Küba’nın Kriz Yönetimi ve Yeniden Yapılandırma Hamlesi

Mart 2026, Leng Xi

Çeviren: Ferdi Bekir

Dış yardımın gerekli olmasının nedeni, Küba’nın kendi tarihsel inisiyatifinin yerini almak değil, bu inisiyatifin somut sonuçlara dönüşebilmesi için gerekli koşulları sağlamaktır. Böylece konu doğal olarak bir sonraki boyuta evrilmektedir: Küba’nın mevcut reformlarının ve düzenlemelerinin gerçek ekonomi politik anlamı nedir?

Stratejik Düzenlemeler ve Sosyalist İktidarın Sağlamlaştırılması

Enternasyonalist sorumlulukların ötesinde, Küba’nın mevcut yürüyen reformlarının iç mantığını da anlamak gerekir; zira içsel bir yeniden örgütlenme olmadan dış destek kalıcı bir güce dönüşemez.

Küba Komünist Partisi’nin karşı karşıya olduğu şey genel bir ekonomik yavaşlama değil; yakıt akışının kesilmesi, elektrik dağıtım şebekesinin kırılganlığı, taşımacılığın daralması, sağlık sisteminin baskı altında kalması, yerel halkın artan hoşnutsuzluğu ve uluslararası baskıların şiddetlenmesiyle oluşan bir krizler sarmalıdır.

Bu koşullar altında, gerçekten sorumlu hiçbir sosyalist siyasi partinin düzeni sadece sloganlarla ayakta tutması mümkün değildir; devlet kapasitesi, sosyal koruma, üretimin canlanması ve örgütsel bütünleşmeyi yeniden düzenlemesi şarttır.

Küba’nın mevcut politikaları, işte tam da böylesine güçlü bir dış baskı ve yüksek kırılganlık koşulları altında yürütülen bir “kriz tipi dışa açılma” ve “örgütsel yeniden yapılandırma”dır. Burada bahsedilen “dışa açılma”, teslimiyetçi bir şekilde sermayeye taviz verme yönünde bir açılım değildir; bahsedilen “yeniden yapılandırma” da idari düzeyde geçici bir yama yapma değil, işçi sınıfı iktidarının stratejik inisiyatifini kaybetmemesini sağlama önkoşulu altında devletin ve toplumun işleyiş düzenine yönelik odak noktası olan, sınırları çizilmiş ve hedefleri belirlenmiş bir yeniden düzenlemedir.

İdari önlemlerin yapısı açısından bakıldığında, Küba’nın kriz karşıtı politikaları her şeyden önce genişlemeci değil; çalışmamın merkezine önceliklerin yeniden sıralanmasını alan politikalardır.

Yakıt öncelikli olarak su tedarikine, sağlık hizmetlerine, gıda üretimine, savunmaya ve asayişe ayrılmakta; ulaşım sistemi asgari çalışma güvencesine indirgenmekte; okullar ve üniversiteler yarı-yüz yüze veya yerelleştirilmiş düzenlemelere geçmekte; işçiler ise ücret garantisi ve sendikaların müdahalesiyle kamu hizmetlerine, tarıma ve toplum (mahalle) hizmetlerine yeniden yerleştirilmektedir.

Aynı zamanda, tabandaki temsilciler mevcut görevlerinden serbest bırakılarak halkın arasına daha fazla karışmaları, politikaları açıklamaları, önerileri toplamaları ile fiyat ve tedarik denetimine katılmaları sağlanmakta; medya sistemi ise basılı yayınları azaltırken dijital yayına ve ücretsiz mobil erişime yönelmektedir.

Böyle bir düzenlemeler bütünü, Küba Komünist Partisi’nin devleti basitçe küçültmediğini ve hele hele piyasayı kendi kendini düzenlemeye terk etmediğini; aksine kıt kaynak koşulları altında devlet işlevlerinin aciliyet ve önem sırasını yeniden belirleyerek sınırlı kapasitenin, toplumun bütünsel yeniden üretimini ayakta tutan kilit düğüm noktalarına yönlendirilmesine öncelik verdiğini göstermektedir.

Buradaki mantık son derece açıktır: Sosyalist devletin bir kriz anında her şeyden önce koruması gereken şey işletmelerin kâr oranları değil; halkın yaşamı, temel düzen ve devletin örgütlenme kapasitesidir.

Ekonomik önlemlerin inşası açısından bakıldığında da, Küba şu anda dış ortamın düzelmesini pasif bir şekilde beklemiyor, sosyalist yeniden üretimin bazı kritik halkalarını proaktif bir biçimde yeniden inşa ediyor. Hükümetin mevcut “Ekonomide Hataları Düzeltme ve Canlandırma” planı 2026 Ekonomik ve Sosyal Planı olarak güncellenmiş; somut hedefler, eylemler ve gösterge sistemi genişletilmiştir. İşletme özerkliği, yerel özerklik, kamu ile kamu dışı sektörler arasında işbirliği, dövizin kendi kendine finansmanı programları, kapalı devre döviz işlemleri, belediyelerin onay yetkilerinin genişletilmesi ve sosyal koruma sisteminin sürdürülmesi gibi düzenlemeler, Küba’nın kriz yönetimini kurumsal düzenlemelerle zaten birleştirdiğini göstermektedir. Bilhassa seksen altı adet döviz öz finansman programı ile savunmasız ailelere, üç veya daha fazla çocuk sahibi olan annelere ve öncelikli mahallelere yönelik kesintisiz destekler, Küba’nın “ayarlamayı” sosyal sorumluluklardan vazgeçmek olarak algılamadığını, devleti toplumun alt kesimleriyle birbirine bağlayan örgütsel bağları ve bölüşüm sorumluluklarını daha esnek mekanizmalarla korumaya çalıştığını kanıtlamaktadır.

Burada teorik analizi en çok hak eden konu, Küba’nın son dönemde özel sermayeye ve diaspora sermayesine kapılarını açarken devlet liderliğinden vazgeçmemiş olması; aksine piyasa unsurlarının konumunu devlet düzenlemeleri altında yeniden düzenlemesidir. Yurtdışındaki Kübalıların adadaki özel girişimlere yatırım yapmasına, banka dışı finans kuruluşlarına ve yatırım fonlarına katılmasına, döviz hesapları açmasına ve Yabancı Yatırım Yasası aracılığıyla Kübalı özel aktörlerle bağlantı kurmasına izin verilmesi, elbette ekonomik dışa açılmanın yeni bir aşaması anlamına gelmektedir; ancak aynı derecede önemli olan şudur ki, Küba bu dışa açılmayı dizginsiz piyasa mantığına teslim etmemiş; bunun yerine, enerji ruhsatları, döviz hesabı kuralları, yerel onay süreçleri ve devlet-devlet dışı işbirliği mekanizmaları vasıtasıyla, yeni giren bu ekonomik güçleri devlet tarafından belirlenen kurumsal sınırlar içine dahil etmiştir. Piyasa faktörleri burada en yüksek ilke olarak ilan edilmemekte; devletin üretimi canlandırması ve kaynaklarını tamamlaması için araçsal bir halka olarak kullanılmaktadır. Diğer bir deyişle, meselenin özü hiçbir zaman piyasa unsurlarının var olup olmaması değildir; meselenin özü, siyasi egemenliği kimin elinde tuttuğu, kurumsal sınırları kimin belirlediği ve bu piyasa unsurlarının nihayetinde ne tür genel toplumsal amaçlara hizmet edeceğine kimin karar verdiğidir.

İşte tam da bu içsel gerilimden dolayı, Küba’daki reformlar bayağı bir şekilde kapitalizme geri dönüş olarak nitelendirilemez; bunlar, düşmanca bir çevrede sosyalist güçleri korumaya ve yeniden düzenlemeye yönelik stratejik manevralar olarak anlaşılmalıdır. Emperyalizmin dayattığı “devlet-özel ikili bölünmesi”nin amacı, özel sektörü sosyalist devlet bütünlüğünden koparmak ve piyasa güçlerini devletin birliğine vurulan bir kamaya dönüştürmektir. Küba’nın mevcut politikası ise tam tersine; özel sermayeyi ve diaspora sermayesini, yerel ekonomik dinamizmi ve ulusal kalkınma hedeflerini yeniden bir araya getirerek devlet dışı unsurların dış baskıların taşeronlarına dönüşerek savrulmasını engellemeye çalışmaktadır. Sorunun kilit noktası piyasa halkalarının var olup olmaması değil; siyasi inisiyatifi kimin elinde tuttuğu, stratejik kaynakları kimin kontrol ettiği ve piyasa güçlerinin hangi toplumsal hedeflere tabi olması gerektiğini kimin belirlediğidir. Bu durum değişmediği sürece, stratejik bir ayarlama basitçe sistemsel bir teslimiyetle bir tutulamaz.

Karşılaştırmalı tarihsel bir perspektiften bakıldığında, Küba’nın mevcut politikaları ile 1978’de başlayan Çin’in reform ve dışa açılımı arasında gerçekten de ciddiyetle tartışılabilecek bir kıyaslanabilirlik vardır, ancak bu kıyaslanabilirlik sadece katı sınırlamalar üzerine inşa edilebilir. İkisinin ortak yönü, her ikisinin de Partinin önderliğinden vazgeçerek başlamamış olması; sosyalist siyasi ön koşulları koruma şartıyla devlet dışı ekonominin, dış sermayenin ve yerel dinamiklerin belirli bir çerçevede faaliyet göstermesine izin verilmesidir. İkisinin farklı yönleri ise daha da önemlidir; çünkü Çin’in reform ve dışa açılımı nispeten istikrarlı bir dış ortamda ve çok daha geniş iç kaynak koşulları altında gerçekleşmişken, Küba bugün tam bir ambargo, enerji boğması, finansal abluka ve gemiciliğin kendi kendini kısıtlaması koşulları altında bir “kriz tipi dışa açılmayı” ilerletmektedir. Bu nedenle, Küba’yı basitçe “Çin’in tekrarı” olarak adlandırmak yüzeyseldir; fakat bu ikisi arasındaki “siyasi süreklilik altındaki ekonomik esneklik” şeklindeki ortak yöntemi birbirinden tamamen koparmak da bir o kadar yanlıştır.

Bilimsel sosyalizm açısından bakıldığında, Lenin’in Yeni Ekonomi Politikası’nda ortaya koyduğu temel ruh, piyasaya tapınmakta değil; proletarya iktidarının stratejik inisiyatifini elinde tutması ön koşuluyla üretimin canlanması, toplumsal ittifakların yeniden kurulması ve gelecekteki taarruzların koşullarını yaratmak için gerekli stratejik geri çekilmelere izin vermesinde yatar. Meselenin özü hiçbir zaman piyasa ilişkilerinin var olup olmaması değil; bu ilişkilerin sosyalist devletin stratejik yönelimine tabi olup olmadığı, üretimin iyileşmesine, iktidarın sağlamlaşmasına ve proletaryanın emekçi kitlelerle olan toplumsal tabanını genişletmesine hizmet edip etmediğidir. Bu ruh bağlamında, “daha iyi ilerlemek için geri çekilmek” kesinlikle savunmacı bir slogan değil, katı ön koşulları olan ekonomi politik bir yargıdır: Devlet stratejik hakim tepeleri hala elinde tuttuğunda, Parti liderliği ve sosyal koruma çökmediğinde, ancak o zaman gerekli düzenlemeler bir çöküş değil, güç toplama anlamına gelir.

Küba’yı bu yöntemle incelediğimizde, mevcut “kriz tipi dışa açılmanın” neden hem riskler hem de olasılıklar barındırdığını anlayabiliriz. Bir yandan diaspora sermayesine kapıların açılması, özel faaliyetlerin genişletilmesi, yerel yetkilerin devredilmesi ve daha fazla döviz mekanizmasının getirilmesi yeni toplumsal kutuplaşmalara, çıkar farklılıklarına ve yönetim karmaşıklıklarına kesinlikle yol açabilir; diğer yandan, şu anki son derece ciddi kriz ortamında yakıt krizine, üretim durgunluğuna ve kaynak kıtlığına eski yöntemlerle müdahale edilmeye devam edilirse, sosyalist devletin pratik kapasitesi çok daha hızlı bir şekilde aşınacak ve en nihayetinde tam da emperyalizmin beklediği siyasi çöküş için zemin yaratılacaktır. Gerçek bir sosyalist duruş hiçbir zaman her türlü düzenlemeyi reddetmek değil; tam tersine, düzenlemeler yapılırken rejimin niteliği, stratejik kaynaklar ve sosyal koruma gibi kırmızı çizgileri korumak, gerekli stratejik manevraları proleter devletin genel çıkarlarına entegre etmektir.

Bu politik manevrayla bağlantılı olarak, Küba Komünist Partisi’nin şu anda gösterdiği örgütsel istikrar hala belirleyici bir öneme sahiptir. Bugüne kadar Küba’nın üst yönetiminde açık bir bölünme veya büyük çaplı bir tasfiye yaşandığını gösteren hiçbir veri bulunmamaktadır; Díaz-Canel, Marrero, Roberto Morales Ojeda ile ordu, içişleri ve devlet organlarının çekirdek liderleri krizi, milli savunmayı ve dış temasları kolektif bir şekilde yönetmeye devam etmektedir; Raúl Castro da hala devrimci bir lider olarak stratejik açıklamalarda boy göstermektedir. Bu durum, Küba’daki mevcut temel çelişkinin üst düzey iktidarın çöküşü olmadığını; daha ziyade orta ve alt kademe icra zincirlerinin muazzam bir baskı altında kalmasından, yerel yönetimlerin yükünün artmasından ve toplumsal ruh halindeki dalgalanmaların yükselmesinden kaynaklandığını göstermektedir. Tam da bu nedenle, Morón ve diğer bazı yerlerde Küba Komünist Partisi yerel parti komitelerine yönelik yıkıcı protestolar ve ülke çapındaki elektrik şebekesi çöküşleri gibi olaylar, ne rejimin çökmek üzere olduğuna dair kanıtlar olarak abartılmalı ne de önemsiz ve tesadüfi olaylar olarak hafife alınmalıdır; bunlar, yüksek baskı altında devlet kapasitesinin ve örgütsel direncin ciddi bir sınavdan geçtiğinin sinyalleri olarak anlaşılmalıdır.

Bu yüzden, Küba reformlarının asıl ölçütü piyasa payının mutlak büyüklüğü değil; devletin enerji, maliye, sosyal koruma, örgütsel seferberlik ve ideolojik liderlik gibi stratejik hakim tepeleri elinde tutup tutamayacağıdır. Komünist Parti liderliği, devletin yönlendirdiği stratejik rota, savunmasız grupların korunması ve yerel toplumla olan örgütsel bütünleşme varlığını sürdürdüğü sürece, özel sermaye ile diaspora sermayesinin sınırlı oranda ülkeye girişi zorunlu olarak kapitalizmin restorasyonu anlamına gelmez; tam tersine, üretimin canlandırılması, arz sıkıntılarının hafifletilmesi, beklentilerin istikrara kavuşturulması ve uluslararası desteğin etkinliğinin artırılması için elzem bir halkaya dönüşebilir. Sorun bazı piyasa araçlarının kullanılıp kullanılmaması değil; bu araçların proleter devlet tarafından ehlileştirilip ehlileştirilemediği ve sosyalizmin genel hedefleri içine dahil edilip edilemediğidir.

Dolayısıyla sonucumuz da son derece açıktır: Küba’nın mevcut reformlarını sosyalist iktidarı pekiştiren bir ekonomi politik olarak anlamak ve onu sosyalizmden uzaklaşmanın bir başlangıcı olarak hayal etmekten vazgeçmek, bizi kavramsal olarak emperyalizmin önceden kurguladığı anlatı tuzaklarına tekrar düşmekten kurtarabilir. Emperyalizm, Küba’nın ya katılaşıp kan kaybetmesini ya da kaos içinde çökmesini ummaktadır; oysa Küba “kriz tipi dışa açılım” ile “örgütsel yeniden yapılandırma”yı birleştirebilirse, ne katılaşmaya ne de çözülmeye düşmeyerek, bu son derece düşmanca uluslararası ortamda daha dirençli bir sosyalist yönetişim modeli oluşturma imkanına sahip olacaktır. Bu risksiz bir yol değildir; ancak gerçek tarihte asıl sosyalizm hiçbir zaman risksiz bir boşlukta ilerlememiş, daima çelişkiler, baskılar ve gerekli ayarlamalar içinde kendini korumuş, yeniden inşa etmiş ve yoluna devam etmiştir.

Sonuç: Küba’yı Desteklemek; Sosyalizmi, Enternasyonalizmi ve Dünya Çapındaki Kolektif Anti-Hegemonyacı Mücadeleyi Desteklemektir

Özetle, bugün Küba’daki durum bizi, hiç de yeni olmayan ancak uzun süredir pek çok kişi tarafından kasıtlı olarak önemsizleştirilen bir sorunla yeniden yüzleşmeye zorlamaktadır: Sosyalizm, emperyalizmin yüksek teknolojiye, finansallaşmaya ve medya manipülasyonuna dayalı kuşatması altında bir devlet formu olarak varlığını sürdürebilir mi? ABD’nin Küba’ya yönelik baskıları, çağdaş emperyalizmin ille de ilk olarak açık işgale başvurmadığını; bir sosyalist devletin yeniden üretim temelini enerji yönünden boğma, ödeme kanallarını değiştirme, insan hareketliliğini kısıtlama ve “kamu-özel ikili bölünmesi” yoluyla pekala aşındırabileceğini çoktan kanıtlamıştır. Küba’nın buna verdiği yanıt ise sosyalizmin katı ve değişmez demek olmadığını; “kriz tipi dışa açılma” ve “örgütsel yeniden yapılandırma” yoluyla gerekli ayarlamaları, rejimi savunma ve üretimi canlandırma araçlarına dönüştürebileceğini göstermektedir. Materyalist diyalektik burada soyut bir felsefe değil, reel politikanın bizzat kendi hareket biçimidir.

Bu nedenle, Küba’yı desteklemenin anlamı şu şekilde net olarak tanımlanmalıdır: Sosyalizmi desteklemek, enternasyonalizmi desteklemek, yeni emperyalizm karşıtlığını, yeni hegemonya karşıtlığını ve yeni faşizm karşıtlığını desteklemektir. Yeni faşizm karşıtlığı olarak adlandırılan şey günümüzde sadece tarihsel bir isme karşı çıkmak değil; kolektif cezalandırma, egemenliği hiçe sayma, ekonomik olarak boğma ve tahakkümcü “yönetimi devralma” söylemleriyle karakterize edilen tüm siyasi pratiklere karşı çıkmaktır. Enternasyonalizm denilen şey de soyut bir sempati değil; sosyalist bir devletin uzun süreli kuşatma altında izole edilip kan kaybetmesine karşı durmaktır. Sosyalizmi desteklemek de gerçek sorunları görmezden gelmek değil; tam tersine, reform, yardım ve mücadelenin birliğini iktidarın niteliği, devlet kapasitesi ve emekçi halkın çıkarları ekseninde anlamakta ısrar etmektir. Bir başka deyişle, Küba dışarıdan seyredilebilecek bir nesne değildir; çünkü Küba sorununda test edilen şey, aslında bugün dünyada sosyalizmin hala gerçek bir tarihsel güç olarak ayakta kalıp kalamayacağı şeklindeki o temel sorudur.

Tam da bu yüzden, Küba ile dayanışma sadece ahlaki bir duruşta takılı kalmamalı, daha yüksek düzeyde teorik ve pratik bir bilince dönüştürülmelidir. ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımlarının özü çok daha net bir şekilde ifşa edilmeli, “demokratik baskı” veya “insani kaygı” kisvesi altına saklanmasına izin verilmemeli; bunun finans kapital devlet aygıtının sosyalist bir devlete karşı uyguladığı uzun süreli bir kuşatma olduğu, ekonomik savaş yoluyla siyasi bir yıkımı başarmaya çalışan kurumsal bir proje olduğu açıkça belirtilmelidir. Küba Komünist Partisi’nin ve Küba halkının olağanüstü zor koşullar altında ulusal bağımsızlığı savunma, sosyalist rotayı koruma ve kitlelerin temel yaşamını güvence altına alma çabaları daha kararlı bir şekilde desteklenmelidir. Aynı zamanda enternasyonalizmin hiçbir zaman yumuşak bir sempati sözcüğü olmadığı, aksine ciddi bir tarihsel sorumluluk olduğu çok daha derinlemesine anlaşılmalıdır: Bu sorumluluk, kapitalizm ve sosyalizm şeklindeki iki sistemin mücadelesinin gerçek koşulları altında sosyalist devletin izole edilmesini engellemek, emekçi halk iktidarının boğulmasını önlemek ve emperyalizmin doğrudan saldırıyla başaramadığı hedeflerini “teknik yaptırımlar” kılıfı altında tamamlamasına geçit vermemektir.

Küba’nın bugünkü zorlukları gerçektir, riskleri gerçektir ve çelişkileri de gerçektir; ancak sosyalist devletin mücadele kapasitesini kaybetmediği, enternasyonalist güçlerin tamamen kopmadığı ve dünya halklarının hegemonyaya ve baskıya karşı duruşunun yok olmadığı da aynı derecede gerçektir. Sorunun kilit noktası, dağınık ve bazen yeterince istikrarlı olmayan bu güçlerin yeniden örgütlenerek sosyalizmi savunacak, emperyalizme karşı duracak ve dünyada adil bir düzeni yeniden inşa edecek gerçek bir güce dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Bu başarıldığı sürece Küba sadece pasif bir şekilde baskılara maruz kalan bir kurban olmayacak; dünya sosyalizminin tarihsel sürecinde sarsılmaz bir dayanak noktası olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ve ancak bu bağlamda, Küba sorunu salt Küba’nın bir sorunu olmaktan çıkıp, tüm çağdaş kapitalizm ile sosyalizm sistemleri arasındaki mücadelenin bir aynası, bir cephesi ve bir sınavı haline gelmektedir.

Paylaş

Bir Yanıt Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir