Ayrım Web Dergisinde “Tarihsel Cumhuriyetçi Gelenek” Kavramının Sınıf Analizinden Koparılması ve Cumhuriyetçi Laikliğin Eleştirisi
Sosyalist Partinin Kendi Laiklik Söylemini Kurma Gereği
Yazan: Deniz Kızılçeç – Eşref Şahan, Eylül 2026
Ayrım Web Dergisinde, son günlerde sosyalist partinin ve sosyalist akımın “Cumhuriyetçi gelenek” ile ilişkisini tartışan iki metin yayımlandı: Ayrım, 08.06.2026 Cumhuriyeti Kim Tüketti? Sağcı Reaksiyonun Tarihsel ve Güncel Görünümleri ve 31.08.2026 Yeni Rejim Ülkesinde Sosyalizm ve Sınıf Siyaseti…
Sözü edilen bu metinler “tarihsel cumhuriyetçilik” veya “cumhuriyet” gibi sınıflar üstü, adeta ulusun tümünü kucaklayan bir kültürel-siyasal kategori kurmaktadır.
Marksizm için toplumsal formasyonların analizinde temel eksen sınıflar ve sınıflar arasındaki farklılık ve mücadelelerdir. Yazarlar tarafından kurgulanan bu kültürel-siyasal kategori; burjuvazinin farklı siyasi ve ekonomik fraksiyonlarını; Türkiye’nin tarihsel özgünlüğü olan çok güçlü devlet kapitalizmi üzerindeki bürokratik burjuvaziyi; küçük burjuvaziyi ve onun farklı kesimlerini; işçi sınıfını ve emekçi kitleleri; devlet bürokrasisini ve tüm aydınları aynı potada eritiyor. Oysa “cumhuriyetçilik” Türkiye’de tarihsel olarak burjuva devriminin/Kemalist modernleşmenin ideolojik çerçevesi olarak doğmuş; laiklik, ulusçuluk, halkçılık, devletçilik gibi söz konusu ilkeler, farklı sınıflar tarafından farklı içeriklerle yorumlanmıştır.
Cenk Saraçoğlu’nun yazısı, “solun cumhuriyetçi ilkeleri toplumsallaştırma, radikalleştirme, halka mal etme” çabasını değişmeyen tarihsel bir sabitmiş gibi sunuyor. Oysa “sol” veya “sosyalist” kesim görünür olmaya başladığı 1960’lardan bugüne laiklik dahil “cumhuriyetçi ufku” sahiplenmesi farklı dönemlerde farklı tutumlar sergilemiştir. Solun “cumhuriyetle barışması” aslında oldukça geç bir olgudur, bu “barışma” hali dönemsel, parçalı ve çoğu zaman da tali olmuştur. Saraçoğlu, Türkiye solunun cumhuriyetçi ilkelerle olan ilişkisini olduğundan daha sürekli, daha organik ve köklü gösteriyor. Oysa 1990’ların ortasına kadar solun büyük bölümü için cumhuriyetin kurucu ilkeleri “dönüştürülecek birikim” bile değil, “aşılacak bir burjuva yanılsama”ydı. Bu ilkeleri yarım ağızla da olsa savunanlar, ordu ve yerleşik siyasi güçlerdi – ki bunlar da solun hedefiydi. Örneğin, İslamcı partinin yükselişini ve yarattığı siyasi istikrarsızlığı hedef alan 28 Şubat 1997 darbesi ve hemen ardından hükümetin devrilmesi, merkez sağ ve merkez sol güçler ve büyük tekelci sermaye tarafından desteklenmiş, fakat sosyalist sol tarafından (bir parti hariç) destek görmemişti.
Yukarıdaki ikinci metinde, C. Soyer bu sınıfsal farklılıkları “iç çelişkiler ve sınıfsal açmazlar ne olursa olsun” diyerek adeta yok saymakta, bunların ikincil olduğunu ima etmektedir. Oysa Marksist açıdan bakarsak bu “çelişkiler” ve “sınıfsal kısıtlar” belirleyicidir: Cumhuriyetin kazanımları denilen şeylerin önemli bir kısmı, bizzat metnin de belirttiği gibi, emekçilerin kavgasıyla kazanılmıştır; yani burjuva cumhuriyetçiliğin içinde işçi sınıfının bağımsız çıkarları ve mücadelesi vardır. Bu kazanımları “tarihsel cumhuriyetçi gelenek” ve onun kazanımları gibi geniş ve sınıflar üstü bir şemsiyenin altına sokmak, sınıf mücadelesinin özgüllüğünü silikleştirir. Bu görüşü işçi sınıfının laiklik yorumu ve dine karşı tutumu açısından tartışalım…
“Tarihsel Cumhuriyetçi gelenek” adı verilen şemsiye, sınıfsal farklılıkları gizleyen, herkesi aynı “ulus” ya da “halk” kategorisi içinde eriten bir ideolojik kurgudur. Laiklik ve dine karşı tutum, bu ideolojik kurgunun en görünür olduğu alanlardan biridir; çünkü bu konular, sınıfsal çıkarların üzerini örten kültürel ve ideolojik bir birlik görüntüsü yaratır. Açarsam, burada kullandığımız “ideolojik kurgu” ifadesi, bu şemsiyenin doğal, tarihsel zorunluluk ya da bir toplumsal uzlaşma ürünü olmadığını; aksine belirli bir sınıfın — başlangıçta bürokrat burjuvazinin — çıkarlarını toplumun geneline mal eden bir ideolojik inşa olduğunu vurgular. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren laiklik, burjuva devriminin ideolojik çerçevesi olarak işlemiştir. Burjuva Cumhuriyetçi laiklik, dinin toplumsal hayattaki düzenleyici rolünü devlet aygıtı aracılığıyla denetim altına alır ve onu ulusal pazarın bütünleşmesine hizmet edecek biçimde yeniden biçimlendirir. Bu süreçte din, ne bütünüyle dışlanır ne de özgür bırakılır; devletin ideolojik aygıtları içinde araçsallaştırılır. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, bu araçsallaştırmanın en somut kanıtıdır. Laikçi burjuvazi, bir yandan dini “gericilik” olarak damgalarken, öte yandan devlet eliyle Sünni İslam’ı ulusal kimliğin çimentosu olarak kullanmıştır. Bu ideolojik kurgu, işçi sınıfının kendi sınıfsal deneyiminden doğan alternatif laiklik anlayışlarını bastırır.
Türkiye’nin “Cumhuriyetçi geleneğinin” söylemi, toplumu sınıflar üstü ve sınıfları aşan bir bütünlük olarak tasavvur eder. Bu tasavvurda işçi, patron, köylü, bürokrat, esnaf, aydın, sanayici hep aynı “cumhuriyet değerleri” etrafında birleşmiş varsayılır. Laiklik de bu varsayımın merkezinde yer alır: Sanki laiklik, herkesin eşit çıkarına olan, herkesin ortaklaşa savunması gereken tarafsız bir ilkedir. Oysa Marksist açıdan bakıldığında, laiklik gibi ideolojik biçimler, egemen sınıfın çıkarlarını evrenselleştiren araçlardır. Burjuva cumhuriyetinin laikliği, ulus-devletin inşası sırasında kapitalist üretim ilişkilerine uygun, “akılcı”, “bireysel davranan” (ben inancımı kendi bildiğim gibi yaşarım yanılsaması), “piyasa ile uyumlu” bir öznenin yaratılmasına hizmet etmiştir. Bu özne, bir yandan dinsel cemaat bağlarından koparılarak ulusal pazara eklemlenmiş, diğer yandan devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla disipline edilmiştir.
Bu süreçte işçi sınıfının kendi deneyiminden doğan farklı laiklik anlayışları, farklı din yorumları ve farklı kamusallık talepleri, “cumhuriyetçi gelenek” şemsiyesi altında ya yok sayılmış ya da marjinalize edilmiştir. Oysa işçi sınıfının ve emekçi sınıfların laiklik yorumu ile burjuva cumhuriyetçiliğin laiklik anlayışı arasında belirgin farklar vardır. Bu farklar, yalnızca “dine karşı daha hoşgörülü” ya da “daha katı” olmak gibi yüzeysel tercihler değil; doğrudan sınıfsal çıkarlardan, üretim ilişkilerindeki konumdan ve devletle kurulan ilişkiden kaynaklanır.
İkincisi, laiklik ve din tartışmaları, Türkiye’de siyasetin merkezine oturduğunda, sınıfsal çelişkilerin üzerini örten bir işlev üstlenir. Egemen sınıflar arasındaki rekabet — örneğin, laikçi burjuvazi ile İslamcı burjuvazi arasındaki çatışma — kitlelere “yaşam tarzı” savaşı olarak sunulur. Bu savaşta işçi sınıfının her iki burjuva fraksiyon tarafından da sömürüldüğü gerçeği geri plana itilir. Bu noktada “cumhuriyetçi gelenek” şemsiyesi, laikçi burjuvazinin ideolojik hegemonyasını yeniden üreten bir işlev görür. Laiklik, sanki emekçilerin de asli çıkarıymış gibi sunulur. Sonuçta, laiklik tartışmaları üzerinden yürütülen siyasal mücadele, emek-sermaye çelişkisini kültürel bir çatışma görüntüsüne indirger. İşçi sınıfının bağımsız çıkarları — ücretler, çalışma koşulları, sendikal haklar, barınma, sağlık, eğitim — “yaşam tarzı” tartışmalarının gölgesinde kalır. Bu da burjuvazinin her iki fraksiyonunun da işine gelir; çünkü esas sömürü ilişkisi tartışma dışı bırakılır.
Burjuva Cumhuriyetçi laiklik, devlet aygıtının ve kurulmak istenen piyasa düzeninin ideolojik biçimidir
Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren laiklik, büyük ölçüde devletin dini denetim altına aldığı, dinsel alanı ulus-devlet inşasının ve kapitalist modernleşmenin gereklerine tabi kıldığı bir düzenleme olarak biçimlenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, dinsel eğitimin devlet tekeline alınması, tarikat ve cemaatlerin kamusal alandan dışlanması gibi politikalar, burjuvazinin ideolojik hegemonyasını pekiştirmeye katkıda bulunmuştur. Bu laiklik biçimi, aynı zamanda dışa bağımlı bürokratik-burjuva mülkiyet ilişkilerinin yeniden üretilmesi için gerekli olan “rasyonel”, “bilimsel”, “ilerlemeci” bireyin inşasına hizmet etmiştir.
Bu burjuva cumhuriyetçi laiklik, din ile devlet arasında biçimsel bir ayrım öngörür; ancak bu ayrım, emekçilerin inanç özgürlüğünü güvence altına almak için değil, devletin dinsel alanı kendi ideolojik aygıtları aracılığıyla yönetmesi için tasarlanmıştır. Bu nedenle burjuva cumhuriyetçi laiklik, bir yandan dinî cemaatlerin siyasal güç kazanmasını engellemeye çalışırken, öte yandan dini, ulusal kimliğin bir parçası olarak yeniden üretmiştir.
1980’lerde ortaya çıkan “Türk-İslam” sentezi, bu çelişkinin en somut örneğidir: Devlet, bir yandan laikliği anayasal ilke olarak korumuştur, öte yandan Sünni İslam’ı millî kimliğin ayrılmaz parçası saymıştır. Bu durum, Alevi emekçiler için laiklik talebini yalnızca devletin dinsel baskısına karşı değil, aynı zamanda Sünni egemenliğine karşı bir eşitlik mücadelesine dönüştürmüştür.
İşçi sınıfının laiklik yorumu: Eşitlik, özgürlük ve sınıf kardeşliği temelinde bir arada yaşama
İşçi sınıfı için laiklik, burjuva cumhuriyetçi söylemdeki “hurafelere mesafe” ya da “bilimsellik” gibi soyut ilkelerden çok, maddi ve toplumsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Emekçiler açısından laikliğin anlamı, şu somut taleplerle ifade edilebilir:
- Devletin herhangi bir dini inancı dayatmaması ve inanç özgürlüğünü güvence altına alması;
- İnanç farklılıklarının sınıf dayanışmasını bölmemesi;
- Dinsel cemaatlerin ve tarikat örgütlerinin emek sömürüsünü meşrulaştıran ideolojik aygıtlar hâline gelmesine karşı mücadele;
- İşçi sınıfının farklı inanç gruplarını ortak sınıf çıkarları etrafında birleştirmesi.
Bu açıdan işçi sınıfının laiklik yorumu, burjuva Cumhuriyetçi laikliğin devlet-merkezci ve denetimci karakterinden farklıdır. Burjuva laiklik, dini devletin yönetimi altına alır; işçi sınıfının laiklik anlayışı ise, dinin ve inancın devletten ve sermayeden bağımsız bir toplumsal alan olarak örgütlenmesini savunur. Ve iktidara geldiğinde bu tür bir düzenlemeyi hayata geçirir.
Bu yorum, inanç özgürlüğünü yalnızca bireysel bir hak olarak değil, kolektif bir özgürlük ve eşitlik meselesi olarak ele almak demektir.
Ayrıca, işçi sınıfı homojen bir bütün değildir. Dindar işçiler, laik işçiler, Alevi emekçiler, Kürt emekçiler, göçmen işçiler aynı gerici üretim ilişkileri içinde farklı inanç ve kültürel arka planlara sahiptir. Bu çeşitlilik, sınıf mücadelesinin en dinamik ama aynı zamanda en kırılgan yanını oluşturur. Burjuva cumhuriyetçi laiklik, bu farklılıkları ya görmezden gelir ya da “ulusal birlik” adı altında bastırır. Oysa işçi sınıfının laiklik anlayışı, bu farklılıkları tanıyan ve onları ortak sınıf çıkarları etrafında birleştiren bir eşitlik zeminine dayanmalıdır.
İşçi sınıfı ve din: Marx’ın “afyon” metaforunun doğru anlaşılması
Marx’ın “din halkın afyonudur” ifadesi, çoğu zaman mekanik bir din karşıtlığına indirgenir. Oysa Marx, dinin yalnızca bir yanılsama değil, aynı zamanda “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olduğunu da söyler. Din, ezilenlerin acılarına karşı bir teselli, baskıya karşı bir sığınak ve bazen de direnişin ideolojik biçimi olabilir. Bu nedenle Marksistlerin dine karşı tutumu, burjuva laikliğin “hurafelere mesafe” söylemiyle karıştırılamaz.
Bürokratik burjuva Cumhuriyetçi laiklik, dini çoğu zaman aşağılayıcı bir dille ele alır; halk inançlarını “gericilik”, “yobazlık” olarak damgalar. Bu tutum, emekçilerin kültürel pratiklerine yukarıdan bakan, sınıfsal bir küçümsemeyi içerir.
Oysa işçi sınıfının dine karşı tutumu, dini insanların maddi yaşam koşullarıyla birlikte anlamayı gerektirir. Dindar bir işçi için din, yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda yoksulluğa, güvencesizliğe ve sömürüye karşı bir dayanışma ağı ve anlam kaynağıdır. Bu nedenle sosyalistler, dinin bu toplumsal işlevini görmeli ve dindar emekçileri küçümsemeden, onlarla ortak sınıf çıkarları temelinde ilişki kurmalıdır.
Bununla birlikte, Marksistler, dinsel ideolojinin egemen sınıflar tarafından emek sömürüsünü meşrulaştırmak için kullanılmasına da karşı çıkarlar. Özellikle Türkiye’de 2000’ler sonrasında siyasal İslamcı burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, dini söylemi işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareket karşıtı politikalarla birleştirmiş; “kader”, “sabır”, “bereket” gibi kavramları güvencesiz çalışma koşullarını, düşük ücretleri ve iş cinayetlerini meşrulaştırmak için kullanmıştır. Bu, dinin sınıfsal bir araç hâline getirilmesidir ve işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini bölmeye yöneliktir.
Tarihsel deneyimler: Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi ve laiklik
Türkiye’de 1960’larda işçi sınıfı hareketinin yükselişi, laiklik talebini sınıfsal bir içerikle yeniden yorumlamıştır. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve DİSK çevresinde örgütlenen işçiler için laiklik, yalnızca devletin din işlerine karışmaması değil, aynı zamanda emekçilerin inanç farklılıklarına rağmen ortak sınıf çıkarları etrafında birleşebilmesi anlamına geliyordu. Bu dönemde sosyalist hareket, dindar emekçileri de kapsayan bir halkçılık anlayışı geliştirmiş, laikliği burjuva bir “modernleşme” projesi olmaktan çıkarıp sınıfsal içerikli bir eşitlik talebine dönüştürmeye çalışmıştır.
Alevi emekçilerin deneyimi bu açıdan öğreticidir. Aleviler için laiklik, yalnızca devletin Sünni İslam’ı dayatmasına karşı bir talep değil, aynı zamanda sınıfsal sömürüye ve kültürel asimilasyona karşı bir mücadele biçimi olmuştur. Alevi işçi ve emekçiler, laiklik talebini, kendi inanç özgürlüklerinin tanınması ve toplumsal eşitlik mücadelesiyle birleştirmişlerdir. Bu, burjuva cumhuriyetçi laikliğin “ulusal birlik” söyleminin ötesine geçen, sınıfsal ve kültürel bir özgürlük talebidir.
Öte yandan, dindar işçi ve emekçilerin bir kısmı, özellikle 1990’lardan itibaren siyasal İslamcı burjuvazinin ideolojik etkisi altında, laikliği kendi sınıf çıkarlarına karşı bir tehdit olarak algılamıştır. Bu, burjuva cumhuriyetçi laikliğin tarihsel olarak emekçilerin inançlarına yukarıdan müdahale etmesinin ve dinsel alanı devlet denetimine almasının bir sonucudur. Burjuva cumhuriyetçi laiklik, dindar işçi ve emekçilere eşitlik ve özgürlük sunamadığı için, onları siyasal İslamcı burjuvazinin kucağına itmiştir. Bu durum, laikliğin sınıfsal içerikten yoksun bir biçimde savunulmasının iflasını gösterir.
Cumhuriyetçi Laikliğin İlerici Yanına İkili Diyalektik ile Bakmak
Tarihsel materyalizm açısından bakıldığında, burjuva devrimleri, feodal üretim ilişkilerini ve onun ideolojik-kurumsal biçimlerini tasfiye ederken laiklik ilkesini ilerici bir araç olarak kullanmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte: halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriat hukukunun yerine laik hukukun getirilmesi, Tarikat ve tekkelerin yasaklanması, feodal dinsel yapıların siyasal ve ideolojik egemenliğine karşı burjuva devriminin kazanımlarıdır. Eski siyasal sistemde din, yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda feodal toprak mülkiyetini, hanedan egemenliğini ve cemaat temelli toplumsal hiyerarşiyi meşrulaştıran bir üstyapı kurumu olarak işlev görüyordu. Bu anlamda cumhuriyetçi laiklik, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi için zorunlu olan ulusal pazarın, bireysel vatandaşlığın ve rasyonel devlet aygıtının kurulmasına hizmet etmek istiyordu.
Marksist açıdan baktığımızda ortaya çıkan asıl sorun, cumhuriyetçi laikliğin yalnızca feodalizme veya onun üstyapı kurumuna karşı bir mücadele aracı olarak görülmesidir. Çünkü burjuva cumhuriyetçi laiklik, feodalizme darbeler vururken, aynı zamanda ülke içinde yeni bir sınıf egemenliğinin — bürokratik kapitalist üretim ilişkilerinin — ideolojik çerçevesini kurar. Bu, Türkiye’deki laikliğin ikili karakteridir: bir yandan feodal dinsel tahakküme karşı ilerici bir kopuşu içerir. Öte yandan burjuva devletin ideolojik aygıtı olarak, emek-sermaye çelişkisini gizleyen, sınıfsal eşitsizlikleri meşrulaştıran yeni bir düzenlemedir.
Türkiye’de bu ikili karakter çok net gözlemlenebilir. Cumhuriyet’in laikliği, dini yalnızca siyasal alandan dışlamakla kalmamış, aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dinsel alanı devletin denetimine almıştır. Bu, dinin özgürleşmesi değil, burjuva devlet aygıtı içinde yeniden düzenlenmesidir. Laiklik ilkesi altında Sünni İslam, ulusal kimliğin çimentosu olarak yeniden üretilmiş; Alevilik gibi inanç biçimleri resmî olarak tanınmamış, hatta zaman zaman baskı görmüştür.
Bu durum, laikliğin yalnızca feodalizme karşı değil, aynı zamanda emekçilerin inanç özgürlüğü ve eşitlik taleplerine karşı da kullanıldığını kanıtlar. Burjuva cumhuriyetçi laiklik, bir yandan “hurafelere mesafe” söylemiyle halkın sürdürdüğü inançlarını aşağılarken, öte yandan devlet tarafından seçilmiş bir dinsel yorumu (Sünni İslam’ı) topluma dayatır ve her türlü dini pratiklerin çerçevesinin devletin yorumladığı şekilde yapılmasını emreder. Bu, sınıfsal bir tahakküm biçimidir.
Cumhuriyetçi geleneğin bir iddiası da Türkiye’de “din ve dünya işlerinin birbirinden ayrıldığını” savunmasıdır. Sadece söylemde var olan bu ayrım, pratikte burjuva devletin dine müdahalesini ortadan kaldırmaz; tam tersine, dinsel alanı devletin ideolojik aygıtları içinde yeniden düzenler. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, bu ayrımın biçimsel olduğunu kanıtlar. Devlet, bir yandan laiklik ilkesini anayasal güvence altına alırken, öte yandan Diyanet aracılığıyla din hizmetlerini finanse eder, dinsel söylemi denetler ve Sünni İslam’ı ulusal kimliğin parçası olarak yeniden üretir. Bu durum, “din ve dünya işlerinin ayrılmasının”, dinsel alanın özgürleşmesi değil, devletin kendi ideolojik hegemonyasını kurması anlamına geldiğini gösterir.
Cumhuriyetçi gelenek görüşünün en önemli eksiği, laikliği yalnızca feodalizm-kapitalizm arasındaki mücadeleye indirgemesi ve işçi sınıfının mücadelesinin devam ettiğini, içeride emperyalizmin dayanağı olan büyük burjuvaziye ve yarı-feodal sınıfa mücadele aşamasının çoktan başlamış olduğunu göz ardı etmesidir. Oysa Marksistler için laiklik, yalnızca burjuva devriminin bir kazanımı değil, aynı zamanda laiklik talebi daha sonraki aşamada işçi sınıfının demokratik mücadelesinin bir parçasıdır. Cumhuriyetçi laiklik, feodalizme karşı ilerici bir adım olabilir; ancak bu, onun bürokratik kapitalist ve yarı-feodal sömürüyü meşrulaştıran bir ideolojik biçim olduğu gerçeğini değiştirmez. İşçi sınıfı, kendi laiklik söylemini burjuva devletin bir dayatması olarak değil, kendi eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak yeniden kurmalıdır.
Bu yeniden kuruluşun temel ilkeleri şunlar olmalıdır:
- Devletin herhangi bir inancı dayatmaması ve inanç özgürlüğünü güvence altına alması,
- Farklı inanç gruplarının eşit haklara sahip olması,
- Dinsel cemaatlerin ve tarikat örgütlerinin emek sömürüsünü meşrulaştırmasının önlenmesi,
- İşçi sınıfı içindeki farklı inanç gruplarını ortak sınıf çıkarları etrafında birleştirmesi.
Bu ilkeler, burjuva cumhuriyetçi laikliğin sınıfsal sınırlarını aşar ve laikliği, feodalizme karşı mücadeleden kapitalizme karşı mücadeleye taşır.
Sosyalist-Komünist Parti kendi laiklik söylemini sınıfsal temelde yeniden kurmalı
“Cumhuriyetçi gelenek” şemsiyesi altında laiklik söylemi veya ideolojisi, çoğu zaman bu akımın burjuva devletin ideolojik bir aygıtı olması gerçeğini gizlemiştir. Bu anlatı, laikliğin sınıfsal içeriğini boşaltmış; onu “çağdaşlaşma”, “modernleşme”, “aydınlanma” gibi soyut kavramlara indirgemiştir. Oysa işçi sınıfının laiklik yorumu, bu soyut söylemden temelden ve kökten farklıdır: İşçi ve emekçiler için laiklik, inanç özgürlüğünün ve eşitliğinin güvence altına alındığı, farklı inanç gruplarının ortak sınıf çıkarları etrafında birleşebildiği, devletin ve sermayenin dinsel ideolojiyi emek sömürüsünü meşrulaştırmak için kullanamadığı yeni bir toplumsal düzen talebidir.
Sosyalistler, burjuva cumhuriyetçi laikliği eleştirisiz sahiplenmek yerine, onu eleştirmeli ve onu aşan bir laiklik anlayışını savunmalıdır. Bu siyasi tutum, laikliği yalnızca devlet-din ilişkisinin düzenlenmesi olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin bir aracı olarak ele almak demektir. Dindar emekçileri küçümsemeyen, Alevi emekçilerin eşitlik talebini tanıyan, inanç farklılıklarını sınıf dayanışmasını güçlendiren bir zenginlik olarak gören bir laiklik anlayışı, ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesiyle mümkündür.
Son tahlilde, laiklik meselesi de sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Burjuva cumhuriyetçiliğin laiklik söylemi veya ideolojisi, bu gerçeği örter; oysa işçilerin ve emekçilerin laiklik talebi, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir boyutudur. Sosyalistlerin görevi, bu laiklik talebini burjuva ideolojik biçimlerden arındırarak, sınıfsal bir içerikle yeniden kurmaktır.
