Batılı Marksistlerin Bugünkü Emperyalizm Üzerine Araştırmaları: Hart ve Negri; David Harvey; Meiskins Wood; Collinicos; Panitch- Gindin; Belamy Foster

Bu Araştırmalar Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Nisan 2021

Yazar: Prof. Xie Fusheng, Çine Özgü Sosyalizmin Ekonomi-Politiği Ulusal Araştırma Merkezi Direktör Yardımcısı, Renmin Üniversitesi Ekonomi Fakültesi Dekan Yardımcısı 

Bu yazının tamamı için bakınız https://marksizm.org.tr/?p=6386

Batılı Marksist akademisyenlerin bugünkü emperyalizm üzerine araştırmaları, bugünkü kapitalist dünya siyasi ve ekonomik düzeninin temel özelliklerini ulusötesi şirketler, küreselleşmiş üretim, enformasyonelleşme (IT ve internet) ve finansallaşma ve Amerikan hegemonyası gibi farklı perspektiflerden analiz etmiştir.

Bu araştırmalar emperyalizmdeki değişikliklerin en son aşamasını yansıtmakta, hem teorik vurgular yapmakta hem de göremedikleri kör noktalara sahiptirler.  

Süper-emperyalizm analitik paradigmasına bağlı olan akademisyenler, (Robinson, Hart ve Negri) bugünkü kapitalist ekonomik düzeni öncelikle sermaye birikimi yoluyla küresel genişleme ve küresel hâkimiyet perspektifinden analiz ederler.

Hart ve Negri ve diğerleri, kapitalist küreselleşme sürecinde sermaye tarafından yönlendirilen üretim yöntemlerinin maddesizleşmesini ve kapitalizmin küreselleşmesini postmodern bir perspektiften analiz ederler. Ancak Hart ve Negri, metaforlara ve teorilere aşırı derecede bel bağlamakta, bugünkü kapitalist dünya ekonomisinin somut gerçekliklerini tamamen göz ardı etmekte ve kapitalizmin birbirine bağlılığını ve eşitsiz gelişimini görmezden gelmektedirler.

Hart ve Negri’nin Kuzey-Güney ayrımının giderek ortadan kalktığı iddiaları açıkça yanlıştır; oysa bugün sermaye akışlarının en büyük payı gelişmiş zengin ülkeler arasında gerçekleşiyor ve güneyden kuzeye emek akışının neden olduğu bir eşitlenme yoktur.

Hart ve Negri’nin ileri sürdüğü gibi sermayenin küreselleşmesini kontrol eden ulusötesi şirketler hâlâ güçlü “devletlere” dayanır ve ulusal sınırları aşan “küresel” bir devlet henüz ortaya çıkmamıştır.  ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerdeki iç çatışmalar, tekelci sermaye arasındaki çıkar farklılıklarından değil, bu büyük güçlerin ulusal çıkarların temsil ettiği fark ve çeşitlilikten kaynaklanıyor.

Tarihsel özneyi “bireye” indirgerler ve sonra birçok bireyi “kitleler” olarak birleştirirler, böylece tarihsel özneyi yeniden tanımlama gibi çığır açacak bir meseleyi yanlış yorumlarlar.

Gerçekte, ekonomik küreselleşme bir dereceye kadar dünya ekonomisini “Amerikanlaştırma” sürecidir—diğer ülkeleri Amerikan ekonomisinin hızına ve ihtiyaçlarına uyum sağlamaları için koordine etmeye çalışır. İmparatorluk içindeki mevcut rekabet ve çatışma, müttefiklerinin gelişimini sürekli olarak kısıtlamaya çalışan ABD tarafından sınırlandırılmaktadır.

Süper-emperyalizm analitik paradigmasına bağlı olan Robinson ise küreselleşmiş üretimden yola çıkarak ulusötesi sermaye, ulusötesi burjuvazi ve ulusötesi devlet gibi yeni kavramlar önermiştir, ancak bu yalnızca sermaye küreselleşmesi çağının bir yönünü yansıtır.

Meiskins Wood’un işaret ettiği gibi, ulus-devlet “mülkiyet ilişkilerini, sosyal düzeni koruyabilir ve zorlayıcı gücün desteğiyle sözleşmeye dayalı işlemlerin standartlaştırılmasını ve öngörülebilirliğini sağlayabilir”, bu da sermaye birikimi için çok önemlidir. Robinson’un analizindeki gibi ulusötesi sermaye ve ulusötesi burjuvazi ulusallıktan arınmamıştır. Farklı ulusal burjuvaziler ve ulus-devletler, Robinson’un savunduğu gibi ulusötesi burjuvaziye ve ulusötesi devlete eşit olarak entegre edilemezler; bunun yerine bir merkez-çevre yapısı sergilerler.

Hegemonik emperyalizm paradigması

Hegemonik emperyalizm analitik paradigmasına bağlı akademisyenler  (Harvey, Meiskins Wood, Callinicos, Panitch ve Gindin) sermaye birikimi ile devletlerin davranışları arasındaki ilişkiye odaklanarak bugünkü emperyalizmin özünün, Amerikan hegemonyasının dünya siyaseti ve ekonomisi üzerindeki kontrolü altındaki ekonomik bir düzen olduğunu savunmuşlardır.

Harvey, bugünkü kapitalizmde bir birikim tarzı olan “kamulaştırma birikimini” analiz etmek için mekânsal coğrafya yaklaşımını yaratıcı bir şekilde kullanmış, “mekânsal-zamansal onarım” kavramının rehberliğinde sermaye mantığı ile devlet mantığı arasındaki çelişkili dinamikleri ortaya çıkarmıştır. Ancak David Harvey, kamulaştırma birikiminin önemini aşırı vurgulamış, küreselleşme koşulları altında sermayenin artı değer elde etme sürecindeki değişiklikleri ihmal etmiş ve bunun sonucunda “küresel servetin Batılı ülkelerden Doğulu ülkelere aktığı” şeklindeki hatalı bir sonuca varmıştır.

Meiskins Wood, tarihsel analize dayanarak farklı emperyal biçimlerin evrimini ve özgün farklılıklarını değerlendirmiş, ABD ekonomik kontrolünün— dünya ölçeğinde ve ulus-devlet üzerinde– özünü ortaya çıkarmış, ancak emperyalizmin en temel özelliği olan tekeli kavrayamamış, küreselleşme koşulları altında tekelin somut biçimlerindeki değişiklikleri göz ardı etmiştir.

Collinicos, Marksizmi “realist” uluslararası ilişkiler teorisiyle birleştirerek emperyalist devletin davranışını rekabetçi bir perspektiften analiz etmiş ve daha gerçekçi yeni bir emperyalizm perspektifi inşa etmiştir. Ancak, Collinicos jeopolitik rekabetin arkasındaki ekonomik güdülerin belirleyici rolünü gözden kaçırmış ve araştırmasında emperyalist tekel ve emperyalist sömürü, vurguladığı rekabet kavramı tarafından gizlenmiştir.

Panitch ve Gindin, emperyalist genişlemede devletin, özellikle ABD’nin küresel kapitalist sistemi şekillendirme ve yönetmedeki önemli rolünü analiz etmişlerdir. Ancak, analizleri neredeyse tamamen siyasidir, bu nedenle emperyalizmin ekonomik yönlerini önemsiz göstermişler ve sermaye birikiminin dinamik evrimini analiz edememişlerdir.

Sömürgeciliğin sürdüğü dönemde Lenin, ulusları “ezen uluslar ve ezilen uluslar” olarak ayırarak bunun “emperyalizmin özü” olduğuna işaret etmişti. Ayrıca emperyalizmin “en zengin ve en güçlü birkaç ülkenin çok sayıda bağımlı ulusu sömürmesi” olduğunu vurgulamıştı.

Lenin, tekelin emperyalizmi anlamanın anahtarı ve emperyalizmin baskıcı doğasının temeli olduğuna işaret etmişti. Bizce, “tekel” kavramından sapan herhangi bir emperyalizm araştırması eksiktir. Sermaye birikiminin evrimi ve sermaye birikiminin temel çelişkileri, farklı dönemlerde emperyalizmin farklı özelliklerine yol açmıştır.

Geç emperyalizm paradigmasına bağlı akademisyenler, üretimin küreselleşmesi ve finansallaşması sırasında tekelci mali sermayenin küresel kontrolünü ve kuzeyli sermayenin güneyli işçilerin ulusötesi sömürüsünü analiz etmişlerdir. Ancak, bize göre bu akademisyenlerin küresel emek arbitrajı analizlerinin küresel üretim ağlarını dikkate alarak daha da derinleştirilmesi gerekmektedir ve emperyalizmin çelişkilerine dair analizleri daha fazla geliştirilmeye muhtaçtır.  

Emperyalizm teorisi, öncelikle sermaye birikimi sürecinde belirli bir uluslararası ortam içinde devlet ile sermaye ve devletlerin kendi aralarındaki çelişkili hareketleri inceler.

Sürekli sermaye birikimi arzusu tarafından yönlendirilen tek tek sermayeler, spekülatif finans faaliyetleri yoluyla kâr peşinde koşma eğilimindedirler, bu da sanayi sermayesi birikiminin genel düzeyini düşürür. Aynı zamanda, sanayi sermayesi de birikim sürecinde işgücü maliyetlerini en aza indirme eğiliminde olup halkın genel tüketim düzeylerini düşürür.

Bu her iki eğilim de yinelenen ekonomik krizlere yol açabilir. Dinamik bir mekânsal perspektiften bakıldığında, sermaye döngüsü içinde sabit ve hareketli, yoğunlaşmış ve dağılmış, yerel taahhütler ve küresel çıkarlar arasında kaçınılmaz çelişkiler vardır. Bu nedenle, kapitalizm tarihinin belirgin bir özelliği, bu çelişkileri hafifletebilecek veya bastırabilecek örgütsel düzenlemelerin sürekli olarak aranması ve değiştirilmesidir. Bu da sonuç olarak, kaçınılmaz olarak çeşitli sermayeler kendilerinin yok olmalarına direnmek için yerel ve belirli faktörleri küresel olarak artı değerin üretimi ve artı değere el konulması ile birleştiren, devlet gücüne dayalı olan ve iç içe geçmiş hiyerarşik bir örgütsel yapı yaratma zorunluluğu içindedirler.

Böylece ortaya çıkan dünya siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin özü, bir avuç ezen ve çok sayıda ezilen ülkeler şeklindeki emperyalist düzen olmaya devam etmektedir. Kapitalist üretim tarzının ve kapitalizmin içsel çelişkilerinin evrimine karşılık olarak, emperyalizm farklı dönemlerde farklı biçimler göstermiştir.

Özetle, bugünkü emperyalizm, esasen ABD’nin kendi tekelci sermayesinin birikimini teşvik etmek için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve hatta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütleri kullanarak Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerle koordineli olarak, küresel üretim ağları ve finansallaşma yoluyla diğer ülkelerin artı değerine el koyduğu ve siyasi ve askeri yollarla diğer ülkelerin siyasi ve ekonomik düzenini kontrol ettiği bir aşamadır. Aynı zamanda kapitalist gelişmenin en son aşamasıdır.

Ekonomik küreselleşme ve bilgi teknolojileri (IT) ile ulaşım teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, ABD, Avrupa ve Japonya gibi Kuzey’deki gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketleri, küreselleşmiş meta üretim sürecini entegrasyon ve modülerleştirme yoluyla ayrıştırmış, küresel olarak ağ tabanlı işbirlikçi üretim yürütmekte ve Küresel Güney’deki gelişmekte olan ülkeler tarafından yaratılan artı değere sürekli olarak el koymaktadırlar.

 Çok uluslu şirketlerin küresel üretim ağlarındaki tekel modelleri iki türlüdür: Birincisi kullanım değeri üretiminde tekel avantajı, diğeri ise değerin gerçekleştirilmesinde tekel avantajıdır.

Birincisi, çok uluslu şirketlerin teknolojik patentleri tekelleştirerek ve kilit üretim bağlantılarını kontrol ederek üretim ağında hakim bir konum işgal etmelerini, kritik olmayan üretim bağlantılarını ve dağıtım süreçlerini (out sourcing olarak) zayıf ülkelere vermelerini ve böylece büyük miktarda katma değere el koymalarını ifade eder. Bu üretim odaklı ağ, özellikle otomobil ve yarı iletkenler gibi sermaye ve teknoloji yoğun endüstrilerde belirgindir.

İkincisi, çok uluslu şirketlerin marka pazarlaması ve dağıtım kanallarını tekelleştirerek nihai ürünlerin değerinin gerçekleştirilmesinde kilit bir rol oynamasını ifade eder. Bu alıcı odaklı ağ, giyim, ev eşyaları ve tüketici elektroniği gibi ticaretin hâkim olduğu, emek yoğun tüketim malları endüstrilerinde yoğunlaşmıştır.

Çok uluslu şirketlerin küresel üretim ağlarındaki tekel konumu, emperyalizmin küresel maddi yeniden üretim üzerindeki kontrolünün en istikrarlı temelini oluşturur. Kopp ve Suwandi ve diğer bazı akademisyenler Marx’ın emek değer teorisine dayanarak, , katma değerin çoğunluğunun üretim zincirinin ortasında yer alan Güneyli işgücü tarafından yaratıldığını savunmuşlardır.

Kopp, 2011 yılında Kuzey ülkelerinin Güney ülkelerinden yaklaşık 2,8 trilyon dolar artı değere el koyduklarını hesaplamıştır.

ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkeler, finansallaşma yoluyla diğer ülkelerin değerlerini yağmalamaktadırlar.

Geç Emperyalizm Paradigması içinde gördüğümüz J. Belamy Foster, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki her türlü finansal işlemin, Marx’ın yağmacı kâr olarak adlandırdığı şeyi içerdiğini ve bunun güç dengesizliği tarafından desteklendiğini vurgular. ABD, çeşitli yollarla küresel finans yağması gerçekleştirebilir ve bu da ABD’yi mevcut küresel finans akışlarını serbestleştirme düzeninin yaratıcısı, koruyucusu ve en büyük yararlanıcısı yapar:

birincisi, uluslararası bir rezerv para birimi olarak ABD doları, uluslararası senyoraj geliri yaratır. Senyoraj geliri, devletin veya merkez bankasının para basma tekelini kullanarak, paranın üretim maliyeti ile üzerinde yazılı nominal değer arasındaki farktan elde ettiği kârdır. ABD, diğer zayıf ülkeler gibi döviz rezervi sorunu veya ödemeler dengesi açığı sorunları ile kısıtlanmaksızın diğer ülkelerden mal ve hizmet satın almak için doğrudan dolar basabilir ve diğer ülkelerin kaynaklarına doğrudan el koyabilir. İkincisi, ABD son derece gelişmiş bir finans sektörü endüstrisine sahiptir. Küresel finansın merkezi olarak Wall Street, önemli emtiaların fiyatlandırma gücünü elinde tutmak için sürekli olarak çeşitli yeni finansal ürünler ve finansal türevler geliştirir, kurumsal avantajları ve karmaşık finans operasyonları aracılığıyla finans piyasalarında sürekli kâr elde eder ve böylece Güney ülkelerindeki şirketlerin ve bireylerin servetine el koyar.

Üçüncüsü, ABD finans sermayesi, Güney ülkelerinin özelleştirme sürecine büyük ölçüde müdahil olmuş, önemli tekel rantları elde etmek için muazzam miktarda doğal kaynak ve altyapı edinmiştir. ABD finans sermayesi ayrıca küresel olarak büyük ölçekli spekülatif finansal faaliyetlerde bulunur ve mali krizler yaratarak ve ileterek sürekli olarak zayıf ülkelerin servetlerine el koyar.

Araştırma kurumları, 1980’den bu yana gelişmekte olan ülkelerin uluslararası ödemeler dengesi sızıntıları, ithalat ve ihracat ticaretinin yanlış raporlanması ve kaydedilen finansal transferler nedeniyle 16,3 trilyon dolar kaybettiğini tahmin etmektedir.

“Şanslı” birkaç ülke hariç, Güney ülkelerinin çoğu, sürekli olarak ABD liderliğindeki emperyalist düzenin çevre ülkesi statüsünde bulunuyor.

Çünkü, birincisi, ekonomik yağma, Güney ülkelerinin bu marjinalleşme durumundan kurtulma yeteneklerini sürekli olarak zayıflatmıştır.

Küresel üretim ağları ve finansallaşma, gelişmiş ülkelerin Güney pazarları üzerindeki kontrolünü güçlendirerek Güney ülkelerini hammadde kaynakları, ithal mallar için pazarlar ve gelişmiş uluslara sermaye ihracı için pazarlar haline getirmiştir.

Gelişmiş ülkelerden gelen sermaye ihracı ve uluslararası finans sermayesinin spekülatif doğası, Güney ülkelerinde borç krizlerini ve finans krizlerini tetiklemiştir. Servet kaybı, Güney ülkelerini kendi ekonomik kalkınmaları için mevcut önemli kaynaklardan mahrum bırakarak ekonomik bağımsızlık kapasitelerini zayıflatmıştır. İkincisi, ABD, Güney ülkelerinin siyasi ve hatta askeri yollarla sürekli olarak baskılamış ve onları ABD’nin ve Kuzey’deki gelişmiş kapitalist ülkelerin ekonomik kalkınmasına hizmet etmeye zorlamıştır. ABD, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve hatta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler aracılığıyla Washington Konsensüsü’nü pekiştirmiş ve mevcut uluslararası siyasi ve ekonomik düzeni sağlamlaştırmıştır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, ABD hükümeti küresel liderliğini ve Güney ülkelerinin bağımlı statüsünü pekiştirmek için sırasıyla “angajman ve genişleme stratejisi”, “küresel terörizme karşı mücadele stratejisi”, “Asya-Pasifik yeniden dengeleme stratejisi” ve “Hint-Pasifik stratejisini (2022, QUAD, AUCUS) önermiştir.

Mevcut dünya düzenine meydan okuyan Güney ülkelerine karşı, ekonomik ve siyasi yollar yetersiz kaldığında, ABD onları zorla çevre statüsünde tutmak için askeri yollara daha da fazla başvuracaktır.

Amerikan yönetimi altındaki emperyalist düzen, hem iç hem de uluslararası düzeyde çoklu sorun ve çelişkilerle karşı karşıyadır. ABD içeride, yerli tekelci sermayenin birikimini sürdürmek ile halk kitleleri nezdinde kapitalist sistemin meşruiyetini korumak arasında bir çelişkiyle karşı karşıya.

Birincisi, ABD üretimin küreselleşmesinin tetiklediği işsizlik krizi ile karşı karşıya. ABD imalat sanayisinin toplam milli gelir içindeki payı 1950’lerde yaklaşık %28’den 2010’da %12’ye düşmüştür. Yüksek kârlar peşinde koşan tekelci sermaye, imalatı sürekli olarak Güney ülkelerine kaydırarak ABD’de işsizlik krizini tetiklemiştir.

İkincisi, ekonominin finansallaşmanın neden olduğu ekonomik durgunluk krizi vardır. Finans, bankacılık, sigorta ve emlak sektörlerinden oluşan “finans bağlantılı sektörün” milli gelire katkısı 1980’de %15,70’ten 2016’da %20,56’ya yükselmiştir. Spekülatif finans faaliyetleri, ABD ekonomisinde merkezi bir rol oynamakta ve kaçınılmaz olarak üretken uzun vadeli yatırımı ihmal etmektedir ve ekonomik kalkınmayı borca dayalı hale getirmiştir.

Finans sektöründe genişleme ve ABD endüstri şirketlerinin daha karlı ülkelere kaydırılması, tekellerde gördüğümüz ekonomik durgunluk eğilimini ve kriz eğilimini şiddetlendirmek için birlikte çalışmaktadır.

Üçüncüsü, ABD’de ciddi servet eşitsizliği krizi vardır. Küreselleşmiş üretim ve finansallaşma yoluyla elde edilen servetler, Amerikalıların çoğunluğuna fayda sağlamamış, az sayıda tekelci kapitalistin elinde toplanmıştır.  

2018’de ABD Gini gelir dağılımı bozulma katsayısı 50 yılın en yüksek seviyesine çıkarak 0,485’e yükseldi. ABD’de genişleyen servet uçurumu, neo-faşizmin yeniden canlanmasını körüklemiştir ve neoliberalizm giderek faşizmle birleşerek ırkçılık ve intikamcı milliyetçiliğe yol açmaktadır.

Uluslararası düzeyde, ABD, kendi iç krizini başka yöne saptırmak ve ulusal çıkarlarını korumak için diğer ülkelerle sürekli olarak çatışmaktadır. Avrupa Birliği ve Japonya ABD’yi müttefik olarak görürken, ABD onları sürekli olarak stratejik rakipler olarak görmüştür. ABD, mutlak hâkimiyetini korumak için diğer Batılı gelişmiş ülkelerin belirli alanlardaki gelişimini kısıtlamaya çalışmaktadır. Örneğin, daha 1980’lerde ABD, Japonya’nın yükselişini durdurmak için Plaza Anlaşması’nı kullandı.

Petrolü kontrol etmek, petrodolar ittifakını güçlendirmek ve Avro’yu ve AB’yi zayıflatmak için ABD, Irak Savaşı, Libya Savaşı ve Suriye iç savaşına destek de dahil olmak üzere Orta Doğu’da bir dizi tek taraflı askeri müdahale başlattı. Kendi, tekelci finans sermayesinin çıkarlarını korumak ve kendi iç mali krizini hafifletmek için ABD, krizi dünyaya kaydırmak için defalarca niceliksel genişlemeyi kullanmış ve uluslararası ekonomik düzeni ciddi şekilde bozmuştur. Trump yönetimi, “Önce Amerika” stratejisini benimsedi, milliyetçilik bayrağını kaldırdı, korumacı bir hareket başlattı, bir düzineden fazla uluslararası örgüt veya anlaşmadan tek taraflı olarak çekildi ve Çin, AB, Kanada ve Japonya dahil birçok ülkeye karşı ticaret savaşları başlattı. ABD yönetimi altındaki yeni emperyalist düzenin karşı karşıya olduğu çoklu çelişkiler, küresel kalkınma için dört büyük meydan okumaya yol açmıştır: yönetişim açığı, güven açığı, barış açığı ve kalkınma açığı. Bunun sonucu olarak, mevcut dünya düzeninde değişim ve reform çağrıları uluslararası toplumda giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir.

Uluslararası siyasi ve ekonomik düzen, kapitalizmin temel çelişkilerinin itici gücü altında sürekli olarak evrilmektedir. Dünya, bir asırdır görülmemiş derin değişimler geçirmektedir. Çin, bu değişimlerdeki en büyük değişkenlerden biri ve değişimi etkileyen en önemli faktörlerden biridir. ABD liderliğindeki dünya düzeninin çoklu çelişkileri ve zorlukları karşısında Çin, iç ve dış durumunu kapsamlı bir şekilde koordine etmeli, içerde arz yönlü yapısal reformları ve Kuşak ve Yol Girişimi’ni kararlılıkla ilerletmeli ve birbirini karşılıklı olarak güçlendiren iç ve dış dolaşımlardan oluşan yeni bir kalkınma modeli inşa etmelidir. Çin, küresel yönetişim sisteminin yeniden şekillendirilmesini aktif olarak teşvik etmeli, uluslararası siyasi ve ekonomik düzeni iyileştirmeli, kendi kalkınmasını sürdürürken tüm ülkelerin ortak kalkınmasını teşvik etmeli ve Çin ulusunun büyük yeniden canlanışının “Çin Rüyası”nı ve insanlık için ortak bir geleceğe sahip bir topluluk inşa etme çabaları ile tüm insanlığın “Dünya Rüyası”nı gerçekleştirmeye katkıda bulunmalıdır.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir