Küba Sorununun Özü: Emperyalist Kuşatma Karşısında Direnme, Uluslararası Dayanışma ve Sosyalist İktidarın Pekiştirilmesi

Mart 2026, Leng Xi

Çeviren: Ferdi Bekir

Şu an itibarıyla şunu genel olarak belirtmek gerekmektedir; Küba’nın bugün karşı karşıya olduğu durum, bir Karayipler bölgesi ada ülkesinin tesadüfi koşullar altında maruz kaldığı yerel bir kriz değildir; birtakım diplomatik sürtüşmelerin, ABD’nin bazı idari maddelerinin ve piyasa dalgalanmalarının basit bir toplamı hiç değildir.

Küba meselesinin özü, derin bir dengesizlik ve giderek artan dünya hegemonyası kaygısı içindeki bugünkü tekelci kapitalist dünya sisteminin, sosyalist bir devlete uyguladığı karmaşık ve bileşik bir baskı türüdür.

Meselenin kilidi, Küba’nın bir “büyük gücü gücendirip gücendirmediği” ya da ABD’nin uyguladığı yaptırım maddelerinin tam olarak ne kadar arttığı değil; emperyalist devlet mekanizmasının enerji, finans, ödeme ve takas sistemleri, personel hareketliliği, kamuoyu meşruiyetinin şekillendirilmesi ve toplumsal yapının ayrıştırılması gibi çok boyutlu araçları, hedefi net, aşamalı ve birbiriyle eşgüdümlü bir kurumsal kuşatma mekanizmasına dönüştürmüş olmasıdır. Amaç, görünüşte daha modern, daha teknik ve daha örtük bir biçimde sosyalist devletlerin toplumsal yeniden üretimi bağımsız biçimde örgütleme kapasitesini zayıflatmak, onların devlet egemenliğini ve siyasal istikrarını sarsmaktır.

Tam da bu nedenle Küba meselesi, en başından beri basit bir “diplomatik mesele” değil, belirgin bir sınıfsal nitelik ve iki sistem arası çatışma karakteri taşıyan bir meseledir.

Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki bu iki sistemin mücadelesi, burada soyut ideolojik sloganlarla değil; en somut, en gerçek ve en kaçınılmaz biçimlerle tezahür etmektedir: Petrol tankerlerinin yanaşıp yanaşamayacağı, elektrik santrallerinin çalışıp çalışamayacağı, ilaçların Küba’ya girip giremeyeceği, maaşların ödenip ödenemeyeceği ve gıda karnelerinin miktarı, devletin kamu düzenini koruyup koruyamayacağı ve halkın zorlukların kaynağını emperyalist blokaja mı yoksa kendi yönetimine mi bağlayacağı… Bu gündelik gibi görünen sorular, iki sistem arasındaki mücadelesinin en keskin ifade biçimleridir. Bu nokta görülmediği sürece, Küba’daki duruma dair tüm yüzeysel yargılar olgular arasında gezinmekten öteye gidemez ve meselenin özüne nüfuz edemez.

Öz ancak somut gerçeklikler zinciri üzerinden kavranabileceği için, Küba’daki duruma dair analizler soyut bir sempati veya boş bir dayanışma söylemiyle sınırlı kalamaz. Mevcut uluslararası jeopolitik tablonun gerçekleri açısından; ABD’nin Küba üzerindeki sistematik baskısı, Küba Komünist Partisi’nin kriz ve yaptırımlara karşı aldığı idari ve ekonomik önlemler, Çin ve Rusya gibi geleneksel dost ülkelerin yardımları ile uluslararası solun ve örgütlerin eylemleri, birbirinden alakasız veri grupları değil, aynı sürecin farklı halkalarıdır. Ancak bu halkalar bütüncül bir sınıfsal analiz çerçevesine oturtulduğunda; Küba meselesi emperyalizm, sosyalist sistemin istikrarı, Küba’nın devlet olarak kapasitesi, enternasyonalist sorumluluk ve stratejik reformlar ekseninde birleşik bir mesele olarak anlaşılabilir.

