline geldi.
1978’de başlayan yeni reform ve dışa açılma ve sosyalist modernleşme çağında, sosyalizmin özünün ne olduğunu kavramak, üretici güçleri geliştirmek ve sermayenin gelişim yasalarını kavramak ve sermayeyi sosyalizmin gelişmesine katkıda bulunacak tarzda yönetmek yeni teorik görevler -daha sonra da pratik görevler- haline geldi. Yeni dönemde, Xi Jinping’in Yeni Çağ İçin Çine Özgü Sosyalizm Düşüncesi, Marksizmin Çinleştirilmesinde yeni bir sıçrama gerçekleştirdi. Bu düşüncenin ayırt edici özelliği, sadece Çin’in nereye gittiği sorusuna değil, aynı zamanda dünyanın nereye gittiği sorusuna da bilimsel olarak cevap vermesidir. Bu görüş sadece çağdaş Çin Marksizmi değil, aynı zamanda 21. yüzyıl Marksizmidir.
Batı Marksizm’i ve “Doğu Marksizminin” teorik görevlerini ve özelliklerini karşılaştırırsak şu soru ortaya çıkıyor: Hangisi daha evrensel, Batı mı yoksa Doğu mu; yani dünya tarihinin itici gücünü hangisi taşıyor?
Lenin, gelişmiş kapitalizmin gelişim trendlerini yakından derinlemesine incelemiş olsa da, daha da önemlisi, dünya tarihinin itici gücünü oluşturanın artık gelişmiş kapitalizmin kendi iç çelişkileri değil, emperyalizm tarafından inşa edilen dünya sistemi ile sömürge ve yarı sömürge halkları arasındaki çelişkiler olduğunu görmüştü.
Ancak Lenin’in bu görüşleri, Lukács gibi birkaç erken dönem Batı Marksistinde bir ilgi bulması dışında, Batı Marksizminin sonraki gelişiminde göz ardı edildi. Losurdo’nun analizine göre, Batı Marksizminin gelişiminde, sınırlı sayıda yazıları ve teorik faaliyetleriyle sadece Lukács ve Marcuse, Doğu devrimlerine gerçekten değerli yanıtlar sundular.
Klasik Batı Marksizminin Doğu devrimlerini ihmal etmesi, Batı Marksizminde ve hatta çağdaş Batı radikal sol teorisinde örtük olarak Batı merkezli bir bakış açısına doğrudan yol açtı.
Bölüm 2. Batı Marksizminin Doğu Devrimlerini İhmal Etmesinin Nedenleri
Batı Marksizmi, Doğu uluslarındaki Marksizmin teori ve pratiğini neden ihmal etti? Burada, sebepleri iki noktada özetlemeye çalışıyoruz.
Birincisi, Batı Marksizminin başlıca temsilcileri, Avrupa ve Amerika’daki en gelişmiş kapitalist dünyayı düşünce nesnesi ve başlangıç noktası olarak kabul etmiştir.
Bu, bir yandan kapitalist üretim biçimini çağdaş tarihin en yeni ve en temel itici gücü olarak görmelerine; diğer yandan, gelişmiş Avrupa ve Amerika kapitalizminde proletaryanın sınıf bilincinin “şeyleşmesi ve yabancılaşması” (nesneleşme) nedeniyle, Batı Marksizminin başlıca temsilcilerinin kapitalizmdeki özne-nesne çelişkisini temel sorun olarak görmelerine yol açmıştır. Gabriel Rockhill’in acımasız bir tonda yargıladığı gibi: Batı Marksistleri “entelektüel işçi aristokrasisinin (aydın) üyeleridir”, “onlar dünyadaki teorik üretim için en iyi maddi koşullardan yararlanırlar” ve “sıradan işçi aristokratları gibi, egemen sınıfın emperyalist sömürü ziyafetinin artıklarından yararlanırlar”. [ 24 ]
Kısacası, Batı Marksizminin geliştiği maddi koşullar, onarın teorik düşüncelerini belirleyici bir şekilde etkilemiştir. [ 25 ]
İkinci olarak, Batı Marksizminin bu ihmali belirli tarihsel koşullara da bağlanabilir.
II. Dünya Savaşı öncesindeki çalkantılı ortam, o dönemin özgün uluslararası siyasi koşullarla birleşince, Sovyetler Birliği ile Almanya arasında Molotov-Ribbentrop Paktı’nın imzalanmasına yol açmıştı; Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından Sovyet planlı ekonomisi üzerine yapılan ilk araştırmalar yapıldı; ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde Stalin’in tamamen reddedilmesi—tüm bu olaylar— Batı Marksizminin gelişimine etkide bulundu..
Bu olayların tümü, ana akım Batı Marksizminin Sovyetler Birliği’nin sosyalist pratiğine karşı olumsuz bir tutum sergilemesine, hatta onu kapitalist moderniteyi aşamayan bir ayna görüntüsü olan “tekelci devlet kapitalizmi” olarak görmesine katkıda bulundu. Böylece, Batı Marksizminin ana temsilcileri, gerçek sosyalist devrimci gündemi bir “çıkmaz sokak” olarak görüp, pratikte kapitalist egemenliği gerçekten kıramadıkları için, nihayetinde büyük ölçüde estetik kurtuluşa dayalı bir “mesih kompleksine” dayanan teorik bir yola başvurdular.
Sosyalist devrim ve sosyalist inşanın özel görevleri, Doğu Marksizmini farklı misyonlar üstlenmeye yöneltti; bunun nedeni tam olarak yukarıda bahsedilen “Doğu ülkelerindeki toplumsal sorunlardı” – Yani Doğu ülkelerinde “kapitalizmin hem gelişmesinden hem de zayıflığından muzdarip olma” durumu. Doğu’daki Marksistlerin pratiği kaçınılmaz olarak kapitalizmi eleştirmekten ve aşmaktan sosyalizmi inşa etmeye, kapitalizmi aşmaktan sermayeyi sosyalizmin daha güçlü gelişimi için kullanmaya doğru ilerlemek zorunda kaldı. Bu gerçeklik, Doğu Marksizminin teorik inşa çabaları içinde yaptığı araştırmalara yol açtı ve bu da Doğulu Marksistlerin materyalizmin ontolojik inşasına ve genel tarihsel yasaların genelleştirilmesine daha fazla vurgu yapılmasıyla kendini gösterdi.
Bu, Doğulu Marksistlerin Sovyetler Birliği ve Batı’nın Marx’ın metinlerine farklı yaklaşımlarında görülebilir. Örneğin, 1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları 1932’de Batı’da yayınlandıktan sonra, insan doğasının yabancılaşması fikrinde yer alan hümanist felsefe, başından beri dikkatlerin odağı olmuştur.
Aynı zamanda, Sovyet filolog Ryazanov bu eseri, felsefe, siyasi ekonomi ve bilimsel sosyalizmi kapsayan Marksist teorik sistemin ilk keşfi olarak değerlendirmiştir. Alman İdeolojisi’nin “Feuerbach” bölümündeki tarihsel materyalizmin genel yasasının inşası, Batı tarafından başından beri göz ardı edilmiş, ancak Ryazanov tarafından büyük değer görmüştü. [26].
Bölüm 3. Batı Marksizminin Batı merkezli özellikleri
Özgün sosyal ve maddi koşullar ve tarihsel durumlar nedeniyle, Batı Marksizmi Doğu toplumlarının sorunlarını ciddi şekilde ihmal etmiş ve bu ihmal aynı zamanda Batı Marksizminin özgün Batı merkezli özelliklerini de belirlemiştir.
Batı Marksizmi, gelişmiş kapitalizmi eleştirerek moderniteye yönelik bir eleştiri sunar. Modernite eleştirisi alanında, Batı Marksizmi, Doğu ulus devletlerinin sosyalist pratiğinin kapitalizm tarafından belirlenen modernitenin ötesine geçemeyeceklerini savunur.
Ancak bu küçümseme, Marksizmin ve Marksistlerin farklı ulus devletlerde üstlendiği farklı görevleri göz ardı etmek anlamına gelir ve dünya tarihinin başlıca çelişkilerindeki değişiklikleri görmediklerini ortaya koyar. Batı Marksizmi, kapitalizmi aşmayı merkezi teorik tema olarak ele alırken, Doğu Marksistleri bu soruna ilaveten sermaye ve devlet biçimlerini kullanma yoluyla sosyalist devrim ve sosyalist inşayı nasıl gerçekleştireceklerini araştırmak durumunda kalmışlardır.
Merleau-Ponty, Doğu Marksizminin ve Batı Marksizminin farklı teorik görevlerinin olduğunu, onların diyalektik ve materyalizm ile ilgili sorunları anlama biçimlerini farklılaştırdığını kabul etmiştir. [27] Bu değerlendirme oldukça doğrudur. Batı Marksizminin önemli bir kurucusu olan Lukács, teorik araştırmasında Batı Marksizminin teorik özelliklerini açıkça yansıtır. Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci adlı eserinde emperyalizm ve sömürgecilik konularına değinmemiştir. 1924’te yazdığı Lenin adlı kitabında emperyalizm ve sömürgecilik meselelerinin büyük önemini onaylamış olsa da, bu mesele Lukács’ın gençlik çağında onun odak noktası değildi. [28]
Lukács, ancak olgun çağına geldiğinde Tarih ve Sınıf Bilinci kitabında yaptığı hatayı kabul etti ve Leninizmin ilgilendiği “gerçek pratik” ve “sosyalist sınıf bilinci”ni ihmal ettiğini yazdı. [29]
Batı Marksizminin Doğu toplumunun sorunlarına yönelik kayıtsızlığını topluca listelememize gerek yok, Losurdo bunu zaten yapmıştır.. Batı Marksizminin en önemli bileşeni olan Frankfurt Okulu’nu inceleyerek bu Batı Marksizminin Batı merkezli özelliği daha net anlayabiliriz.
Frankfurt Okulu: Wittfogel ve Horkheimer
Frankfurt Okulu üyeleri arasında, özellikle Doğu sorununu inceleyen ilk kişi Karl August Wittfogel’di, ancak daha sonra komünizm karşıtı bir konumu benimseyen bu kişi dışında, bu araştırmayı yapan başka kimse yok. Frankfurt Okulu’nun ilk dönemlerinde, Friedrich Pollock da Sovyet planlı ekonomisinin araştırmasına odaklanmıştı. Ancak genel olarak, onların Sovyet pratiğinde gördükleri şey, devlet kapitalizmine, yani planlı ekonomiye benzer bir şeydi ve savaştan sonra en iyi seçenek olarak “demokratik devlet kapitalizmini” görüyorlardı. [30]
Bu tutum, büyük ölçüde Frankfurt Okulu’nun Doğu devrimi ve sosyalist inşaya yönelik tutumunu yansıtmaktadır. 1940’larda Horkheimer’ın “haraç” sorununa büyük ilgi duyduğunu ve bu temelde Marksizmin sınıf görüşünü güncellemeye çalıştığını, toplumsal çelişkilerin gerçek yapısının sınıflar arasında mücadele yerine çıkar grupları arasında mücadele olduğunu savunduğunu belirtmekte fayda var. 1940’larda Max Horkheimer ve Frankfurt Okulu, Amerika’daki sürgünleri sırasında “haraç teorisi”ni geliştirdiler. Modern tekelci kapitalizmin ve faşizmin mafya örgütleri gibi işlediğini, evrensel yasaların yerini işlemsel, korumaya dayalı bir tahakkümle değiştirdiğini savunmak için Amerikan suç dünyasında kullanılan “haraç” terimini kullandılar.
Horkheimer
Horkheimer, gelişmiş kapitalizmdeki sınıf ilişkilerindeki yeni değişiklikleri, yani işçi sınıfı aristokrasisi ve orta sınıfın yeni sorunlarını “gangsterlerin haraç” teorisi aracılığıyla analiz etti. Hatta bu sorunların nedenlerini bir ölçüde tekelci kapitalizm perspektifinden bile analiz etti. Ancak Horkheimer, aynı zamanda Marksist sınıf teorisini ve onun üzerine kurulmuş olan proletarya devrimci partisi teorisini de yapıbozuma uğrattı. [ 31 ]
Bu garip duruş, Horkheimer’ın devrimci özneye duyduğu umutsuzluk ve tarihe dair karamsarlığıyla tutarlıdır. Batı merkezciliğinin teorik özellikleri, tarihsel bakış açısında mesihçilik ve duruş noktası (stand point) olarak elitizm olarak görülebilir. Bu iki teorik özellik günümüze kadar devam etmiştir. Gerçek pratiğin olasılığını inkar etmek ve saf teorik eleştiriye geri çekilmek ve işçi sınıfı hareketini ve öğrenci hareketini yabancılaştırmak, tüm bu tutumlar, Batı Marksizminin temel sorununun temel olarak gelişmiş kapitalist ülkelerdeki orta sınıfa mensup olan aydınların sorunu olduğunu göstermektedir.
Frankfurt Okulu’nun Batı merkezli doğası, Frankfurt Okulu’nun kilit üyelerinin birkaç kuşağının Filistin sorununa yönelik tutumlarında da yansıtılmaktadır. [32] Martin Jay bu konuyu ayrıntılı olarak ele almıştır. Martin Jay bir ölçüde “uygar dünyanın” tutumunu paylaşmasına karşın, Frankfurt Okulu’nun bu Avrupa merkezciliğinin “hayal kırıklığı yarattığını” açıkça ortaya koyuyor. Martin Jay şöyle diyor: “Yani, Frankfurt Okulu Amerikan ve Avrupa bağlamının dışındaki olaylara nispeten kayıtsızdır veya daha doğrusu, Batı dışındaki Filistin ulusal kurtuluş hareketi dahil anti-emperyalist hareketlere sıklıkla yüklenen kurtarıcı role şüpheyle yaklaşmaktadırlar… Frankfurt Okulu’nun kendi etki alanının dışındaki olaylara karşı gösterdiği göreceli kayıtsızlık çoğu zaman bu olayları onaylamama anlamına gelir”. [33]
Ancak Martin Jay de bu sorunu oldukça belirsiz bir şekilde tartışmıştır. Frankfurt Okulu Sosyal Araştırma Enstitüsü’ndeki iki kuşak akademisyenin 1968 civarındaki Filistin sorununa yönelik tutumuna odaklanıyor. Sömürgecilikten arınma sürecinin henüz bitmediğini ve dünya sömürge sisteminin kalıntılarına karşı mücadelenin hâlâ sürdürülmesi gerektiğini belirtiyor. Ancak Martin Jay daha sonra üslubunu değiştiriyor ve şöyle yazıyor: “sömürgecilik sonrası sürecin söyleminde sömürgeciliğin kurbanlarını kolayca romantize edemeyiz. Batı egemenliğinden kurtulduktan sonra, bir zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ olarak adlandırılan ve şimdi sıklıkla ‘Küresel Güney’ olarak adlandırılan bu ülkelerin veya diğer ülkelerin, bazı Avrupalı aktivistlerin onlara verdiği kurtuluşu elde edemeyecekleri ve bu ülkelerin ütopya potansiyeline sahip olmadıkları açıktır. ‘Dünyanın yoksul insanlarına’ sempati duymak başka bir şey, insanlığı kurtarmak için onlara güvenmek başka bir şeydir.” [34]
Martin Jay, Frankfurt Okulu’nun başlıca üyelerinin Doğu’nun ezilen halklarına karşı kibirli tavrını açıkça anlatmıştır. Oysa, Batı Marksizminin ana gövdesi olan Frankfurt Okulu’nun içindeki Alman eleştirel akım teorisyenlerinin aksine, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fransa’da, sömürge sorununu farklı perspektiflerden analiz eden birçok bilim insanı yetişmiştir. Bu kısmen Fransız sömürge sisteminin çöküşüyle ilgilidir ve birçok Fransız teorisyenin sömürgelerle ilgili geçmişi vardır. Ayrıca, yapısalcılık ve post-yapısalcılık akımlarının metodolojilerinde gördüğümüz “öteki”ye yapılan vurgu, Fransız Marksizminin “bilinçaltını” oluşturan dünya sistemi sorununu da ima etmektedir.
III. Doğu Devriminin Evrensel Önemi ve Çağdaş Çin’deki Marksizm araştırmalarının Misyonu ve Görevleri
Aslında tam da Batı Marksizminin ekonomi politiğe yönelik eleştirel bakış açısının eksikliği, tarihsel boyutun kavranmasında zayıflamaya yol açarak Batı Marksizminin kapitalizmin gelişiminde geçirdiği son dönüşüme etkili bir teorik yanıt vermesini engellemektedir. Bir yandan Batı Marksizminin burjuva teorisine yönelik eleştirisi tarihsel bilinci yitirmiştir, böylece Batı Marksizminin kendisi de tarihsel bilincini yitirmiştir. Batı Marksizmi, teorik bilincini sadece gelişmiş kapitalizmle sınırlandırmıştır; bu görüşü, daha önce bahsedilen Horkheimer’ın “gangster haraç” teorisine dayandırabiliriz. Horkheimer’ın “gangster haraç” teorisi, proletaryanın devrimci programlarının terk edilmesi ve sömürge direniş mücadelelerinin göz ardı edilmesi ve küçümsenmesiyle birlikte yayılmıştır.
Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağının eleştirel teorisi ekonomi politik eleştirisine dayanmasına rağmen, bu ekonomi politik eleştirisi sadece gelişmiş kapitalizmi inceleme nesnesi olarak ele almış ve sadece ekonomi politik eleştirisinin temel kategorilerinin eleştirisi düzeyinde kalmış, böylece kapitalist dünya sistemini analiz etme şansını ve olasılığını kaybetmiştir. Adorno’nun sosyal felsefesinin önemli bir teorik aracı olan değişim (alış-veriş) soyutlaması, kapitalist üretim biçimi temelinde var olan yerleşik kapitalist topluma dayanan tipik bir kavramsal biçimdir [35].
Adorno’nun değişim soyutlaması (Tauschabstraktion)
Adorno’nun sosyal felsefesinde değişim soyutlaması (Tauschabstraktion), kapitalist toplumda insanların ve nesnelerin niteliksel özelliklerinin silinerek niceliksel ve soyut birer değere indirgenmesini açıklayan temel bir eleştiri aracıdır.
Ancak Horkheimer ve Adorno bu değişim soyutlaması kavramını tüm nesneleri analiz etmek için ve Batı rasyonel geleneğini yapıbozuma uğratmak için kullandılar. Savundukları değişim soyutlaması kavramının, antropoloji ve tarihteki insanlar arasında yaşanmış olan değişim (alış-veriş) biçimlerinin gerçeğiyle uyuşmadığını görmek istemiyorlardı. Oysa Marcel Mauss “Hediye”yi yayınladığı günlerden sonra, insanlar arası değişimlerin tarihin büyük bir bölümünde toplam sunumun sembolik bir değişim sistemine dayandığı gerçeğini ortaya koymuştu. [ 36 ].
Marcel Mauss’un 1925 yılında yayımlanan Hediye (Armağan Üzerine Deneme) adlı ünlü eseri, karşılıklı hediyeleşmenin saf ve gönüllü bir masumiyetten öte, toplumsal bağları kuran ve koruyan zorunlu bir karşılıklılık kuralı olduğunu savunur.
Görüldüğü gibi Horkheimer ve Adorno’nun bizzat kendileri de Batılı modern kapitalist toplumunun şekillendirdiği değişim soyutlaması ideolojik yanılsamasına düşmüşlerdi. Batı Marksizmi düşünürlerinin felsefi metodoloji ve kültürel üstyapı perspektiflerinden yaptıkları ideolojik eleştirileri bu fikirlerin gerçek dünyadaki kökenlerini —-yani modern Batı kapitalizmini— görmüş olmalarına karşın, bu kökenlerin doğasına daha fazla derinine inmeyi çoğu zaman başaramamışlardır.
Bunun yerine, onlar modern Batı kapitalizmini tek başlangıç noktası olarak ele almışlar, tüm teorik bagajlarını modern Batı kapitalizminin eleştirisine ayırmışlar ve Batı’nın dışındaki dünyayı dikkate almayı ihmal etmişlerdir. Sömürge boyunduruğu altındaki uluslardaki insanların kaderinden hiç etkilenmeyen bu Batı merkezli “eleştirel teori”, kolayca ve farkında olmadan emperyalist sistemin eleştirel bir süsü ve ikiyüzlü bir suç ortağı haline gelir.
Frantz Fanon
Fransız Antilleri’ndeki bir Fransız sömürgesi olan Martinik’ten olan Fransız Marksist düşünür İbrahim Frantz Ömer Fanon, bir zamanlar Dünyanın Acı Çeken Halkı adlı kitabında Üçüncü Dünya’nın aydınlarına ve halk kitlelerine güçlü bir çağrıda bulunmuştu: “Hayal kurmaktan vazgeçmeliyiz, eski inançlarımızı ve geçmiş dostluklarımızı terk etmeliyiz. O sıkıcı gevezeliklere veya iğrenç taklitlere zaman harcamayalım. Avrupa’yı terk edelim… Kararımızı verelim ve Avrupa’yı taklit etmeyi bırakalım. Kaslarımızı ve zihinlerimizi yeni bir yöne yoğunlaştıralım. Avrupa’nın başaramadığı tam ve bütünsel insanı yaratmak için çabalayalım.” [37]
Günümüzün sorunlarına dayanarak, ortaya atmamız gereken soru şudur: Doğu toplumunun sorunları, Batı gelişmiş kapitalizminin sorunlarının yerini nasıl alabilir ve çağdaş insan dünyası için bir tür evrensellik kazanabilir? Bu sorunun cevabı aynı zamanda Çine özgü modernleşmenin dünya çapındaki önemine de verilen bir cevaptır ve Çin’in bağımsız düşünce ve söylem sistemini inşa etmesi için bir dayanak noktası sağlar.
Genç Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş” adlı eserinde, kendisi için belirlediği eleştiri görevini açıklarken, o dönemin Almanya’sında tamamen teorik bir eleştirinin yetersiz ve neredeyse anlamsız olduğunu belirtmişti; çünkü Almanya’nın somut koşulları o kadar geri durumdaydı; Marx, Almanya’da tartışılan fikirlerin (özgürlük, haklar ve devlet hakkında) yaşanmakta olan gerçekliğe (serflik, sansür, yoksulluk) ve politik gerçelliğe kıyasla çok ileride olduğunu kastetmişti, bu nedenle entelektüel tartışma tek başına sorunu çözemezdi. Maddi bir sorunu (feodalizm) ideal bir çözümle (felsefe) çözemezdiniz.
Ancak Marx, bu durumun Almanya’nın eleştirisini engellemediğini de açıkça ifade etmişti. Günümüze dönecek olursak, bazılarının uzun zamandır savunduğu gibi, bugün Çin ve diğer birçok geç-gelişmekte olan ülke de Almanya’nın o günlerdeki durumuna mı benziyor? Bu ülkeler eleştirel teorinin gerek duyduğu eleştiri ölçütlerinin aşağısında olan bir konumda mı bulunuyorlar?
Cevap açıkça hayır. Çünkü onlar Marksizmin rehberliğinde, evet bu geç gelişen Doğu ulusları farklı ve özgün bağımsızlık, kurtuluş ve modernleşme yollarını keşfetmeleri söz konusu olmuştur. Bu ülkeler kapitalist dünya sistemiyle mücadele ve entegre olmaları süreci içinde Batı’dan farklı modernleşme çözümleri aramışlardır, bu açıdan önemli bir örnek Çine özgü modernleşmedir.
Editörün Notu: Bu Batı Marksizmi düşünürleri, “Batı modernleşmesinin” her şeyin değerlendirildiği nihai teorik ölçüt olduğunu ima etmektedirler. Onlara göre Çin ve diğer geç gelişmiş ülkelerin gelişme modeli Batı’nınkinden farklı olduğu için, Çin ve bu ülkeler “yetersiz derecede modern” ve “yetersiz derecede gelişmiş” olamazlar ve dolayısıyla Batı’nın teorik seviyesinin “altında” kalırlar; sonuç olarak da bu ülkeler Batı’nın teorik eleştirisine ve dönüşümüne tabi tutulmalıdır.
Yazar bu görüşü kategorik olarak reddediyor: Bu, Marx’ın mantığının tamamen tersinden uygulanmasıdır; çünkü Marx’ın öncülü Almanya’da “teori ileri, ancak gerçeklik geri kalmış” idi; oysa bugün özellikle Çin’in “gerçekliği” artık geri kalmış olarak görülemez. Yazarın asıl temel tezi, Çin ve diğer Doğu ülkelerinin özgün bir pratik içinde olduklarıdır. Dolayısıyla Çin ve diğer geç gelişen ülkelerin eleştirel analiz açısından “geri” durumda değil, aksine tamamen yeni bir “pratik düzeyi” yaratmışlardır. Marx’ın 1840’larda yazdığına göre Batı Avrupa gelişmiş gerçekliği temsil eden “özne” iken, Almanya ise “nesne” idi (gelişmiş felsefe tarafından incelenen geri kalmış gerçeklik içindeydi). Bugün Doğu ülkeleri pratik içinde özne olduklarını kanıtlamışlardır.
Yazara göre, günümüz dünyasında Çin ve diğer geç gelişen ülkelerin artık Batı teorisi tarafından “incelenmeyi” ve “değerlendirilmeyi” bekleyen “nesneler” değildir. Aksine, Çin ve diğer geç gelişen ülkelerdeki modernleşme pratikleri gerçek ve etkili bir alternatif sunmaktadır bu nedenle Çin ve bu ülkeler artık “özneler” haline gelmişlerdir; artık onların da “modernleşme” kavramını tanımlama yetkileri vardır.
Marx’ın moderniteyi eleştirisinin içerdiği evrensellik ve bu eleştirinin çağdaş önemi, Batı Marksizminin teorik faaliyetleri tarafından tekelleştirilmemeli veya Marx’ın modernite eleştirisi ile karıştırılmamalıdır.
Marx’ın modernite eleştirisinin evrenselliği, Leninizm’de ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ve sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki düşünürlerin uygarlık ve modernleşmenin ne olduğuna dair araştırmalarında daha da net görülebilmektedir. Marx’ın Doğu toplumunun sorunlarına yönelik tutumu, Komünist Manifesto’da Doğu ülkelerini kapitalist sistemin dışında olan pasif bir öteki olarak ele almaktan, Doğu toplumlarının özgün yapısına dünya sistemi perspektifinden bakmaya doğru değişmiştir. Marx’ın bu tutum değişikliği bizim için büyük bir aydınlatıcı öneme sahiptir. Doğu, Batı’ya kıyasla sadece bir “öteki” değildir ve Doğu’nun modernleşmesi hiçbir şekilde Batıyı tek yönlü bir tekrar ve Batıyı taklit değildir, bunun yerine Doğu’nun modernleşmesi Batı kapitalizmiyle çelişki ve çatışmalar içinde şekillenen evrenselliği içeren yeni bir yönde ilerlemektedir.
Nitekim Hintli Marksist Aijaz Ahmad bir keresinde şöyle önermişti: “Bağımsız bir evrensellik yoktur, sadece evrenselleşme süreci vardır.” [38]
Onun bu görüşü izole edilmiş soyut bir evrenselliğin olmadığını, sadece özgüllük içinde ve çoğulcu rekabet içinde var olan bir evrenselliğin olduğu anlamına gelir. Şüphesiz, Batı Marksizmi ve Doğu’daki Marksizmin pratik içindeki gelişimi birbirini dışlamaz, bence burada hangisinin daha evrensel olduğu sorusunu sormalıyız. Gelişmiş Batı kapitalizmi, Doğu’yu sadece dışsal bir maliyet, “öteki”nin tek taraflı bir emilimi olarak ele alır. Doğu ulusları ve devletleri, modernliğin inşasında, farklı medeniyetlerin olumlu unsurlarını özümseme ve yeni medeniyet biçimleri yaratma potansiyeline sahiptir.
Marksizmin Çin koşulları ile birleşen bir biçim kazanması, Çin için yeni bir kültürel temel oluşturmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hemen ardından Mao Zedung, “İdealist Tarihsel Görüşün İflası” adlı makalesinde şunları belirtmişti: “Çin halkı Marksizm-Leninizm ile tanıştığından bu yana, Çin halkı ruhen pasif olmaktan proaktif olmaya geçmiştir… Çin Halk Kurtuluş Savaşı’nın büyük zaferi (1946-49) ve Büyük Proleter Kültür Devrimi, büyük Çin halkının kültürünü yeniden canlandırmış ve canlandırmaya devam etmektedir. Ruh bakımından, Çin halkının bu kültürü şimdiden tüm kapitalist dünyayı aşmıştır.” [39]
Mao Zedung’un bu sözleri, daha o zamanlarda bile Çin’in bağımsız bilgi ve söylem sistemini kurmasının gereğini göstermektedir; bu yön, Marksizm’i rehber olarak almak, Çin’in özgün tarihini, kültürünü ve ulusal koşullarını temel almaktır. Çin devriminin tarihi ve sosyalist modernleşmenin inşası ve Çine özgü modernleşme yolu, Çin’in özerk bilgi ve söylem sistemini kurmanın temel başlangıç noktasıdır. Çin’de Marksizmin kaydettiği üç sıçrama ve Marksizmin Çinleştirilmesi, yeni modernleşme planlarının ve yeni uygarlık planlarının keşifleridir.
Batı Marksizmi Araştırmalarında Paradigma Değişikliğine Gitmemiz Şart
Sadece 20 yıl önce, Çin’de Batı Marksizminin felsefi görüşlerinin incelenmesinin zirve noktasında olduğu dönemde bile, Çinli akademisyenler, Batı Marksizminin Çin’deki araştırma sonuçlarının Çin gerçekliğine etkisinin ve tesirinin yeterli olmaktan oldukça uzak olduğunu fark etmişlerdi. Bunun temel nedeni, “insanların bugünkü çağdaş Çin’de ‘Batı Marksizmini’ incelemenin önemini tam olarak anlamamalarıydı” [40]. Bizim akademisyenler, Batı Marksizminin teorilerini (Lukács, Gramsci, Adorno vb.) ithal etmek, çevirmek ve incelemek konusunda olağanüstü başarılıydılar; ancak bu entelektüel emek, üniversite duvarları içinde hapsolmuş olarak kaldı. Bu teoriler kullanılacak birer “araç” olmak yerine, incelenmesi gereken bir “yabancı nesne” olarak ele alındılar. Bu durum bir kopukluğa yol açtı: parlak araştırma makaleleri yayınlanıyordu, ancak bunların Çin’in güncel toplumsal reformları, ekonomik dönüşümleri veya siyasi gerçeklikleriyle hiçbir etkileşimi ya da etkisi yoktu.
Bu değerlendirme bugün de geçerliliğini koruyor. Batı Marksizminin teorik kısıtlarına veya paradigmasının hatalı olduğuna işaret etmek, tek taraflı olarak onun tüm değerini reddetmek değil, aksine Çin’in bağımsız bilgi sistemini yurtdışında var olan Marksizm üzerine incelemelerimizde bilinçli olarak kurmamız ve araştırma yöntemlerinin dönüşümünü teşvik etmemiz gerektiğinin bir kabulüdür.
Batı, tüm dünya değildir ve aynı zamanda modernleşme de Batılılaşma ile eşit değildir. Batı Marksizminin “Batılı” özelliği, onun evrenselliğinden ziyade teorik özgünlüğünü ifade eder. Entelektüel düşünce tarihi açısından bakıldığında, Batı Marksizminin ve hatta tüm yurt dışındaki Marksizm çalışmaların incelenmesi büyük değer taşır. Marksist teorinin özünü anlamamızı ilerletmek, Marksist teori ile insanlığın düşünce tarihi arasındaki derin bağlantıyı analiz etmek ve özellikle bugünkü dünya kapitalizminin gelişimini, evrimini, krizini ve dönüşümünü kavramak için vazgeçilmez bir iştir.
Batı Marksizminin kapitalist moderniteye yönelik keskin eleştirisini (yabancılaşma, metalaşma ve teknokratik egemenlik) Çin’in kendi modernleşme süreci için eleştirel bir ayna olarak kullanmalıyız. Bu Batı Marksizmi teorilerini incelemenin asıl amacı, Çin’in kendi yolunu çizmesine yardımcı olmak, Çin’in Batı kapitalizminin tuzaklarından kaçınmasını sağlamak ve Çin’e özgü çelişkileri çözmek olmalı.
Ancak aynı zamanda, Batı Marksizmini insanlığın toplumsal gelişiminin tarihiyle, özellikle de kapitalizmin tarihiyle daha yakından bütünleştirmemiz ve onu entelektüel tarih perspektifinden incelememiz gerekiyor. Batı Marksizminin sağladığı entelektüel kaynakları dünya kapitalizminin tarihini ve çağdaş gelişimini incelemek için kullanmalıyız, ancak Batı Marksizminin Batı merkezli çerçevesinin sınırlarına düşmemeliyiz. Batı Marksizminin birçok sorunu Batı’ya özgü sorunlardır, bizim mutlaka yüzleşmemiz gereken sorunlar değildir. Çağdaş dünyaya dayanarak, Çinli Marksistler dünyanın sorunlarına cevap vermeye, modernleşme için yeni çözümler sunmaya ve yeni bir insan uygarlığı biçimi inşa etmek için düşünceler sağlamaya daha fazla odaklanmalıdır.
Dipnotlar:
[ 1 ] Bu makalede, “Batı Marksizmi” ifadesi, Perry Anderson’ın “Batı Marksizminin keşfi” alanındaki klasik Batı Marksizmini ve bu teorik eğilimi sürdüren felsefi metodolojinin çeşitli ideolojik artçı şoklarını ifade etmektedir.
[ 2 ] Maurice Merleau-Ponty, Diyalektiğin Maceraları, çevirenler: Yang Dachun ve Zhang Yaojun, Şanghay: Şanghay Çeviri Yayınevi, 2009, s. 69.
[ 3 ] Perry Anderson, “Batı Marksizminin Keşfi”, çevirenler: Gao Xian, Wen Guanzhong ve Wei Zhangling, Pekin: Halk Yayınevi, 1981, s. 65.
[ 4 ] Perry Anderson, “Batı Marksizminin Keşfi”, çevirenler: Gao Xian, Wen Guanzhong ve Wei Zhangling, Pekin: Halk Yayınevi, 1981, s. 96.
[ 5 ] Bkz. Zhang Liang (ed.), Lukács İnceleme Kılavuzu, Cilt. 2, Nanjing: Jiangsu Halk Yayınevi, 2022, ss. 355-383; Li Qiankun, Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisinin Ekonomi Politik Temeli Üzerine, Marksist Teori Dergisi, Sayı 4, 2019.
[ 6 ] Xu Chongwen, “Gelişmiş Kapitalist Toplumda “Batı Marksizmi” ve Yabancılaşma Teorisi”, Jiangxi Sosyal Bilimler Dergisi, No. 1, 1982.
[ 7 ] Bkz. Wang Yuchen, “Çağdaş Batı Marksizmi Çalışmaları Hakkındaki Görüşlerim”, Jianghan Forum Dergisi, No. 9, 1997.
[ 8 ] Bkz. Xu Chongwen, “Batı Marksizmi Araştırmalarındaki Bazı Konuların Analizi Üzerine”, Jianghan Forum Dergisi, No. 1, 1999.
[ 9 ] Bkz. Duan Zhongqiao, “Batı Marksizmi Marksizm Değil mi?” — Yoldaş Xu Chongwen ile Bir Tartışma”, Marksist Çalışmalar Dergisi, No. 6, 2002.
[ 10 ] Bkz. Xu Chongwen, “‘Batı Marksizm’inin Marksizm Olduğu Teorisine Bir Eleştiri”, Marksist Çalışmalar Dergisi, No. 5, 2000; Xu Chongwen, “‘Batı Marksizm’inin Marksizm Olduğu Teorisine İlişkin Yeniden Bir Değerlendirme”, Marksist Çalışmalar Dergisi, No. 6, 2002; Xu Chongwen, “‘Batı Marksizm’inin Marksizm Olduğu Teorisine Üçüncü Bir Eleştiri”, Marksist Çalışmalar Dergisi, No. 5, 2003.
[ 11 ] Xu Chongwen, “‘Batı Marksizm’inin Marksizm Olduğu Teorisine Üçüncü Bir Eleştiri”, Marksist Çalışmalar, No. 5, 2003.
[ 12 ] https://www.counterpunch.org/2023/01/02/capitalisms-court-jester-slavoj-zizek/ .
[ 13 ] http://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/ .
[ 14 ] Dominique Losurdo, Batı Marksizminin Yeniden İnşası: Doğuş, Ölüm ve Yeniden Doğuş, çevirenler Li Kaixuan ve Li Sailin, Pekin: Çağdaş Çin Yayınları, 2022, s. 5 .
[ 15 ] John Bellamy Foster & Gabriel Rockhill, “Batı Marksizmi ve Emperyalizm: Bir Diyalog”, Monthly Review Dergisi, Cilt 76, Sayı 10, 2025, s. 1 – 25 .
[ 16 ] Bkz. Wu Ting, “Culich Defterleri ve Marx’ın Burjuvazinin Sömürgeleri Sömürmesi Üzerine Önemli Düşünceleri”, Jianghan Forum Dergisi, No. 1, 2023. Marx’ın “Gülich Defterleri” — Marx’ın 1840’larda tarihçi Gustav von Gülich’in küresel ticaret, sömürgeler ve ekonomi tarihi üzerine yazdığı eserleri okurken tuttuğu, geniş kapsamlı alıntı ve notlardan oluşan bir derlemedir. Marx ayrıca son yaşlarında önde gelen Rus hukukçu, tarihçi ve sosyolog olan Kovalevsky’nin doğu toplumları üzerine yaptığı ampirik araştırmalara büyük değer verirdi. Marx, ayrıca Kovalevsky’nin çalışmalarına —özellikle Cezayir, Hindistan’daki toprak mülkiyeti ve toplumsal mülkiyet konularına ilişkin— kapsamlı notlar tuttu ve Kovalevsky’nin sömürge Cezayir üzerine yaptığı analizleri, Fransız sömürgeciliğinin ve özel mülkiyetin kamulaştırılmasının yerli halklar üzerindeki yıkıcı etkisini eleştirmek için kullandı.
[ 17 ] Marx ve Engels Toplu Eserler, Cilt 5, Pekin: Halk Yayınevi, 2009, s. 9.
[ 18 ] Lenin Toplu Eserler, Cilt 3, Pekin: Halk Yayınevi, 2017, s. 553.
[ 19 ] Lenin Toplu Eserler, Cilt 11, Pekin: Halk Yayınevi, 2017, s. 32.
[ 20 ] Marx-Engels Toplu Eserleri, Cilt 2, Pekin: Halk Yayınevi, 2009, s. 8.
[ 21 ] Lenin Toplu Eserler, 2. baskı, Cilt 27, Pekin: Halk Yayınevi, 2017, s. 55.
[ 22 ] Yazarlar Wang Hui ve Wang Zhongchen, Bölgesel başlıklı kitap dizisi, Cilt 8, Pekin: Sosyal Bilimler Akademik Yayınevi, 2021, s. 279. Wang Hui, Çin’in en etkili, dünya çapında tanınan ve (bazen) tartışmalı görüşleri ile dikkat çeken kamusal entelektüellerinden biridir. Tsinghua Üniversitesi’nde profesör olan Wang Hui, Çin’in “Yeni Sol” / eleştirel entelektüel çevrelerinin önde gelen isimlerinden biridir. Avrupa merkezciliğine ve neoliberalizme yönelik eleştirileriyle, ayrıca Çin’in özerk modernleşmesi ve “Tianxia” (Gök Kubbe Altındaki Her Şey) sistemi üzerine yaptığı teorik çalışmalarla tanınmaktadır.
Wang Zhongchen de modern Çin edebiyatı, Doğu Asya çalışmaları ve eleştirel teori alanlarında uzmanlaşmış, önde gelen bir Tsinghua profesörüdür.
[ 23 ] Bkz. Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, çevirenler: Du Zhangzhi, Ren Li ve Yan Hongyuan, Pekin: The Commercial Press, 1992, s. 321.
[ 24 ] John Bellamy Foster ve Gabriel Rockhill: “Batı Marksizmi ve Emperyalizm: Bir Diyalog”: Monthly Review dergisi, Cilt 76, Sayı 10, 2025, s. 1-25.
[ 25 ] İlginçtir ki, Çin Marksizmi, Doğu Avrupa Marksizmi, Japon Marksizmi, Afrika Marksizmi ve benzeri diğer teorik nesnelerden bahsederken, teorik özellikler açısından bu Marksizmlerin maddi koşullarının spesifik doğasının oldukça farkındayız. Fakat, Batı Marksizmi söz konusu olduğunda bu noktayı sıklıkla gözden kaçırıyoruz, çünkü gelişmiş kapitalizmin maddi koşulları ve kültürel biçimleri genellikle bilinçaltında evrensel öneme sahip bir öncül olarak görülüyor. Ancak, bu “evrensel önem” konusu tam olarak üzerinde düşünmeye değer olan şeydir.
[ 26 ] Bkz. David Ryazanov, “Marx ve Engels’in belgesel mirasının incelenmesindeki son gelişmeler”, çeviren Li Qiankun, Jiangsu Sosyal Bilimler Dergisi, No. 1, 2017.
[ 27 ] Maurice Merleau-Ponty, Diyalektiğin Maceraları, çeviren Yang Dachun ve Zhang Yaojun, Şanghay: Şanghay Çeviri Yayınevi, 2009, s. 68-71.
[ 28 ] Georg Lukács: Lenin. Düşüncesinin Birliği Üzerine Bir Çalışma. Londra ve New York: Verso, 2009, s. 39-47.
[ 29 ] Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, çeviren Du Zhangzhi, Ren Li ve Yan Hongyuan, Pekin: Ticari Yayınevi, 1992, s. 12-13.
[ 30 ] Bkz. Ni Qin ve Zhang Liang, “Frankfurt Okulu Perspektifinden Planlı Ekonomi: Erken Dönem Pollock’un ekonomi politik Eleştirisi ve Çağdaş Etkileri”, Pekin Foreign Theoretical Trends Dergisi No. 4, 2024.
[ 31 ] Bkz. Li Qiankun, “Gelişmiş Kapitalizm Toplumunda Sınıf Analizi: Horkheimer’ın “Mezhep Teorisi””, Şangay Contemporary Foreign Marxism Review Dergisi, Cilt 24; Yazarın aynı başlıklı kitabı: Şanghay Ortak Yayıncılık, 2022, s. 106-124.
[ 32 ] Martin Jay, özellikle Fromm ve Marcuse’nin Frankfurt Okulu’nun diğer üyelerinden farklı olan Siyonizme yönelik eleştirel tutumunu vurgulamıştır.
[ 33 ] Martin Jay: “Genişletilmiş Bir Alanda 1968: Frankfurt Okulu ve Tarihin Dengesiz Seyri”, Pekin Critical Horizons dergisi, Cilt 24. 21, Sayı 2, 2020, s. 89-105.
[34] Martin Jay: “Genişletilmiş Bir Alanda 1968: Frankfurt Okulu ve Tarihin Dengesiz Seyri”, Pekin Critical Horizons dergisi, Cilt 21, Sayı 2, 2020, s. 89-105.
[35] Bkz. Li Qiankun, “Arabuluculuk, Değişim (alış-veriş) Soyutlaması ve İşlevsel Bütünlük: Adorno’nun Sosyal Felsefesinin Üç İdeolojik Düzeyi”, Jianghai Dergisi, Sayı 1, 2025.
[36] Marcel Mauss, Hediye, çeviren Ji Zhe, Pekin: Ticari Yayınevi, 2017, s. 10.
[ 37 ] Franz Fanon, Dünyanın Acı Çeken İnsanları, çeviren Wang Lin, Şanghay: Oriental Yayınevi, 2022, s. 299, 301.
[ 38 ] Aijaz Ahmad, “Komünist Manifesto ve Evrensellik Sorunu”, Pekin Aylık İnceleme Dergisi, Cilt 20, Sayı 2, 1998, s. 12-23.
[ 39 ] Mao Zedung Seçme Eserleri, Cilt 4, Pekin: Halk Yayınevi, 1991, s. 1516.
[ 40 ] Chen Xueming, “Bugünkü Çağdaş Çin’de “Batı Marksizmi”ni incelemenin önemi üzerine”, Nanjing Üniversitesi Dergisi (Felsefe, Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler Versiyonu), Sayı 2, 2005.
