Çulhaoğlu’ndan Komünistler İçin Çağdaş Devrimci Taktik Önerisi
Kemal Okur
10 Kasım 2025
Yaratıcı sosyalist liderlerimizden Çulhaoğlu, genellikle ampirik gözlemlere dayalı olarak gelecek olaylar için olasılık oranları veren, sonuç olarak teorik ve yapısal trendleri ortaya koymakta çok ihtiyatlı davranan bir tutum içinde olmuştur. Fakat ABD’de Biden’in seçilmesi sonrası yazdığı aşağıdaki yazısında oldukça köşeli değerlendirmeler yapmış. Birincisi “bugünkü dünyada uluslararası alanda faal bir sosyalist güç odağı yoktur” görüşü, böylece 5 sosyalist ülkede dünya nüfusunun %20sini oluşturan ülkelerde sosyalizmin inşasında ısrar eden halkların çabası görmezden geliniyor. Bugünkü sosyalist ülkeleri bir önceki dönemin sosyalist ülkeleri ile karşılaştırırsak, birçok yapısal üstünlükleri olduğunu açıkça görebiliriz. Halk özgürce diğer ülkelerin halkları ile iletişim içinde ve sosyalist demokrasi ve hukukun egemenliği açısından çok daha başarılı ve düşünce hayatı totaliter özellikler göstermek yerine çok daha çoğulcu nitelikler taşıyor ve akademiye siyasi müdahale ilke olarak reddediliyor.
Bu sosyalist ülkeler bugün her biri farklı konumlara ve farklı ideolojilere farklı kararlılık düzeylerine sahip olan Küresel Güney ülkelerinin hegemonyacılığa karşı kalkınma hakları ve egemenliklerini güçlendirme mücadelelerine önderlik ediyorlar. Bugünkü sosyalist ülkelerin çok geniş bir dost çevresi var, örneğin bugün Küba’ya uygulanan ambargo karşısında Şili ve Meksika gibi ülkeler risk alarak destek sunmaya çalışıyorlar.
Çulhaoğlu bugün dünyada iki hakim sınıf kliğinin iktidar kavgası verdiğini yazıyor: Bir yanda Trumpist sağ popülistler, diğer yanda Bidenci liberal demokrasi gücü. Liberal demokrasi kliği insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, ırkçılık-ayrımcılık karşıtlığı, iklim krizinin oluşturduğu tehdit gibi duyarlılıklara hitap ediyor, geçmişteki Keynesçi “refah devleti” modelini kimi kırıntılarıyla birlikte öne çıkarıyor”.
Yazarın tartışmalı siyasi taktiğine göre bizim bu koşullarda tek seçeneğimiz var: “Biden’i destekleyenler arasında bulunan daha radikal ve daha sol daha emekçi unsurlarla birleşmek ve onlarla birlikte çalışmak. ” Gerçekten de ABD gibi iki partili ve aşırı siyasi/kültürel kutuplaşma içinde olunan bir ülkede adına layık bir sosyalist partinin bağımsız bir siyasi alan yaratması ve güç toplaması nesnel olarak çok zordur. Amerikan komünist partileri zor koşullarda böyle bir alan yaratmaya çalışıyorlar, ama işleri zor. Fakat birçok başka ülkede üstelik Japonya gibi tekellerin sözcüsü Liberal Partinin 70 yıldır iktidar olduğu zor bir ülkede Japonya Komünist Partisi bağımsız bir siyasi güç olmayı başarmış, 400 bin üyesi ile 2.5 milyon oy (% 4.4) almıştır. Bu parti tarihindeki en düşük oydur. Avrupa’daki sosyalist partiler de başarılı seçim sonuçları alabiliyor. Alman Sol Parti ve Belçika Emek Partisi bunlar arasındadır.
ABD’ye dönersek yazarın Amerikan komünistleri için önerdiği Demokrat Parti önderliğindeki muhalefet blokunun “en sol kanadı” olan Demokratik Sosyalistler ile birleşme önerisi Partinin demokratik sosyalistleşmesi gibi ciddi riskler barındırıyor. Komünistlerin çalışması tamamen paranın gücüne dayanan seçim kampanyalarına hapsolmamalıdır, çalışanlara alternatif platformlar sunmak için yaratıcı çözümler bulunabilir. Hatırlatalım, bu tür hatalı taktikler Amerikan Komünist Partisi’nin Sam Webb önderliğindeki bir grup liderlerinin partiyi terk ederek, liberallere katıldığını biliyoruz. Bu tür örnekler Türkiye’de de yaşanmıştır.
Metin Çulhaoğlu: Evet, bu kez herkes aynı gemide!
10 Kasım 2020
Beklenen oldu…Beklenen, Türkiye’deki kimi sosyalist çevrelerin geçen yıl Ekrem İmamoğlu’nun AKP adayına karşı seçimi kazanması üzerine İmamoğlu’nu hedef alan “deşifre edici” yaklaşımlarını, bu kez ABD’de Trump karşısında seçim kazanan Biden’a karşı tekrarlamalarıydı. Öyle de oldu, beklenen oldu. Altını çizerek belirtelim: Burada bizim açımızdan mesele, Binali Yıldırım’ın karşısına İmamoğlu’nu, Trump’ın karşısına da Biden’ı koyup hangilerinin sol açısından daha “tercih edebilir” kişiler olduklarına ilişkin değerlendirmeler değildir. İsteyen bunu da yapabilir; ancak biz burada günümüz dünyasında sol siyaset açısından giderek belirginleşen daha köklü bir genel algı/yorum farklılığına değinmek istiyoruz.
***
Dünyada bir dönem, tarih de verelim 1919-1990 arasında, biri kapitalizme diğeri sosyalizme ait olmak üzere iki “gemi” vardı. İkinci gemiden kastımız yalnızca sosyalist sistem değildir; dünyadaki tüm sosyalistlerin içinde yer aldıkları bir gemiydi bu. Bu gemidekiler, diğer gemidekilerin de parçası oldukları ortak bir tarihsel geçmişe atıfla, o geminin olumsuzluklarına ve geleceksizliğine, kendi gemilerinin “reel” ya da “potansiyel” üstünlüklerine ve nihai olarak varacağı limanın güzelliklerine işaret ediyor ve en önemlisi diğer gemidekileri kendi gemilerine katılmaya çağırıyordu…Kesinlikle, “yanlıştı”, “beyhude bir çabaydı” demiyoruz; belirli bir tarihsel dönem bunu hem mümkün hem de önemli ölçüde geçerli kılıyordu.
Gelgelelim, bugün dünyada geçmişin mirasını savunan sosyalistler var olsa bile başkalarını çağıracakları ayrı bir gemileri yoktur. Fikirleri, önerileri, alternatifleri ve mücadeleleriyle sosyalistler de kendileri kabul etsinler etmesinler, tek bir gemidedir, hasımları ve çağırdıklarıyla birliktedir.
Fikirler, öneriler, alternatifler, vb. ne kadar değerli olursa olsun insanların davet edilecekleri ayrı bir gemi yüzdürmeye yetmemektedir.
***
Bu anlamda, günümüzde “herkes aynı gemidedir”.
Bu ortak geminin kaptan köşkündekiler, altlardakilerin, makine-kazan dairesindekilerin hoşnutsuzluklarını ve başkaldırı eğilimlerini (bakılacak başka bir gemi olmayışından da yararlanarak) iki kanaldan dizginlemeye çalışmaktadır:
Bir yanda giderek daha otoriter-totaliter-faşizan özellikler kazanan “sağ popülizm” var diğer yanda insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, ırkçılık-ayrımcılık karşıtlığı, iklim krizinin oluşturduğu tehdit gibi duyarlılıklarla takviye edilmiş, geçmişteki “refah devleti” modelini kimi kırıntılarıyla birlikte öne çıkaran liberal demokrasi var…
Bir kez daha altını çizerek söylüyoruz: Sosyalistlerin gündeminde baş sırayı alması gereken, bu ikisinden hangisinin “tercih edilebileceği” değil, iki çizginin de hitap edebildiği emekçi, ezilen, dışlanan, baskı altındaki kesimlerle birlikte aynı geminin nasıl değiştirilebileceği üzerine düşünmek ve bunun eylemini/pratiğini gerçekleştirmektir.
Ekrem İmamoğlu şöyledir ya da böyledir; ama kendisine oy verenler arasında İmamoğlu’nun temsil ettiğinin çok daha ötesini isteyenler yok mudur? Bu insanları davet edebileceğimiz ayrı bir gemi yoksa, hepsiyle birlikte “geminin içinden” çalışmak daha geçerli bir yol değil midir?
Biden şöyledir ya da böyledir; ama Biden’ın Trump yerine başkan olmasını isteyenler arasında Biden’ın yapabileceklerinin ötesindeki hedefler doğrultusunda harekete geçirilebilecek kesimler yok mudur? Bu kesimlerin davet edilecekleri ayrı bir gemi yoksa, hepsiyle birlikte “geminin içinden” çalışmak daha geçerli bir yol değil midir?
***
Yukarıda, belirli bir dönemin başlangıcı olarak 1919 yılını vermiştik. Üçüncü Enternasyonal’in (Komünist Enternasyonal) kuruluş yılıdır. İkinci, ayrı bir geminin tersaneden suya indirildiği, bu yeni gemiden ilk gemidekilere davetlerin başladığı tarihtir. Üçüncü Enternasyonal 1943 yılında “sona ermiş” olsa bile gemi varlığını bir süre daha korumuştur.
Bugün böyle bir sosyalizm gemisi yoktur.
Dolayısıyla, ayrı bir mekâna davet gündemden düşmüş, başka bir gemiden yükselen “Sen de gel” sesinin, yerini “Birlikte şunları şunları yapabiliriz” önerisine bırakması gereken bir döneme girilmiştir ve bugün böyle bir dönem yaşanmaktadır.