ABD’nin Küba’ya Yönelik Bileşik Baskısının Kurumsal Yapısı ve Sınıfsal Özü

Öncelikle belirtilmelidir ki Küba’nın şu an maruz kaldığı şey, birbirinden kopuk önlemlerin mekanik bir toplamı değil; ABD Beyaz Sarayı, Dışişleri, Hazine ve Ticaret Bakanlıkları ile sınır ve güvenlik sistemlerinin ortaklaşa yürüttüğü bütünsel bir devlet zor aygıtı sistemidir.

2025’te yeniden yürürlüğe konan ulusal güvenlik başkanlık notu ve 2026’da imzalanan 14380 sayılı başkanlık kararnamesiyle birlikte, ABD eski ambargoyu enerji, finans, ulaşım ve toplumsal yeniden üretim zincirlerine yönelik eş zamanlı bir kuşatmaya dönüştürmüştür.

Ayrıca görülmelidir ki bu baskı sistemi, enerji meselesi ekseninde örgütlenmiştir. Enerji burada artık sadece ekonomik bir girdi değil, açıkça siyasi bir silaha dönüştürülmüştür.

Trump tarafından yayımlanan 14380 sayılı Kararnamenin özü, sadece yeni bir ambargo ilan etmek değil, Küba’ya petrol sağlayan üçüncü ülkeleri de ABD’nin cezalandırma menziline alarak petrol arzını ikili bir ticari konudan sınır ötesi caydırıcılık niteliği taşıyan stratejik bir baskı aracına dönüştürmektir. Mesele sadece Küba’nın “petrolsüz kalması” değil, bugünkü koşullarında yakıt kesildiği anda elektrik, su, ulaşım, hastaneler, okullar, gıda dağıtımı, soğuk zincir depolaması ve kamu güvenliğinin hızla darbe almasıdır. Yani enerji meselesinin burada belirleyici bir önem taşımasının sebebi, ekonomik baskıyı doğrudan Küba’nın devlet kapasitesinin zayıflatılmasına, altyapı sorunlarını ise doğrudan sosyalist sistemin istikrar sorununa dönüştürebilmesidir. ABD, tam da bu noktayı hedef alarak enerji zincirini tüm kuşatma sisteminin ana ekseni haline getirmiştir.

Buna paralel olarak ABD, ekonomik ilişkileri “devlet–özel sektör” ayrımı üzerinden yeniden düzenlemektedir. Küba devletine bağlı kurumlar, bankalar ve kamu yapıları sistem dışına itilirken, Küba’daki özel sektör faaliyetlerine ve bireysel ekonomik faaliyetlere sınırlı da olsa alan açılmakta ve “ABD bunlarla çalışırım ben” demektedir.

Bu durum ABD yönetimi açısından basit bir taviz değil, açıkça bir sınıfsal bölme stratejisidir: devletin yeniden üretim kapasitesini sürdüren alanlar hedef alınmakta, buna karşılık devlet dışı alanlar teşvik edilmektedir.

Dolayısıyla, ABD politikasındaki “Küba halkına yardım etme” söyleminin neden tarafsız bir insani teknik sorun olarak ele alınamayacağını anlamak zor değildir. ABD bir yandan kiliseler ve belirli yardım kanalları aracılığıyla sınırlı yardımlarını sürdürürken, diğer yandan vizeleri askıya alma, vize teminatları, göçmen vizelerini kısıtlama ve insan hareketliliğine getirilen sınırlamalar yoluyla Küba halkının hayatta ayakta kalma maliyetlerini ve yaşamlarındaki belirsizliği artırmaktadır; bir yandan Küba’da bir “insani felaket” yaşanmasını istemediğini iddia ederken, diğer yandan enerji ve bankacılık kanallarına yönelik saldırılarını aralıksız sürdürmektedir.

Burada sözde bir değer tarafsızlığı kesinlikle söz konusu değildir; zira “halka yardım etmenin” kurumsal tanımı aslında şudur: ABD yönetimine göre, sosyalist devletin bütünsel yapısından kopuk toplumsal güçlere yardım edilebilir, ancak Küba sosyalist devletinin omurgasını oluşturan mali, enerji, bankacılık ve idari sistemlere yardım edilmesine asla izin verilemez. Emperyalizmin bugünkü biçimi, giderek daha az oranda geleneksel sömürgeci işgal yöntemleriyle doğrudan ortaya çıkmakta; giderek daha fazla oranda devlet ile toplum arasındaki ilişkileri kurumsal bölünmeler yoluyla yeniden yapılandırma ve “devletsizleştirilmiş” (devlet dışı) ekonomik ve toplumsal alanları destekleyerek sosyalist iktidarın bütünlüğünü aşındırma biçiminde kendini göstermektedir.

Daha da ötesi, bizzat Trump’ın söylemlerindeki değişim, bu kurumsal projenin öznel niyetini daha da net bir şekilde ifşa etmektedir.

Şubat ayı başlarında Küba hakkında daha çok bir tüccar edasıyla konuşarak “bir anlaşmaya varılacağını” iddia ediyor ve sorun sanki hala müzakere ve takas düzeyinde kalmış gibi görünüyordu.

 Mart ayı ortalarına gelindiğinde ise, “dostane devralma”, “şu ya da bu şekilde Küba’yı ele geçirmekten onur duyacağım”, “ona istediğim her şeyi yapabilirim” gibi tahakküm edici bir dil kullanmaya başladı.

ABD Güney Komutanlığı’nın daha sonra Küba’yı işgal etmeye veya ele geçirmeye yönelik bir hazırlıklarının olmadığını açıkça belirtmesi, ABD’nin mevcut temel yönteminin doğrudan askeri işgal değil, hala ekonomik savaş olduğu anlamına gelse de, bu durum aslında şunu daha da belirgin kılmaktadır: Emperyalizm her zaman ilk olarak çıkarma gemilerine ve deniz piyadelerine başvurmaz; rakibini pekala önce enerji ablukası, finansal engelleme, teknolojik ambargo ve kurumsal ayrıştırma (kutuplaştırma) yoluyla da çökertilebilir. Trump’ın ağzından dökülen “Küba’yı alacağım, ona istediğimi yaparım” türündeki açık tehdit söylemi ile ABD’nin aynı anda sessiz sedasız yürüttüğü strateji — yani Küba devletine giden enerji, para ve ticaret yollarını tek tek kesmek — birbirinden ayrı şeyler değildir. İkisi de aynı amaca hizmet eden, aynı planın farklı iki görünümüdür.

En nihayetinde, ABD’nin Küba’ya yönelik bu kombine saldırısının hedefi, Küba’nın somut bir diplomatik tutumu ya da genel anlamda bir devletler arası anlaşmazlık değil, Küba sosyalist devletinin bağımsız yeniden üretim kapasitesidir. ABD, Küba’nın tüm ekonomik faaliyetlerine karşı çıkmıyor; onun karşı çıktığı şey, Küba sosyalist devletinin bütünlüğünü, siyasi özerkliğini ve organizasyon kapasitesini ayakta tutan ekonomik faaliyetlerdir.

ABD, tüm özel işletmeleri basitçe reddetmiyor; hatta seçici bir biçimde Küba özel sektörü için kanalları açık tutuyor, ancak bunun tek bir şartı var: Bu kanal, Küba Komünist Partisi liderliğindeki devlet sistemini güçlendirmemeli, aksine onu zayıflatmalıdır. Bu nedenle, bu mücadelenin derin mantığı, “piyasa ile piyasa dışı” arasındaki soyut bir tartışma değil; “toplumsal yeniden üretimi kimin organize edeceği, stratejik kaynakları kimin kontrol edeceği ve toplumsal gelişimin yönünü kimin belirleyeceği” ekseninde dönen sınıfsal bir sorundur.

Tam da bu bağlamda, ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımları; bugünkü uluslararası tekelci kapitalist devlet aygıtının sosyalist rejime karşı yürüttüğü bir ekonomik savaş, iki sistem arası bir savaş, yavaş yavaş ilerleyen siyasi bir çökertme savaşı olarak görülmelidir.

Hedef alınan şey yalnızca Küba’nın bugünkü zorlukları değil, sosyalist devletin gerçek bir sistem formu olarak varlığını sürdürme olasılığının bizzat kendisidir. Mademki sorunun özü buradadır, o halde Küba sorunu bir ABD-Küba ilişkileri sorunu boyutuna indirgenemez; bunu dünya çapında kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele sorunu bağlamında okumalıyız. Küba sorunu da tam olarak bu mantıksal çıkış noktasından hareketle, herhangi bir izleyicinin kayıtsızca dışarıdan seyredebileceği önemsiz bir mesele olmaktan çıkarak, doğal olarak enternasyonalist bir soruna dönüşmektedir.

Eğer yukarıdaki analiz emperyalist baskının kurumsal yapısını ve sınıfsal özünü ortaya koyuyorsa, bundan kaçınılmaz olarak doğacak olan bir sonraki soru şudur: Küba’nın maruz kaldığı şey Küba’nın sosyalist sistemine yönelik örgütlü bir kuşatma olduğuna göre, uluslararası sosyalist güçlerin, geleneksel dost ülkelerin ve dünyadaki tüm anti-hegemonyacı güçlerinin üstlenmesi gereken sorumluluk tam olarak nedir? Bu da Küba sorununun ikinci boyutuna girmemizi gerektirir.

Küba Sorununun Enternasyonalist Boyutu ve Beş Sosyalist Ülkenin Gerçek Sorumluluğu

Öncelikle, Küba’nın maruz kaldığı darbeleri basitçe “Amerikan karşıtlığının yol açtığı Trump yaptırımları” olarak anlayan yüzeysel bir anlamayı düzeltmek gerekir. Küba sorunu ile Venezuela sorunu, her ne kadar birbirine yakın zamanlarda patlak verse de özünde birbirinden farklıdır.

Küba sorununu basitleştirmek, toplumsal öz analizinin yerine diplomasi psikolojisini koymaktır; bu yüzden de mesele başından beri dar bir çerçevede anlaşılmıştır. Amerikan resmi belgelerinin “komünist Küba rejimi”, “düşman aktörleri destekleme”, “ABD’nin ulusal güvenliğine ve dış politikasına olağandışı bir tehdit oluşturma” gibi ifadeleri defalarca kullanması; hedeflenenin Küba’nın ABD’ye yönelik duygusal bir tutumu olmadığını, aksine Küba’nın Komünist Parti liderliğinde ısrar etmesi, kamu mülkiyeti öncülüğündeki ekonomiyi savunması ve anti-emperyalist, bağımsız kalkınma çizgisini sürdürmesi şeklindeki sistemsel gerçeği olduğunu açıkça göstermektedir. Bir başka ifadeyle, Küba’nın bir hedef haline gelmesinin sebebi ” Küba’nın ne söylediği” değil, “ne olduğu”dur. Emperyalizm için, Batı Yarımküre’de uzun süredir var olan ve varlığını hala sosyalist bir devlet biçiminde sürdüren bir Küba, başlı başına kapitalizme karşı sistemsel bir itirazdır.

Sorunun temeli tam da burada yattığı için, Çin açısından Küba asla uzak ve sıradan bir diplomatik muhatap değil, sosyalist kampın hala varlığını sürdüren bir parçasıdır. Batı Yarımküre’nin tek sosyalist ülkesi olma statüsü, nezaketen söylenmiş bir sıfat değil, uluslararası bir siyasi gerçektir:

ABD anakarasına en yakın stratejik alanda Küba, Komünist Parti’nin önderliğindeki sosyalist devlet biçimiyle anti-emperyalist, anti-hegemonyacı ve bağımlılık karşıtı kalkınma yönelimini ısrarla sürdürmektedir. Bu durum, Küba’nın kaderinin yalnızca bir Karayipler meselesi olarak anlaşılamayacağını belirler ve Ocak 2026’da Maduro’nun yasadışı bir şekilde tutuklanıp hapsedildiği Venezuela olaylarıyla da özünde aynı çizgidedir — mevcut Küba sorunu, sosyalist uluslararası güç dengeleri konjonktürüne yerleştirilerek anlaşılmalıdır. Küba Komünist Partisi, sosyalist ülkeler için sadece genel anlamda iktidardaki bir parti değil, uzun süreli anti-emperyalist mücadelelerde ve sosyalizmin inşasında tarihi sorumlulukları ortaklaşa üstlenmiş bir kardeş parti ve yoldaş bir güçtür.

Buradan hareketle, Çin ve Rusya gibi Küba’nın geleneksel dost ülkelerinin yardımları asla genel bir diplomatik iyi niyet olarak anlaşılamaz; aksine, sosyalist güç dengesini korumaya yönelik gerçekçi eylemler olarak görülmelidir.

 Çin’in oluşturduğu yardım çerçevesi tek seferlik sembolik bir hareket değil; acil mali yardım, gıda bağışı, güneş enerjisi ekipmanları ve fotovoltaik elektrik üretme projeleri de içeren yapısal bir destektir.

Bu, hem mevcut zorlukları hafifletmeyi hem de Küba’nın dış sıvı yakıtlara olan kırılgan bağımlılığını azaltmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Böyle bir yardımın özel bir anlam taşımasının nedeni, basitçe bir gediği kapatması değil; aynı anda hem Küba’nın devlet kapasitesini hem de halkın geçim kaynağı temelinden güç alarak, Küba’nın sadece kısa vadeli yüzeysel bir istikrarı korumasına değil, daha dirençli bir yeniden üretim yapısını yeniden tesis etmesine yardımcı olmaya çalışmasıdır.

Rusya’nın yüksek düzeyli siyasi desteği, finansal taahhütleri ve doğrudan yakıt tedariki konusunda oynadığı rol, Çin ile bariz bir tamamlayıcılık oluşturmaktadır.

Rus tarafı, finansal yardımlar da dahil olmak üzere Küba’ya gerekli desteği sağlamaya devam edeceğini kamuoyuna duyurmuştur; aynı zamanda Küba’ya giden Rus petrol tankerleri ve dizel taşıma girişimleri, Rusya’nın Küba’nın en acil yarası olan yakıt sorununa temas ettiğini göstermektedir. Buradaki anlam, herhangi bir ülkeyi romantikleştirmekte değil, şunu görebilmektedir: Enternasyonalizm günümüzde tek bir biçime sahip değildir, gerçekçi bir işbölümü barındırmaktadır. Sosyalist bir ülke enerji yönünden boğulmakla karşı karşıya kaldığında yaptırımları ve nakliye risklerini göze alarak doğrudan yakıt tedariki sağlayabilmek, başlı başına gerçek bir ağırlığı olan siyasi bir eylemdir. Bu durum Küba’nın tamamen tecrit edilemediğini ve emperyalizmin tedarik zincirini kopararak siyasi tecrit yaratma hesaplarının tamamen başarıya ulaşmadığını göstermektedir.

Çin ve Rusya’nın dar anlamda enternasyonalizmin bu iki tipik destek biçimiyle bütünleşen şey ise Meksika, Brezilya, Kanada, uluslararası sol ve Birleşmiş Milletler sisteminin oluşturduğu daha geniş bir destek ağıdır.

Meksika, ABD’nin baskıları altında Küba’ya petrol tedarikini askıya almak zorunda kaldıktan sonra dahi Havana’ya çok miktarda insani yardım malzemesi göndermeye devam etmiş; Brezilya büyük miktarda gıda göndermeye hazırlanmış; Kanada, Dünya Gıda Programı ve UNICEF aracılığıyla beslenme yardımı sağlamış; Birleşmiş Milletler’in ilgili mekanizmaları ABD’nin yeni önlemlerini açıkça “yakıt ablukası” olarak nitelendirerek insani sonuçlarını vurgulamış; 90’dan fazla siyasi örgüt Küba ile dayanışma bildirisini ortaklaşa imzalamış, Avrupa ve Amerika solundan konvoylar, tıbbi malzemeler ve hijyen ürünleri ardı ardına ulaşmıştır. Böylesine çok kademeli bir yardım modeli, Küba’ya verilen desteğin artık geleneksel dost devletler arası ilişkilerle sınırlı kalmadığını; devletlerin, uluslararası örgütlerin, siyasi partilerin, sendikaların, toplumsal hareketlerin ve ulusötesi kamuoyunun birlikte oluşturduğu karmaşık bir yapıya doğru genişlemeye başladığını göstermektedir.

Özellikle kavranması gereken husus, bu yardımların farklılaşmış biçimler sergilemesinin, tam olarak geniş anlamda enternasyonalizmin bugünkü dünya koşullarında işbölümü ve kurumsallaşma aşamasına girdiğini göstermesidir.

Çin yapısal enerjiye ve halkın asgari geçimine, Rusya doğrudan yakıt ve siyasi güvenceye, Meksika ve Brezilya gıda ve acil yaşam malzemelerine, Birleşmiş Milletler sistemi meşruiyete ve insani kanallara, uluslararası sol ise kamuoyuna, siyasi seferberliğe ve sembolik olarak kuşatmayı yarmaya ağırlık vermektedir. Bu güçlerin dışavurum biçimleri farklı olduğu için onları birbirinden izole edilmiş parçalar olarak göremeyiz; tam aksine, onların hep birlikte oluşturduğu şey, tam da abluka karşıtı koşullarda sosyalist uluslararası destek zincirinin gerçekçi bir biçimidir. Enternasyonalizm günümüzde artık temel olarak tek merkezli ve emir komuta zincirine dayalı bir destek biçiminde değil; daha çok, baskı altındaki bir sosyalist devletin etrafında şekillenen çok noktalı koordinasyon, çok katmanlı destek ve işlevsel tamamlayıcılık biçiminde kendini göstermektedir.

Eğer 20. yüzyılın sonlarında dünya sosyalist sisteminin uğradığı ağır yenilgi, büyük ölçüde uluslararası komünist hareketin fiili merkezi olan Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve yok edilmesiyle uluslararası destek zincirlerinin kopması, ekonomik yardımlaşma sisteminin çökmesi ve ideolojik olarak kapitalizmin “tek yol” olduğunun pasif bir şekilde kabullenilmesi olarak kendini gösterdi denilebilirse, o halde bugün Küba meselesinde aynı tarihsel mantığın tekrar etmesine asla izin verilemez.

Mesele sadece Küba’nın mevcut zorlukları atlatıp atlatamayacağı değil; dünya emekçi halklarının, emperyalizmin uzun süreli abluka, enerji yönünden boğma ve iç toplumsal çözülme yoluyla sosyalist bir devleti pasif bir şekilde geri çekilmeye, tecrit ederek kan kaybetmeye ve nihayetinde sistemsel inisiyatifini yitirmeye zorlamasına bir kez daha seyirci kalıp kalmayacağıdır. Tarihsel deneyimler, sosyalizmin aldığı yenilgilerin hiçbir zaman sadece bir ülkenin iç olayı olarak kalmadığını, aksine derhal emperyalizm tarafından küresel çapta ideolojik bir silaha ve siyasi yayılma fırsatına dönüştürüldüğünü çoktan göstermiştir.

Buradan önemli bir sonuca varılabilir: Küba’yı desteklemek duygusal bir taraf tutma değil; proletarya enternasyonalizmini, anti-hegemonyacı mücadele ilkeleri ve bağımlılık karşıtı kalkınma yolunu savunmanın tarihsel gereksinimidir. Tam da bu yüzden, uluslararası destek gerçekten bir güç yaratacaksa, soyut beyanlarda takılıp kalmamalı; Küba’nın devlet kapasitesinin  inşası, örgütsel istikrarı ve politika ayarlamaları ile birleştirilmelidir.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir